BİLİM

İşte En Sıcak Gezegen

  • 17.8.2018 14:11:11
  • 0 Yorum
  • 131

Bilim araştırmaları sonucunda heyecan verici haberler gelmeye devam ediyor. İlerleyen her gün hakkında yeni şeyler keşfettiğimiz uzay, bilim insanlarını heyecanlandırmaya  devam ediyor. Bilim adamları araştırmaları sonucunda şimdiye kadar keşfedilen en sıcak gezegeni bulduklarını açıkladı. Yörüngesinde döndüğü yıldıza son derece yakın olan gezegende sıcaklık 4 bin dereceyi aşıyor.

Kelt 9-B adı verilen gezegen o kadar sıcak ki demir ve titanyum gibi metaller akkor gazlar haline geliyor. Uzmanlar genelde sadece yıldızlarda gözlenen bu duruma gezegenin  büyüklüğünün yol açtığını söylüyor. Haliyle bu da dikkatleri üzerine çekmesini sağlıyor. Kelt 9-B! Gezegendeki sıcaklık son olarak 4 bin 327 derece olarak ölçüldü. Bu değer güneşin yüzeyindeki 5 bin 500 derecelik sıcaklığa yaklaşıyor. Jüpiter'in 3 katı büyüklüğündeki dev gezegenin bir sıradışı özelliği daha var. Yıldızının çevresinde başdöndürücü bir hızla dönen Kelt 9-b'de bir yıl sadece 36 saat sürüyor. Gezegen dünyaya 650 ışık yılı uzaklıkta bulunan Cygnus takım yıldızında bulunuyor.

Yeni Öte Gezegenler Keşfedildi

  • 10.8.2018 13:56:08
  • 0 Yorum
  • 122

Uzay cisimlerinin keşfi bilim insanların en önemli uğraşlarından biri. Özellikle uzayda bulunan teleskop Kepler sayesinde birçok yeni uzay cismi keşfediliyor. Bunlara yeni 44 öte gezegen eklendi. Science Daily internet sitesinde yer alan habere göre, Amerikan Havacılık ve Uzay Ajansının, Kepler Teleskobu yaptığı gözlemler sayesinde bilim adamları, Güneş Sistemi dışındaki 44 yeni gezegenin varlığını keşfetti. Araştırmada, Kepler Teleskobu'nun geçiş halindeki öte-gezegenleri inceleyen, yani varlığı  yörüngesinde döndüğü yıldızın önüne geçtiğinde, yıldızın parlaklığında görülen azalmayla tespit edilen gök cisimlerini kayda alan "K2" misyonunun gözlemleri kullanıldı.

Söz konusu parlaklık azalışları başka astrofizik olaylar sonucu da gerçekleşebileceğinden gözlemler, ABD'nin Arizona eyaletindeki Kitt Peak Gözlemevi ile Teksas  eyaletindeki McDonald Gözlemevi'ndeki yer teleskoplarınca doğrulandı. Yeni keşfedilen gezegenlerden çoğununun Dünya büyüklüğünde ve daha küçük gezegenlerden oluştuğu, yörüngesinde döndükleri yıldızın etrafındaki hareketi 24 saat kadar kısa sürede tamamladıkları kaydedildi. Tokyo Üniversitesinden doktora öğrencisi John Livingstone'un öncülük ettiği araştırmada ayrıca 27 yeni gezegen adayı da keşfedildi. Bu yeni gezegenlerde yaşam ihtimalinin olup olmadığı bilinmiyor.

Ulaşması günümüz teknolojisiyle çok zor olan bu gezegenlerin bir yaşam belirtisi taşıyıp taşımadığı konusunda bir bilgi bulunmuyor.

İşte Sophia'nın İkinci Dili

  • 31.7.2018 16:59:23
  • 0 Yorum
  • 107

Suudi Arabistan'ın Dünya üzerinde bir ilki gerçekleştirerek vatandaşlık verdiği robor Sophia, İngilizce'den sonra ikinci dil olarak Etiyopya'nın resmi dili Amharca'yı konuşacak. Hong Kong merkezli Hanson Robotics şirketi tarafından geliştirilen ve Suudi Arabistan'ın vatandaşlık verdiği robot Sophia, Etiyopya Bilim ve Teknoloji Bakanlığının girişimleriyle başkent Addis Ababa’ya getirildi. 

Bilim ve Teknoloji Bakanı Getahun Mekuria, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, yerel bir şirket tarafından Amharca programlanan robot Sophia’nın ikinci dilinin Amharca olacağını belirtti. Mekuria, "Sophia ilk defa İngilizce dışında bir dil konuşacak ve ilk defa bir robot Amharca konuşacak." ifadesini kullandı.

Ülkede kaldığı süre boyunca çeşitli tanıtım organizasyonları ve fuarlara katılacak olan Sophia'nın Başbakan Abiy Ahmed ile de akşam yemeği yemesi planlanıyor. Öte yandan, robotun ülkeye getirilirken bazı parçalarının havalimanında kaybolduğu ve bu yüzden katılacağı bazı programların aksadığı belirtiliyor. Robot Sophia, Birleşmiş Milletler tarafından "yasal kişiliğe sahip ilk robot" olarak kabul edilmişti.

Kırık-Çıkılara 3 Boyutlu Yazıcı ile Alçı Yapma İmkanı

  • 25.7.2018 16:28:55
  • 0 Yorum
  • 106

Türk girişimcilerin 3 boyutlu yazıcılar için geliştirdiği Sterilize Edilebilir MG0 (SM77) malzemesi, kırık çıkık gibi ortopedik hastalıkların tedavisine yeni bir teknoloji getirmeye hazırlanıyor. Klasik düzenin aksine yeni teknoloji ile birlikte sargılar ve ağır alçılar tarihin tozlu raflarına karışacak gibi duruyor. 3D yazıcılar yardımıyla  dakikalar içinde hastanın hasarlı bölgesinin ölçüleri alınıp, Türk girişimcilerin belirttiği malzemelerle "kişiye özel alçı" uygulanabilecek. Gerekli bilgileri aktaran ve projenin kurucularından olan  Oo-kuma Kurucu Ortağı Arda Kocaman 3D yazıcı ve bu yazıcıların sarf maddelerini yerli imkanlarla üretmeyi başardıklarını söyledi.


Hastanelerin personel azlığı ve zaman yetersizliği gibi nedenlerle bu alandaki gerekliliği gördüğünü ifade eden Kocaman, hastane yönetimlerinin doğru paydaş arayışına  girdiğini kaydetti. Yapılan araştırmalar ve çalışmalarla bilim ve teknolojiyi bir arada buluşturan ekip, sağlık alanında birçok projenin daha hayata geçirilmek için AR-GE çalışmalarının devam ettiğini belirtti. Bu proje ile alakalı olarak Ar-Ge faaliyetleri sonucunda ürettikleri Sterilize Edilebilir MG0 (SM77) maddesinin medikal  alanda oldukça fazla kullanım olanağı bulduğunu anlatan Kocaman şunları kaydetti: "Malzemeyi yaparken öngörmemiştik, ayakkabı tabanı yapan doktorlar, bir anda bir kitle haline gelip  bizden bunu almaya başladılar. Kişiye özel ayakkabı tabanını, hasta tedavisinde kullanmaya başladılar. Bu malzemeyi yaparken, biz bunu öngörmemiştik. Biz bunu, esneklik gerektirdiği için mühendislik polimeri darbe uygulamaları için yapmıştık. Hiç beklemediğimiz medikal bir kapı bize açıldı. Kendileri uygulamaya başladılar."

Ayrıca Oo-kuma kurucu Ortağı Gökhan Gönültaş ise "Malzeme konusunda sayısız uluslararası ödülümüz mevcut. Teknolojiye yönelik yazılımlarımız, cihazlarımız ile birlikte kullanıcılara doğrudan tedarik edilmektedir. Dünyadaki rakiplerin aksine, teknolojinin tüm unsurlarını bünyemizde geliştirmekte ve üretmekteyiz. Bu sayede eşsiz rekabet avantajı ve esneklik sunmaktayız." sözleriyle daha birçok hayatı daha güvenli kılan projelerinin olacağını ve diğer yerli yabancı firmalar ile böyle tatlı rekabetler içinde olmaktan mutlu olacaklarınıdile geitrdi.

Leopard Tankları Hazır!

  • 16.4.2018 17:48:18
  • 0 Yorum
  • 189

Kraus Maffei Wegmann, 11 Nisan'da Alman Ordusu'na modifikasyondan geçen ilk üç Leopard tankını teslim etti. Sistemler birçok ülkenin işbirliği çerçevesinde

gerçekleştirildi.


Leopard 2A6MA2, savunma sanayisinde kullanılacak ve tamamiyle Hollanda'nın iletişim haberleşme bilgilerine göre dizayn edilmiş diyebiliriz.

İşlevselliği son derece yüksek olan bu tanklar gelecek yıl içernde Nato'ya katılmaya hazırlanıyor.Böylelikle askeriye sisteminde oldukça başarılı olan bir savaş aracaı da tüm aksesurlar arasına katılmış durumda şimdiden ülkesinin en gözdesi olmayı da başardı.Ülkeler savunma sanayileri açısından yatırım unsurlarına devam etmektedir.

Sinem Özdemir

 

Kanserle mücadelede yeni silah: Mikroskobik DNA robotları

  • 1.3.2018 21:00:19
  • 0 Yorum
  • 212

Üretilen nanorobotlar kanserli hücrelerinin enrjisi ve oksijenini kesebilmeyi başardı.

İngiltere'de yayınlanan The Times gazetesinin bilim muhabiri Oliver Moody'nin haberine göre yapılan araştırmalar sonucu yapılan denemlerin  hiçbir zararı olmadığını söyledi.Nature Biotechnology dergisinde yayınlanan araştırmaya göre mikroskobik DNA robotları fareler üzerindeki testlerde de tümörleri küçültmeyi başardı.Bilim ve sağlık dünyası  bu deney  sonrası kanser tedavisinde büyük bir  yol katetmiş oldu.

Araştırmayı yürüten Arizona Devlet Üniversitesi Biyokimya Profesörü Hao Yan, "Teknolojinin tamamlanmasına az bir süre kaldı" dedi.

Bu nanorobotlar, boyutarının  küçük olmasından dolayı vücudumuzda kolaylıkla yayılabiliyor ve normal hücrelerde çok az görülen kanserli hücreleri besleyen damarlarda sıklıkla rastlanan nükleolin adlı kimyasalla karşılaştığı anda o damarları

tıkayıp kanser hücreleriyle  buluşma ihtimalini en aza indiriyor.

 

Sıkça Karşılaştığımız Önemli Bilimsel Kavramlar

  • 3.1.2018 16:29:32
  • 0 Yorum
  • 211

Yerçekimi, sera etkisi, statik elektrik gibi günlük hayatta sıkça karşılaştığımız fen bilimlerine ait önemli kavramları ve bu kavramlarla ilgili bilgileri derledik.

1. Süpernova

Yıldızların çoğu, nükleer füzyonla tüm enerjilerini tüketerek yavaşça sönerler. Sonra da %99’u beyaz cüce olarak adlandırılan donuk gök cisimlerine dönüşür. Ama bir yıldız yeteri kadar büyük ve sıcaksa, uygun şartlar altında patlayabilir. Bu patlama süpernova olarak adlandırılır.

Bir yıldız patlamadan önce, elementleri birleştirerek enerji üretir. Şiddetli çekim gücü, oksijen, silikon, fosfor ve kalsiyum oluşmasına neden olur. Kozmik bir çıkmaz sokağa, yani demire ulaşılana dek ağır elementler oluşmaya devam eder. Demirin daha ağır elementlerle birleştirilmesi enerji üretmez, gerektirir. Yıldızın yakacak bir şeyi yoktur, bu nedenle demir çekirdek kendi çekim gücünün kuvvetiyle içe doğru çökmeye devam eder. Çoğu devasa yıldız içe doğru çökerek kara deliğe dönüşür. Ama güneşten beş ile sekiz kat daha büyük olan küçük yıldızlar sadece patlar.

Bir süpernovanın gerçekleşmesi on beş saniyeden daha az zaman alır. Patlama o kadar parlaktır ki, tek bir yıldızın yarattığı süpernova aylarca tüm galaksiyi aydınlatabilir. Hatta cıva, altın ve gümüş gibi daha ağır elementlerin oluşmasına yetecek kadar ısı yayar. Büyük Patlama kuramına göre, süpernovalar sayesinde yeryüzünde yaşam vardır. Bu kuram, oksijenden daha ağır tüm elementlerin geçmişte yaşanmış devasa yıldızların patlamalarıyla oluştuğunu öne sürer.

    1006 yılında aşırı parlak bir süpernova, Mısır, Irak, İtalya, İsviçre, Çin, Japonya ve muhtemelen Fransa ile Suriye’de gözlemlendi.

    İtalyan astronom Galileo Galilei (1564 – 1642) Aristoteles’in evrenin asla değişmediği yönündeki kuramını çürütmek için 1604’te bir süpernovayı delil olarak kullanmıştır.

    Uranyum gibi radyoaktif elementler süpernovalarla oluşur.

2. Yüzey Gerilimi ve Hidrojen Bağlantısı

Su, yeryüzündeki en tuhaf, aynı zamanda en yaygın bulunan maddedir. Katı formu, sıvı halinden daha az yoğundur, bu nedenle buz yüzebilir. Yüksek miktarlarda ısıyı, çok fazla değişime uğramadan emebilir ve bu nedenle sahil kentleri ılıman sıcaklıklara sahiptir. Ve yüzeyde toplanmaya eğilimli ince bir molekül tabakasından oluşan bir derisi vardır.

Suyun sıradışı özellikleri, onun şeklinin sonucudur. Bir su molekülü, iki hidrojen atomuyla bir su atomundan oluşur (H2O). Görüntüsü Disney karakteri Mickey Mouse’a benzer: İki hidrojen atomu kulakları ve oksijen atomu da kafayı andırır. Su molekülünde elektronlar eşit bir şekilde dağılmadığı için kulaklar pozitif, kafa ise negatif yüklenir. Karşıtlar birbirini çektiğinden, bir su molekülünün kulakları bir hidrojen bağlantısı oluşturarak diğer bir su molekülünün çenesine doğru çekilir. Buz içinde su molekülleri, dört yüzlü bir piramit olan tetrahedron’u oluşturmak üzere kararlı şekilde birbirlerine bağlanırlar. Ama sıvıyken, su moleküllerinin yapısı daha gevşektir. Hidrojen bağları devamlı olarak birbirinden ayrılır ve tekrar bir araya gelirler. Aslında ortalama hidrojen bağı, sadece saniyenin küçük bir kısmı kadar dayanır.

Bir su bardağının ortasında, herhangi bir verili molekül tüm yönlere eşit bir şekilde çekilir, böylece net bir etki görülmez. Ama yüzeyde su moleküllerini yukarıya doğru çeken bir kuvvet yoktur. Suyun yüzey gerilimini yaratan şey, moleküllerin daha çok yanlara ve aşağıya çekilmesidir. Yüzey gerilimi, bir bardağı ağzına kadar doldurmamızı mümkün kılar. Su damlacıklarının oluşmasına ve kabarcıklar yayılmasına izin verir.

Sıvının yoğunluğu arttıkça yüzey gerilimi artar. Örneğin, suya tuz eklendiğinde tuz moleküllerinin suyun içinde yayılması, yani yoğunluğunun artması su molekülleri arasındaki kuvveti arttıracağından suyun yüzey gerilimi artar.

    Yayvan ayaklı ve hafif böceklerden olan su örümcekleri, suyun yüzey geriliminden faydalanır. Onlar, gerçek anlamda suyun üzerinde yürüyebilirler.

    Suyun yüzey gerilimi, kazara düşen uçan böcekleri suda boğmaya yetecek kadar güçlüdür. Bu böcekler kanatlarını su moleküllerinin çekiminden kurtulmalarını sağlayacak kadar hızlı çırpamazlar.

    Sıcaklık ve yüzey gerilimi ters orantılıdır. Sıcaklık arttıkça yüzey gerilimi azalır. Örneğin, deterjan, sıcak su ile bir araya gelirse yüzey gerilimi azalır, suyun kir ve gözeneklere daha etkili nüfuz etmesine neden olur.

3. Güneş Lekeleri ve Güneş Parlamaları

Güneşin değişken yüzeyi, 6000 santigrat derecede tüm güneş sistemini ısıtarak yanar. Bu, yeryüzündeki sıcak bir günden 180 kat daha sıcaktır. Ama güneşin yüzeyinin bazı kısımları diğerlerinden serindir. Kabaca bizim gezegenimizin boyutunda olan güneş lekeleri koyu renkte görünürler, çünkü çevreleyen yüzeyden 2000 derece daha soğukturlar. Güneşin parlayarak yanan iç çekirdeğinden yayılan ısıyı baskı altında tutan yoğun manyetik alanlara sahiptirler.

Genelde güneş lekeleri, her biri zıt bir manyetik yüke sahip olan çiftler halinde görünürler. Zıt olarak yüklenen güneş lekeleri arasındaki bölgeler, bir milyar megaton TNT kadar çok enerji salan güneşin yüzeyindeki patlamalar, güneş parlamaları için hazırdır. Güneş parlamaları, jeomanyetik fırtınalara sebep olan x-ışınları ve manyetik radyasyon ile yeryüzünü bombardımana tutar. Kuzey ve güney ışıklarını yoğunlaştırır, elektrik şebekelerini bozar ve radyo ileticilerini karıştırır.

Son olarak Eylül 2017’de, güneşte iki leke grubunun birleşmesi sonucu, son 12 yılın en güçlü iki patlaması meydana geldi. Güçlü radyasyon patlamaları olarak tanımlanan güneş patlamaları, on bir yıllık döngüyle güçlenir ve zayıflar.

Güneş lekeleri, aynı zamanda yeryüzündeki sıcaklığı etkileyebilir. Maksimum güneş lekesi faaliyeti, ultraviyole radyasyondaki büyük bir artışı da içine alan, güneşten salınan enerjide küçük bir artışla ilişkilendirilir. Küresel ısınmayla örtüşür şekilde, son altmış yılda güneş lekesi faaliyetinde büyük bir artış var. Batı Avrupa’da 1600’lerin ortasından 1700’lerin başlarına kadar süren, ciddi soğuklar ve uzun kışlar nedeniyle Küçük Buz Çağı denen dönem, güneş lekesi faaliyetindeki bir düşüş dönemiyle çakışır.

    İtalyan astronom Galileo Galilei (1564 – 1642), Güneş’in dönme devrini izlemek için güneş lekelerini kullandı. Çoğunlukla gazdan oluştuğu için, Güneş’in farklı tarafları farklı hızlarla döner. Ekvator, kabaca yirmi beş günde kendi etrafında dönerken kutuplar otuz beş günde dönerler.

    Çinli astronomlar güneş lekelerini ilk kez M.S 30 yılında gözlemledi.

4. Statik Elektrik

Neden saçınız tarandıktan sonra dikleşir? Neden kışın ceketinizi giydikten sonra kapı kolları elinizi çarpar? Cevap, statik elektriktir.

Tüm maddeler atomlardan oluşur. Her bir atom da nötron, proton ve elektrondan meydana gelir. Protonlar pozitif yüklü, elektronlar negatif yüklü, nötronlar ise yüksüzdür. Protonlar ve nötronlar atomun çekirdek olarak adlandırılan merkezinde çok sıkı bir şekilde birbirine bağlıdır. Elektronlar ise güneşin etrafında dönen gezegenler gibi onların çevresinde döner. Proton sayısı kadar elektron olduğunda atomun herhangi bir yükü yoktur. Ama bazen elektronlar diğer atomlara sürtünürler. Elektron yüklenen atomlar negatif olur, elektron kaybeden atomlar pozitif yüklü olur. Zıt yüklü atomlar birbirine veya nötr bir nesneye doğru çekilir. Aynı yüklü atomlarsa birbirlerini iter. İşte bu nedenle saçlarınız havaya kalkar. Saçınızdaki elektronlar tarağınızın üzerinde sürtünürler. Saçınız pozitif yük kazanır. Pozitif yüklü saç telleri, diğer tellerden mümkün olduğu kadar uzağa hareket etmek ister, bu yüzden saçlarınız dikleşir.

Metal gibi bazı maddeler elektronları yakalar ve üzerlerinde serbestçe dolaşmasına izin verir. Bunlar iletken maddelerdir. Plastik ve kumaş gibi diğer bazı maddelerse daha serttir ve elektronların hareket etmesine izin vermez. Bunlar ise yalıtkan maddelerdir. Kışın ceketinizi giydiğinizde ceketinizdeki elektronlar üzerinize geçer. Negatif yüklü olursunuz. Metal bir kapı koluna dokunduğunuzda, elektronlar elinizden zıplayarak iyi bir iletken olan metal topuza geçer. Bu, kıvılcım yaratarak havayı ısıtır. Bu durum kışın hava kuru olduğu için daha ziyade kış mevsiminde görülür. Havadaki nem (su iyi bir iletkendir) elektronları söndürerek soğurur.

    Şimşek büyük ölçekte statik elektriktir. Bir fırtına sırasında, elektronların hareketi bulutların tepesinde pozitif yük ve aşağısında negatif yük oluşturur. Genellikle elektronlar yükü dengelemek için bir buluttan diğerine zıplar, ama bazen nötr yüklü toprağa zıpladıkları da olur.

    Benjamin Franklin, ünlü uçurtma deneyinde şimşeğin statik elektrik olduğunu keşfetmiştir ve aynı zamanda paratoneri icat etmiştir.

Mars’ta Yaşamak İçin Gezegenin Yer Altına İnebiliriz!

  • 28.12.2017 15:11:35
  • 0 Yorum
  • 255

Mars’ın yaşam koşulları hakkında önemli bir dizi araştırmanın bulunduğu yeni yayımlanan bir makalede, gezegenin yeraltının yer üstünden daha güvenli yaşam ortamı sunabileceği üzerinde duruldu. Çünkü Kızıl Gezegen, yeraltında önemli hidrotermal kaynaklara sahip.

Mars, vakti zamanında Dünya’ya benzeyen koşullara sahip bir yer olduğu için bilim dünyasının dikkatini fazlasıyla çekiyor. Diğer yandan bize en yakın yaşam kurulabilir gezegen olduğu için, insanoğlunun alternatifleri arasında bulunuyor.

Elimizdeki nimeti değerlendiremediğimiz ve Dünya’nın doğasını resmen mahvettiğimiz için Mars üzerindeki habitatı bilimsel yollarla sıfırdan inşa etmek mantıklı gelmeye başladıysa, Dünya’nın insan eliyle bir son yaşayacağını öngörmek pek de yanlış olmaz.

Yüzeyi şimdilerde fazlasıyla kuru olan, gece-gündüz sıcaklık farklarının oldukça fazla yaşandığı atmosferiyle insan için pek de uygun olamayan Mars, bir zamanlar Dünya gibi sulara ve su döngüsüne sahipti. Ancak yüzey koşulları, mevcut şartlarda orada önlem almadan yaşamayı imkansız kılıyor. Geoscience adlı bir dergide yayımlanan makalelerden birisi ise tam da bu konu üzerinde duruyor ve yeni bir öneri getiriyor:
Yeryüzü yerine yeraltına inelim:

Çalışmayı yapan bilim insanlarına göre, "Yaşamın dünyadaki kökeni hakkında ne kadar az şey anladığımız göz önüne alındığında, hayat belirtileri aramak için daha geniş bir plan hazırlamak daha mantıklı".  Sıcak ve soğuk suların olduğu yer altı sistemleri yani hidrotermal sistemlere ev sahipliği yapan Mars’ın alt katmanları, yer altında yaşamı mümkün kılabilirler. 

Araştırmacılar, "Mars bir Dünya değil, hayatın nasıl geliştiğine ve hayatın muhtemel kanıtlarına ilişkin bakış açımız değişmeli. Çünkü yaşamı dünyadaki fotosentez koşullarına göre arıyoruz.” açıklamasında bulunuyorlar.

Dünya, geçmişinde yaklaşık 1 milyar yıllık bir soğuk dönem yaşamıştır. Bu dönem içerisinde, atmosfere sahip olmayan bir yer olmuştur. Mars, Dünya’ya oranla daha küçük olduğu için çekirdeği bizimkinden daha hızlı soğudu. Bu onun yer çekimi gücünün bir kısmını kaybetmesine yol açtı. 

Ardından gelen süreçte günümüzden yaklaşık 4 milyar yıl önce atmosferini kaybetti. Mars bir atmosfere sahipken, tıpkı Dünya gibi radyoaktif ışınlardan korunuyordu. Bilim insanları, Mars’ta bir yaşam arayacaksak bunun muhtemelen yer altındaki sakin yaşam koşullarında olabileceğini belirtiyorlar.

NASA, 2020 yılına Mars’ın yeraltı kaynaklarını ve yaşam koşullarını araştırmak için yeni bir araç gönderecek. Söz konusu araştırmayla gündeme gelen nihai hedefler gerçekten incelenmeye değer. Belki Mars’ta güneş ışığına ihtiyaç duymadan, tıpkı yuvamızın derin sularındaki canlılar gibi kemosentezle yaşayan canlılar bulacağız. 

Belki bir gün insanlar oraya gittiklerinde bahsi geçen yeraltı kaynakları sayesinde yaşamı kolaylaştıracaklar.

Kaynak : https://www.engadget.com/2017/12/27/life-mars-better-chance-underground/

Uçak Yolculuğu Nükleer Reaktörden Daha Riskli

  • 27.12.2017 15:42:06
  • 0 Yorum
  • 225

Uzaydan gelen kozmik ışınların, manyetik dalgaların ve yüklü parçacıkların dünyanın koruyucu tabakasının üzerinde bulunulduğu bir esnada, yerdekilere oranla çok daha yüksek radyasyon riski oluşturduğu ifade ediliyor.

Jet uçaklarıyla bulutlar arasında seyahat, bizi dünyanın koşuşturmacasından oldukça ötelere taşır.

Fakat bir çok yolcu bu uçuşların bizi aynı zamanda yaşamsal bir koruyucu tabakanın dışına çıkardığının da bilincinde değildir. Hatta öyle bir yer ki hücrelerimiz, çarpışan yıldızların, kara deliklerin ve diğer uzay cisimlerinin yaydığı radyasyonun ezici gücü altında herc-ü merc olabilir.

Yüksek enerjili bu yüklü parçacıkları göremezsiniz ama binlercesi her an uzaydan gelerek Dünya’nın atmosferini her yönden dövercesine çarparlar.

Aynı zamanda kozmik ışınlar ya da kozmik iyonize radyasyon olarak bilinen bu parçacıklar, demir ve nikel gibi atomların ışık hızına yakın hızda hareket eden çekirdekleridirler. Dünya’ya çarpmadan önce milyonlarca yıl uzayda seyahat edebilirler.

Bu ışınlar Dünya yüzeyindeki insanlar için fazla tehdit oluşturmazlar, çünkü gezegenimizin atmosferi ve manyetik alanı bu tehditten korur bizleri.

NASA’da sağlık görevlisi olarak çalışan Eddie Semones “kozmik ışınlar yer üzerindekiler için önemli bir risk oluşturmazlar. Aslına bakarsanız Dünya’nın yaydığı doğal radyoaktif materyal, galaksinin kozmik ışınlarından daha fazladır” diyor.

Fakat yerden oldukça yüksekte bu parçacıkların sızma ihtimalleri artar.

Kozmik ışınlar havaya çarptıklarında iyonize (yüklü) radyasyon yağmurları oluştururlar (elektronları atom ve moleküllerden ayırabilen parçacıklar). Bu yağmurlar vücudumuzun derinlerine işlerler. DNA ve dokulara yönelik bu potansiyel hasar, sağlığımız için tehdit oluşturur. Aynı zamanda hayvanlarda kansere, cinsel sorunlara ve zihinsel problemlere yol açarlar.

Jet uçaklarında sıklıkla uçuş yapanların kozmik ışımaya maruz kalma ihtimali daha yüksek olduğu için ‘Centers for Disease Control and Prevention (CDS)’  Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezleri adlı kuruluş hava yolları mürettebatını radyasyon işçileri olarak sınıflandırır.

Kaynak : http://www.businessinsider.com/flying-airplane-cancer-radiation-risk-2017-12

Fotosentezin Başlangıç Tarihi Üzerindeki Sır Perdesi Aralandı

  • 26.12.2017 15:45:44
  • 0 Yorum
  • 243

Bilinen en eski su yosunu fosillerini inceleyen bilim insanları, 1 milyar yaşındaki su yosunlarından hareket ederek fotosentezin başlangıç tarihinin 1.25 milyar yıl öncesine dayandığını tespit ettiler.

Yeni bir araştırmaya göre dünyanın en eski su yosunu fosillerinin kökleri bir milyar yıl öncesine dayanıyor. Bu bulguya göre yapılan tahminler, günümüzde bitkilerin kullandıkları fotosentezin köklerinin 1.25 milyar yıl öncesine ait olduğu yönünde.

Yapılan yeni çalışma, Bangiomorpha pubescens adı verilen, ilk olarak 1990 yılında Arktik Kanada’nın kayalıklarında keşfedilen, fosilleşmiş su yosunlarının yaşıyla ilgili uzun zamandır devam eden bir sırrı çözüme kavuşturabilecek nitelikte.

Mikroskobik boyutlardaki bu organizmanın günümüz bitki ve hayvanlarının bilinen en eski doğrudan atası olduğuna inanılıyor. Bununla birlikte bu organizmanın yaşıyla ilgili yapılan tahminler kesinlik taşımıyor, 720 milyon yıl ile 1.2 milyar yıl aralığında olabileceğine işaret ediyordu.

Aynı zamanda yeni bulgulara göre Dünya’nın ‘Sıkıcı Milyar’ dönemi olarak bilinen tarihinin, sanıldığı gibi sıkıcı olmayabileceği de öne sürülüyor.

1.8 milyar ile 0.8 milyar yıl aralığında bir zaman zarfında yaşayan, daha sonra soyu tükenen arke, bakteri ve bir avuç kompleks organizma gezegenimizin okyanuslarını yok etmeye başladığı halde biyolojik ya da çevresel koşullarda küçük bir değişim baş göstermişti. Ya da en azından öyle görünüyordu. Aslında bu dönem, ‘Kambriyen Patlaması (Galler Ülkesi Patlaması)’ olarak adlandırılan, 541 milyon yıl önce doruğa ulaşan çok daha kompleks hayat formlarının üremesini sağlayan bir aşamayı oluşturmuş gibi görünüyor.

McGill Üniversitesi’nde doktorasını yapan Timothy Gibson yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Elde ettiğimiz kanıtlar, ‘Sıkıcı Milyar’ döneminin son kertesinde Dünya biyosferinin ve çevresinin aslında önceleri düşünüldüğünden daha hareketli olduğu önermesini oluşturmaya başlıyor.”
Fotosentezin doğum günü

Fosillerin yaşının 1.047 milyar yıla denk geldiği ölçümünü yapan araştırmacılar bu figürü, genetik mutasyon oranlarına dayalı olarak evrimsel olayları hesaplamada kullanılan bir bilgisayar modeli olan ‘Moleküler Saat’e uyarladılar. Bu çalışmanın sonucunda kloroplastın (fotosentezin gerçekleştiği sitoplazmik organel) yaklaşık 1.25 milyar yıl kadar önce ökaryotlara (genetik malzemeleri zarla çevrili, çoğunlukla bir, nadiren birden çok çekirdek içerisinde yer alan canlılar) katıldıkları kanaatine varıldı.

Beyin Hücrelerimiz Hakkında, 100 Yıllık Gerçeği Tarihe Gömen Keşif!

  • 23.12.2017 10:02:37
  • 0 Yorum
  • 285

İnsan beyni, 80 katrilyon civarında nöron içeriyor ve her bir hücre, sinaps adı verilen trilyonlarca bağlantı noktasına sahip. Aralarındaki iletişim ise elektrik sinyalleri ile sağlanıyor. Bilim insanları, beynimizdeki gizemli hücreler olan nöronlarla ilgili bir asırlık problemi çözmeyi başardılar.

Beynimizle ilgili bütün rakamlar fazlasıyla akıl karıştırıcı görünüyor. Aklımız karışırken bile nöronlarımızın bu işi anlamak için harıl harıl çalıştığını bilmek, insan doğasının en büyük ironilerinden olsa gerek. Ancak sinir hücrelerinin beynin işlevlerine katkısı hala bilimsel bir tartışma konusudur. 

Yeni tamamlanan bir araştırmaya göre bazı nörolojik rahatsızlıkların ardında bambaşka dinamiklerin olduğu anlaşıldı. Aynı zamanda, beynimizdeki sinir hücreleri olan nöronların arasındaki sinyal alışverişinin tam olarak ne şekilde ortaya çıktığına dair yaklaşık 100 yıllık bir varsayım yerle bir oldu.

Bar-Ilan Üniversitesi'nde görevli olan ve fizikçilerden oluşan bir ekip, bir nöronun diğer hücrelerden aldığı sinyallere nasıl tepki verdiğini tam olarak belirlemek için fareler üzerinde çalışmalar yürüttü.

1907 yılında Farnsız sinirbilimci Louis Lapicque, iki sinir hücresi arasındaki elektrik akımının nasıl ve ne şartlara bağlı olduğunu ortaya koymak için bir varsayım geliştirmişti. Bu varsayıma göre belirli bir eşiğe ulaşan bir nöron, tepki vermek için hazır hale gelir ve sinyali ilettikten sonra üzerindeki elektrik voltajı sıfırlanır.

Bu varsayımdan hareketle çıkartılacak diğer anlam, bir nöronun yeterince elektrik gücüne sahip olmadan mesaj gönderemeyeceğidir. Elbette bu konuda son sözü söyleyen Lapicque değildi. Bugüne kadar beyin hücrelerinin iletişimi hakkında çok farklı hesaplama modelleri ve varsayımlar geliştirildi. Fakat bir ilk sayılabilecek bu varsayım geçerliliğini koruyordu. 

Yapılan son araştırmanın baş yetkilisi Ido Kanter, "Bu sonuca yeni bir deneysel kurulumla ulaştık, ancak prensip itibariyle sonuçlarımız 1980'lerden beri var olan teknolojiyi kullanarak ancak keşfedilebilirdi. Bilim dünyasında 100 yıldır kök salmış olan varsayım, tespitimizin onlarca yıl gecikmesine yol açtı” açıklamasında bulundu. 

Yapılan deneyler iki aşamada gerçekleştirildi. Bunlardan ilki, elektriksel akımının bir nörona tam olarak nerede ulaştığına dayanan aktivitenin doğasını mercek altına aldı. İkinci aşamada ise birden çok sinyali aynı anda alıp verebilen nöronların bu sinyalleri nasıl ateşledikleri (ürettikleri) araştırıldı.
Sonuçlar, nöronların aldıkları sinyal yönüne göre, gönderdikleri sinyallerin yani verdikleri tepkilerin değiştiğini ortaya koydu:

Eğer bir beyin hücresi sol tarafından ya da sağ tarafından farklı şiddetlerde uyarı alırsa, hangisi daha güçlüyse ona göre yanıt veriyor. Yani elektriksel akım şiddeti olarak baskın olan sinyal, nöronların verdikleri tepkileri değiştiriyor. 

Bu tespitin çok farklı faydaları var. Nöronların bu sinyalleri nasıl hesapladıkları zamanla anlaşılabileceği gibi, bazı nörolojik rahatsızlıkların kökenleri de daha iyi anlaşılabilir. 

Çığır açıcı ve 100 yıllık varsayımı ortadan kaldıran bu keşfin ardından detaylı araştırmalar devam ediyor.

Kaynak : http://www.sciencealert.com/physicists-overturn-old-theory-spatial-summation-brain-cells

Asgardia

  • 14.12.2017 16:21:21
  • 0 Yorum
  • 287

Asgardia, insanoğlunun uzayda inşa edeceği ilk ülke olmak için emin adımlarla ilerliyor. Birleşmiş Milletler’e yasal olarak dahil olmaya çalışan topluluk, ilk uydusunu geçtiğimiz çarşamba günü uzaya gönderdi. Ardından da oldukça iddialı bir açıklama geldi.

2017’de geleceğe ilişkin en çok tartışılan konulardan birisi Asgardia konusuydu. Uzmanlar bir uzay ülkesi inşa etmenin zorluğundan çok bunun hukuksal ve uluslararası ilişkiler boyutunu tartışmaya başladılar. Nitekim bu tartışmadaki paradigma kayması bile teknolojik olarak yeterli imkanlara sahip olduğumuzun bir göstergesi.

Rus asıllı bir uzay mühendisi ve milyarder tarafından kurulan Asgardia Uzay Ülkesi, ilk uydusunu yörüngeye konuşlandırmayı başardı. Şu anda merkezi Viyana’da bulunan ve kar amacı gütmeyen bir sivil toplum örgütü kimliğine sahip olan topluluk, Dünya’ya yaklaşan irili ufaklı meteorlardan maden çıkartacak ve gezegeni diğer tehditlerden koruyan bir oluşum olacak. Kendi ağızlarından dökülen sözler tam olarak bu.

McGill Üniversitesi Hava ve Uzay Hukuku Enstitüsü Müdürü ve Asgardia’nın kurucu üyelerinden olan Ram Jakhu, "Asgardia, insanlığı uzaydaki yerini almaya çalışan trans-etnik, ulusal, trans-dini, ahlaki ve barışçı bir varlığı olan bir uzay ulusu olacak" açıklamasında bulunuyor.
Asgardia-1 uydusu ve uzay ülkesi için uzayda atılan ilk adım:

Aslında uzaya fırlatılan ilk uydu, akıllarda ilk oluşan imajından biraz uzak. Normalde herkes dev bir uydu gönderilmesini beklerken, araştırmacılar işi sağlama almak istiyorlar. Bu nedenle teknik olarak bir nano uydu ya da "nanosat" adı verilebilecek, yeni doğan bir bebek büyüklüğünde araştırma uydusuyla işe başladılar. 

Bu uydunun içinde ise 512 GB’lık bir sabit disk bulunuyor ve hafızasında, Asgardia’nın ilk anayasasını, ulusal sembolleri ve Asgardia’ya kayıt olan 154.000’e yakın vatandaşın kişisel bilgilerini taşıyor. 

Uydunun yörüngeye konuşlandırılmasının ardından yapılan ilk açıklama ise fazlasıyla iddialı: “Asgardia, tüm uzay boşluğunun sahibi olan ilk ulustur.”

Geçtiğimiz yaz, 13 Haziran’da düzenlenen bir basın toplantısıyla dünya kamuoyuna duyurulan bu uydunun tüm maliyeti Asgardia’nun kurucusu Igor Ashurbeyli tarafından finanse edildi. 

Asgardia-1 uydusu, önümüzdeki beş yıl içinde yavaş yavaş Dünya'ya doğru düşmeye başlayacak gezegenin atmosferinde yanıp kül olacak. Ancak Ashurbeyli, haziran ayında yüklenen verilerin gelecekteki Asgard uydularına kopyalanmasının yanı sıra bu işlemi sürekli yenileyeceklerini belirtiyor.

Peki asıl olay ne zaman başlıyor?

Yayınlanan bildiride "18 yaşından daha büyük olan ve Asgardiya Anayasası'nı kabul eden herkesin, uzay ülkesi tamamlandığında konuşma dilini temsil eden bir bölgeye tahsis edileceği" söyleniyor.

Asgardia, Birleşmiş Milletler tarafından devlet olarak görülmeye hak kazanmak için vatandaşlık için başvuran, asgari 100.000 kişilik yeterli nüfusa sahip. Ancak, dünyanın Asgardia'yı egemen bir ulus olarak kabul etmesi an itibariyle mümkün değil. Çünkü hiçbir hukuki sistemde böyle net bir yasa bulunmuyor.

Aslında daha önce uzayda insan yaşamına uygun yerler inşa etmek konusunda tecrübeli bir gezegende yaşıyoruz. Örneğin Uluslararası Uzay İstasyonu yani ISS, 18 ülkenin finanse ettiği ve yaklaşık 100 milyar doları aşkın masrafla inşa edilen gelişmiş bir uzay üssüdür. Hatta buradaki mürettabat sürekli değişir ve periyodik olarak yakıt, yiyecek ve çeşitli ihtiyaçlar için ikmal roketleri fırlatılır. Bu ikmal roketlerinin üreticisi de Elon Musk’ın şirketi SpaceX’den başkası değil.

Uzayda seçilecek en ideal bölgeden sonra proje için dev uyduların inşasına başlanacak. Hayal gücünü beslemek ve bir uzay ülkesinin neye benzediğini daha iyi gözlemlemek isteyenler için Elysium filmini öneriyorum. 

Gelişmelerden haberdar olmak için takipte kalın.

Kaynak : http://www.businessinsider.com/asgardia-1-satellite-first-country-exist-space-2017-12

Dünya'yı Uzaya Karşı Koruyan Kadın Kahramanla Tanışın

  • 13.12.2017 17:26:19
  • 0 Yorum
  • 270

Dünyamızdan uzaya gidecek veya uzaydan Dünya'ya gelecek her türlü zararı engellemeye çalışan NASA çalışanı Cahtarine Conley, 10 yıldan uzun süredir devam ettirdiği görevinden istifa etmeye hazırlanıyor.

Filmlerde sık sık dünyamızın kahramanlar tarafından kurtarıldığını görüyoruz. Bu kahramanlar, her şeye burnunu sokarak dünyamızı kurtarmaya çalışıyorlar. Peki, bunu gerçek hayatımızda yapabilen bir insan var mı? NASA’da çalışan ve gezegensel koruma görevlisi olarak faaliyet gösteren Catharine Conley, hem bizim dünyamızı hem de potansiyel dünyaları korumakla görevli.

Conley, Armageddon filminde dünyamıza doğru gelen bir asteroidi yok etmeye çalışan kişilerden değil belki de, ancak 2006 yılından beri Dünya’yı terk eden ve geri dönen tüm uzay yolcularını kontrolü altında tutarak bu unvanı kazandı. Uzaya gönderilen en ufak kürdan tanesine kadar her şeyi kontrol eden ve yolculuklar sırasında Dünya'dan uzaya, uzaydan da Dünya'ya bakteri alışveriş yapılmaması için çalışmalarını sürdüren Conley, istenmeyen senaryolara karşı gezegenimizi koruyor.

NASA’nın ilk ve tek kadın gezegen koruma görevlisi olan Catharine Conley, “genel olarak uzay görevlerini yapanlar erkekler” diyor. “Üstelik, uzun boylu da değilim” diyerek eğlenceli kişiliğini ortaya çıkartan Conley, 1996 yılından beri Dünya'yı koruyor. Olası bir Mars istilasına karşı dünyamızı koruyan Conley, bu süreçte muhteşem işler yapmış olmasına rağmen tam 21 yıl sonra işinden istifa edeceğini duyurdu. Birkaç ay sonra görevini bırakacağını söyleyen Conley, “Dünya'daki canlı organizmaların deneyiminden istilacı türlerin beklenmedik ve istenmeyen sonuçlarla gelebileceğini biliyoruz” diyor. “Dünya’yı biyolojik tehlikelere karşı korumak, gezegensel anlamda en öncelikli konudur” diyen kadın kahraman, bunun için bu zamana kadar tüm önlemleri almış.

Conley 2003’te uzay uçuşları için hayvan kültür sistemi geliştirmişti. Bu sayede uzayda mikroplar test edilebilecekti. Uzayda yapılan başarılı deneylerin ardından tüm deneylerle birlikte 7 astronotun hayatını kaybettiği bir patlama, Conley için de beklenmedik bir şey oldu. Anlayacağınız emektar mekik Columbia ile uzaya çıkıp orada pek çok araştırma yaptıktan sonra 1 Şubat tarihinde inişte yaşanan facia sonucunda hayatını kaybeden 7 insan, yukarıdaki Conley için çalışmalar yürütüyorlardı. Bu olayların ardından 2006’da resmi olarak gezegen koruma görevlisi olarak atanan Conley, uzaya giden mekiklerin steril edilmesinde kilit rol oynadı.

Conley’nin izinden gelecek yeni kişiler, Dünya'yı kurtaran kadının Mars için hazırladığı sistemleri kullanacaklar. Mars’a gidecek insanların, dünyamızdan hiçbir şekilde istenmeyen yaşam biçimi taşımaması için çalışacaklar. İnsanlığın şu anda gidebileceği tek yerin Mars olduğu düşünüldüğünde, orayı kirletmemek ana hedefimiz olacaktır. Bu zamana kadar Mars ve diğer gezegenlere yapılan keşif yolculuğunda bunu yapmayı başaran Conley, yerini dünyanın yeni kurtarıcılarına bırakacak. Kendisine bu zamana kadar yaptığı her şey için teşekkür ediyoruz.

Kaynak : http://www.wired.co.uk/article/meet-the-scientist-protecting-earth-from-alien-invasion 

 

Bambaşka Bir Madde Formu Keşfedildi: Excitonium!

  • 11.12.2017 18:01:05
  • 0 Yorum
  • 264

ABD’nin Illinois Üniversitesi'ndeki araştırmacılar, 50 yıldan bu yana sadece bir teori olarak varlığından söz edilen garip ve gizemli madde formunun varlığını kanıtladılar. Yeni bir madde formu olan “excitonium” süper akışkan ve süper yalıtkan özelliklerine sahip.

Doğayı ve yapısını anlamaya yönelik çalışmalar bir yerlerde hiç hız kesmeden devam ediyor. Bildiğiniz üzere elektrik iletimini mümkün kılan iletken ve mümkün kılmayan yalıtkan maddeler sayesinde bugünün elektronik aletlerine kavuşabildik. Malzeme bilimi geliştikçe elektronik devreler de ufaldılar ve artık mikroskobik boyutlarda işlemciler üretebiliyor, kontrol edebiliyoruz. 

Elbette insanoğlu, doğanın sunduklarını kendi lehine çevirme konusunda tam bir uzman. Her şey küçüldükçe atom boyutuna olan ilgimizin de artması gerekiyor. Daha güçlü sistemler için kuantum bilgisayarlar gibi örnek işlere ihtiyacımız var. İşte bunun da yolu bilimden geçiyor.

 

Keşfedilen bu yeni madde formu ise elektronların hareketleri ile ilgili. Yarı iletken maddelerin atomları çevresinde bulunan elektronlar, yüksek enerji miktarlarına maruz kaldıklarında bir sonraki enerji seviyesine atlayabiliyorlar ve önceki seviyelerine geçiş için bir delik yaratıyorlar. 

Bu delik yapısal olarak pozitif yüklü parçacıklar gibi davranarak, negatif yüklü parçacıkları kendine çekiyor. İşte Exiton’ların varlığı da bu aşamada ortaya çıkıyor. 

Ekip, bu madde formunun varlığını ispatlamak için bir geçiş metali olarak bilinen Dikalsiyojenit Titanyum Diselenid (1T-TiSe2) bileşeni üzerinde deney yaptılar. Deneyin bugüne kadar yapılamamasının nedeni, ölçümlemek için gerekli teknolojik ekipmanların bulunamamasıydı.

Diğer yandan araştırma ekibi, parçacıkların hızı ne olursa olsun düşük enerjili katı madde partiküllerinin, eşlenmiş elektronlar ve deliklerini gözlemlemeyi başardılar. Başka bir deyişle bu fenomen, Exciton adı verilen bir çeşit parçacık yoğunlaşması fazıydı, ilk kez gözlemlendi.

Abbamonte yapılan basın açıklamasında "Bu sonuç, kozmik bir öneme sahip" dedi. Ardından, “Harvard’lı teorik fizikçi Bert Halperin tarafından 1960'larda “excitonium” adı verilen bir teori ortaya atılmıştı. Teorik fizikçiler bu maddenin yalıtkan, mükemmel bir iletken veya süper akışkan olup olmayacağını tartıştılar.” şeklinde sözlerine devam etti.

Madde formunun hem süper akışkan hem de süper iletken özelliklerinin olması, mevcut teknolojileri ilerletmek için kullanılabilir. Buna ek olarak, kuantum mekaniği anlayışımızı yönlendiren ve şekillendiren bir fenomen olduğu için, mevcut kuantum fiziği bulmacalarını da çözmemize olanak sağlayabilir.

Ancak özellikle pratik teknolojilerdeki uygulamalar, bu noktada tamamen spekülatif durumdalar. Çalışmalar devam ettikçe, daha kesin yargılarla konuşmak mümkün olacak.

Kaynak : http://www.sciencealert.com/experiments-have-confirmed-a-new-form-of-matter-called-excitonium-boson-superconductor

Amsterdam'da eski hapishane doğa dostu bir uydu kente dönüşüyor

  • 8.12.2017 17:42:25
  • 0 Yorum
  • 266

Amsterdam'ın göbeğinde bulunan eski bir hapishane kentsel dönüşüm marifetiyle 1350 konutluk bir yaşam merkezi oluyor. 

2018 yılı içinde Amsterdam'ın tam kalbinde gerçekleşmesi planlanan kentsel dönüşüm projesi oldukça merak uyandırıcı. OMA adlı mimari yapı denetim şirketinin himayesinde gerçekleştirilecek olan proje kapsamında, eski bir hapishane olan Bijlmerbajes adlı bölge tamamen yeşil enerjiyle idare edilecek, 1350 konutlu bir uydu kente dönüştürülüyor. Bu projeye yol açan gelişmeyse Hollanda'da son 20 yılda yaşanan muazzam suç oranı düşüşü.
Hollanda Adalet Bakanlığı'nın verilerine göre ülkede suç oraranı her yıl yüzde 1 oranında düzenli olarak düşüyor. 2014 yılından bu yana Hollanda’da tam 27 hapishane yeyetli mahkum olmaması nedeniyle kapanmış durumda. Hali hazırda açık olan hapishane sayısı ise 38. 
Kapanan Bijlmerbajes, Amsterdam'ın en değerli bölgelerinden birinde yer alıyor ve 2016 yılından beri faaliyet göstermiyor, tabii bu durum gelecek seneye kadar kökten değişmiş olacak. Yeni uydu kent tamamen trafiğe kapalı bir bölge olarak tasarlanacak ve yeşil enerjiyle donatılmış ilk uydu kent olarak emsal teşkil edecek. Umarız Hollanda'nın imza attığı bu bilinçli kentsel dönüşüm projesi, Avrupa başta olmak üzere tüm dünyaya örnek olur.

ABD Hükümetinin UFO'lar ve Gizli Teknolojiler Üzerine Yürütmüş Olduğu 4 Proje

  • 28.11.2017 12:57:20
  • 0 Yorum
  • 259

1. Proje 1974: Amerikan Hükümetinin uçan daire inşa etme projesi

Proje 1974, Amerikan ordusunun şiddetle istediği bir proje idi. Proje 1974’ün ardındaki sırlar, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri’nin “PROJE 1974” diyagramlarını ve eskizlerini halka sunduğu 2012 yılına kadar gizli tutuldu. Bu projenin amacı; Sovyet savaş uçaklarını ve diğer tehdit unsurlarını düşürmek için konvansiyonel teknolojilerden farklı görünen bir gök cisminin semalarda devriye gezmesiydi. Yani gökyüzünde sessiz ve kanatsız  şekilde uçan ve aynı zamanda saldırı gücüne de sahip bir uçan daire oluşturmak istiyorlardı.

1956 yılına dayanan bir bildiriye göre, uçan dairenin: “yaklaşık olarak 100 bin feetlik (30,48 km) bir yüksekliğe çıkması ve 1000 deniz milinin (1610 km) ötesine geçen bir menziline ulaşması bekleniyordu. ”

Günümüz için bile bir hayli iddialı gözüken bu proje başarılı olamadı.

Proje üzerinde çalışan mühendisler bunu tamamlamaya bile yaklaşamadılar. Aslında çalışmayı sonladırdıklarında ürününün prototipi tasarlanmıştı ama bırakın 100.000 feet yüksekliğe ulaşmayı 5 m.nin üzerine bile çıkamadılar. Çünkü konvansiyonel teknolojilerden farklı bir yapıda uçmasını istedikleri araç, yerden 5 metreden daha fazla yükseklikte uçmayı başaramadı.

Ek olarak, Aralık 1961’deki testlerden sonra, uçan daire tasarımının aerodinamik olarak dengesiz olduğu ve yüksek hızda kontrol edilemeyeceği sonucuna varıldı.

2. Mavi Kitap Projesi ve Proje Grudge:

Grudge projesinin öncelikli amacı UFO’ların varlığını yalanlamak üzerine kamuoyuna bilgiler sunmaktı. 1949 – 1952 yılları arasında ABD Hava Kuvvetleri’nin başlatmış olduğu bu proje, UFO fenomeniyle ilgili resmi olarak hayata geçirilmiş 2. proje olma özelliğine sahiptir. Bu projenin sonucu olarak UFO olaylarının büyük çoğunluğunun doğal fenomenler olduğu, geriye kalan kısmının ise halüsinasyon ve psikiyatrik rahatsızlıklardan kaynaklandığı belirtildi.

Grudge Projesi’nin ardından Mavi Kitap (Blue Book) Projesi’ne geçiş yapıldı. Bu projenin amacı bir önceki projenin sonuçlarını daha da somutlaştırarak kamuoyunu etkilemek ve diğer bir amacı da söz konusu uçan nesnelerin Birleşik Devletler için tehdit olup olmadığını belirlemekti.

Mavi Kitap ile 10.147 olay inceledi ve bunlardan 9.501’inin açıklanabilen doğal fenomenler olduğu duyuruldu. 3.201 olay ayrıntılı bir inceleme için sonraya bırakıldı. Sonuç olarak, meydana geldiği onaylanmış, fakat açıklanamamış UFO olayları bütünün % 22’sini oluşturuyordu ve bu oran, nitelikli askerî personellerce (pilotlar, hava-uçuş kontrolörleri, güvenlik personeli) yapılmış gözlem raporlarında % 38’e kadar çıkıyordu.

Başlangıçta UFO fenomenini yalanlamak üzerine hayata geçirilen proje, beklenildiği gibi sonuçlanmayacağı anlaşılınca apar topar sonlandırıldı.

3. Paperclip Operasyonu (Ataç Harekatı):

Paperclip (Ataç) Harekâtı, Amerikan askeri istihbarat servisinin II. Dünya Savaşının sonlanmasıyla, Nazi Almanyası’nın değerli bilim insanlarının Amerki’ya kaçırılması operasyonudur.

O dönemde, nazi bilim adamlarını vatandaşı yapmak için yanıp tutuşan iki ulus vardı. Bunlardan biri Sovyetler, diğeri ise Amerika idi. Amerika, bu konuda Rusya’dan daha önce davranmış ve Nazi Almanyasının bilim adamlarını sınırlarına katmıştır. Bu bilim adamları sayesinde Amerika ilk roketini uzaya fırlatmış ve hatta bu bilim insanları NASA’nın açılmasına önayak olmuşlardır. Amerika’da ve dünyada yaşanan teknoloji devrimi de bu tarihlere denk gelmektedir.

4. 51. Bölge: Uzaylılar, Uçan daireler ve daha birçok gizem…

Nevada’nın Groom Gölü yakınlarındaki bir çölde bulunan bu gizli tesisin ismini hepiniz duymuşsunuzdur. 51. Bölge‘nin varlığını dile getiren ilk kişi Bob Lazar’dır.

Bob Lazar 1989 yılında, 51. Bölge’nin güneyinde yer alan S-4 adı verilen gizli bir tesiste çalıştığını iddia etti. (51. Bölge’de çalışan başarılı ve güvenilir kişiler S-4’e alınıyordu.) Bob Lazar, bu bölgede dünya dışı teknolojiler üzerinde çalışmaların yapıldığını söyledi.

Hükümet yetkilileri, Bob Lazar’ın yakın çevresine bilgiler ifşa ettiğini, dünya dışı teknolojiler ile üretilen gemilerin test uçuşlarını izleyebilecekleri en iyi alanların bilgisini bazı kişilere sızdırdığını fark ettiler ve bu olay onun görevinden alınmasıyla sonuçlandı.

Bölgenin varlığı üzerinde şiddetli tartışmalar yaşanmasına rağmen onca yıl boyunca ABD Hükümeti 51. Bölge’yi yalanlamıştı fakat 2013 yılında bölge resmi olarak gizli bölge sınıfına alınınca varlığı kabul edilmiş oldu.

kaynak:korkubilimi

Nikola Tesla ve 3, 6, 9 Paradoksu

  • 27.11.2017 12:36:38
  • 0 Yorum
  • 338

Dünya’nın görmüş olduğu en zeki bilim adamlarından olan Nikola Tesla, kendi döneminden sonra dahi birçok bilim adamının üstünde bir zekaya sahip olup günümüzde bile halen en çok patenti bulunan bilim adamı ve mucittir.

Böylesine zeki bir adamın sözleri ise yıllar geçmesine rağmen halen gizem perdelerini korumaya devam etmektedir. Nikola Tesla’nın ” Eğer, 3 – 6 – 9 sayılarının görkemini bilseydiniz. O zaman evrene bir anahtar olurdu ” sözüyle bu sayıların sırrı ile ilgili ipucu veriyor gibiydi.

Tarih 1898 yılını gösterdiğinde New York’ta bulunan 48 E. Houston caddesi üzerinde laboratuvarı bulunan Tesla, bulunduğu bölgeye polisler, ambulanslar ve gazetecileri çağırmıştı. Gelen gazetecilere açıklama yapan Nikola Tesla, ” titreşimler ile ilgili denemeler yapıyordum, makinelerin binanın titreşim sistemi ile uyum sağlayıp sağlamayacağını merak ediyordum. Makineyi çalıştırdığım zaman tuhaf bir çatlama sesi duydum. Sesin duyulması üzerine asistanlarıma sordum. Onlar da sesin nereden geldiğini bilmiyordu. Makinenin gücünü arttırınca biraz daha yüksek çatlama sesi duyduk. Makinenin gücünü daha da arttırınca laboratuvar’da bulunan ağır makineler uçmaya başladı. Böylece ben elimdeki çekiç ile makineyi kırarak bu durumun ilerleyişini durdurdum. diyerek o dönem ve günümüze kadar olan süreç dahil üst düzey bir bilim araştırmasının ilk ipuçlarını veriyordu.

Bu deney sonucunda deprem olmuştu. Farklı bir noktada oluşan depremin oluşturucusu Nikola Tesla idi. Nikola Tesla, Colorado Springs’ten Alaska’daki 1899 Eylül Cape, Yakatağa ve Yakutat Koyu depremlerine neden oldu.

3 Eylül 1899 [9, 3, 9]

6 Eylül 1899 [9, 6, 9]

9 Eylül 1899 [9, 9, 9]

Meşhur sözünü bu 3 depremden sonra meşhur sözünü dile getirmiştir. 3 ve 6 rakamının sırrını çözen 9 o zaman evrenin anahtarı olurdu diyordu. O gün keşfedilen makine, bugün Alaska bölgesinde halen aktif bir şekilde kullanılan HAARP teknolojisine ait. Hatta olaya biraz da biz komplo teorisi katarsak

17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi [9, 9, 9]

Depremin saati ise 03:02

Bu acı depremin tarih ve saatinde 3 ve 9 oldukça net görülmektedir.
ÇARPIMA GÖRE EŞLEME TABLOSU VE TESLA!

Geçtiğimiz seneler içinde Phoenix Arizona’da antik eşyalar satan bir dükkan içinde Abe Zucca tarafından Nikola Tesla’ya ait bir tablo çizimi bulundu. Bu tablo 3  6 9 sayılarının esrarengiz yapısını ortaya çıkartacağına inanılan tablo bir çok çözümsüz matematik probleminin de çözülebilmesi için yardımı olacağına inanılıyor.

Abe Zucca tablonun bir kopyasını çıkartarak matematikçilere bu tabloyu gösterir. Matematikçilerin yaptığı açıklamalar ise Nikola Tesla’nın nasıl bir dahi olduğunu gösterir nitelikte.

Matematikçilerin yaptığı açıklama ise şu şekildedir.

Oluşturulan diyagram çok sezgisel bir yapıya sahip. Sayıların hepsi 12 pozisyonlu spiral bir yapıya sahip. 12 ve 12 sayısının katları kompozit sistemin en yüksek seviyesidir. Dünyanın bir çok alışkanlıklarında da bu yüzden 12 sayısı kullanılır. Bir senenin 12 ay olması, 12 inç 1 ayak genişliği olması, Bir gün 24 saat ve günün yarısı 12 saat olması gibi birçok olayda gözlemlenebilir. 2, 3, 4, 6 gibi sayılar 12’ye bölünebilir. Yani daha kısa özetlemek gerekirse her 12 sayı için 4 asal sayı bulunmaktadır. Ortaya çıkan sonuçlar, Nikola Tesla’nın 9 sayısının gizemini çözerek evrenin anahtarı sahibi olduğunu gösteriyor.

3, 6, 9 İle İlgili Bazı Bilgiler

Onluk sayı taban sisteminde 0 somut olmadığı halde bulunmaktadır. Geriye kalan sayılar ise 9 tanedir.

Antik çağ’da yaşamış Plotinus sözleri derlenerek her biri 9 bölümden oluşan 6 kitap yayınlandı. Bu kitaba Enneadlar adı verildi. Anlamı ise dokuzlular anlamına gelmektedir.

Bu Enneadlar, Yunan ve Mısır toplumlarında yasal bir sistem olup kozmosa hakim olan 9 tanrıyı simgelemektedir. Bu konu ayrıca Onluk taban sayı sistemi ile alakalıdır.

Antik Maya toplumunda en ünlü piramitlerden biri olan Chichen Itza piramidi üzerinde bulunan gözlem evi dokuz seviyeli bir yapıya sahiptir.

Dünya, Güneş ve Ay yapılarının çapına baktığımız zaman

Ay: 2,160 mil [2+1+6+9 = 9]

Güneş: 864,000 mil [8+6+4 = 18 & 1+8 = 9]

Dünya: 7,920 mil [7+9+2+0 = 18 & 1+8 = 9]

Dini inanışlara göre Dünya 6 günde yaratılmıştır.

Lafın kısası, Nikola Tesla zamanın ötesinde bir dahi olduğunu bir kez daha kanıtlamış durumdadır. Acaba dediği gibi 3 ve 6 rakamının sırrına vakıf olursak 9 rakamı ile evrenin anahtarlarını alabilir miyiz?

kaynak:Korku Bilimi

Ümit veren yeni bir yapay deri teknolojisi

  • 9.11.2017 11:13:09
  • 0 Yorum
  • 241

Gelişen ve büyüyen bilim dur durak bilmiyor. Yapay deri alanında gelişen yeni teknoloji ise yeniden insanlara umut oluyor. Bu teknoloji üzerinde yıllardır süre gelen büyük çalışmalar meyvelerini vermeye başladılar. 

Dünya genelinde pek çok laboratuvar yapay deri teknolojisi üzerinde çalışıyor. Bunun sebebi de oldukça basit: Bu alandaki bir başarı, robotikten tıbba her alanda pek çok avantajı beraberinde getirecek. Çalışmasını en son yayımlayan araştırma gruplarından biri de Houston Üniversitesi'bdeb Cunjiang Yu'nun yönetimindeki ekip. Ekip, yarı iletkenler ve plastikten oluşan ve elektronik parçalarına zarar vermeden %50 esneyebilen bir kompozit üretmiş durumda.

Normalde yarı iletkenlerin oldukça hassas olmaları, esneyebilir malzemelerde kullanılmalarının karmaşık mekanik sistemler oluşturulmakta. Ekibin söylediğine göre çalışmaları, esneme sonrasında mekanik yapısı bozulmayan ilk malzeme. Yapılan testte ekibin ürettiği deri ile kaplı robotik bir el, sıcak ve soğuk arasındaki farkı algılayarak Amerika işaret dilinde sıcak ve soğuk işaretlerini yaptı.

kaynak:chip

Numara Sorgulama

İlk Çağ Maddecileri

  • 2.11.2017 11:46:12
  • 0 Yorum
  • 332

İLKÇAĞ MADDECİLERİ
Bu yazımızda, varlık felsefesi düşünürlerinin ilkler olan doğa filozoflarından yani, ilk çağ maddecilerinden bahsedeceğiz. Konu geniş olmasına rağmen olabildiğince kısa ve anlaşılır metinleri tercih etmeye çalıştık. Konuyu daha iyi kavraya bilmek için demokritosun öğretilerini ya da demogenesin fikirlerini okuyabilirsiniz.

İlkçağ Maddecileri (Doğa Filozofları) Thales’ten Demokritos’a kadar uzanan ve coğrafya olarak Anadolu’da yaşayan düşünürlere verilen addır. Maddeci düşünürler; evrenin bir yaratıcısı olmadığı ve ezeli bir var oluş içinde olduğu düşüncesindedirler. Onlara göre “Hiçten bir şey olmaz.” Evrenin de bir ilk biçimi, ilk olanı, arkhé’si vardır. Her şey arkhénin dönüşümü sonucu bugünkü halini almıştır. O zaman, Arkhe’ye, nesnelerin, ilk hali diyebiliriz. Thales’e (625-545) göre ilkolan sudur. Her şey sudan gelir ve yine suya dönecektir. Dünya da sonsuz su (okeanos) içinde yüzer. Arkhe’nin ne olduğu konusunda çok farklı isimlendirmelere rastlanmaktadır. İlkolan kimi zaman toprak, hava, su veya ateş ya da bunların kombinasyonu şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Bazı hallerde ise, sayı, apeiron (sınırsızlık-sonsuzluk) sperma (tohum) ya da atom olarak, belirmektedir. Batı Felsefesinin ilk filozofu. M.Ö. 6. Yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Thales'te, felsefe bakımından önem taşıyan husus, onun 'Neyin var olduğu', 'Neyin gerçek olduğu' ya da 'Neyin gerçekten var olduğu' sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanmaktadır.

O, doğada var olan nesnelerin tüketici yönden, bir listesini yapmayı amaçlamamış, fakat şeylerin varlığa gelmeleri ve daha sonra da yok olup gitmeleri olgusundan etkilenmiştir.

'Neyin var olduğu' sorusunu yanıtlamanın en önemli yolu, onun gözünde birlik ile çokluk ya da görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi doyurucu bir biçimde ifade edebilmekten geçmiştir. Gözle görünen bireysel varlıkların ve değişmelerin oluşturduğu kaosun, çokluğun gerisinde akılla anlaşılabilir, kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales, çokluğun kendisinden türediği, çokluğun gerisindeki bu birliğin 'su' olduğunu öne sürmüştür. Kendisinden önceki felsefenin bir anlamda tarihini yazmış olan Yunan filozofu Aristoteles, Thales'i bu sonuca, herşeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, herşeyin tohumunun nemli bir yapıda olduğu gözleminin götürdüğünü belirtir. Yine, Thales'in Akdeniz'i aşarak, Mısır'a yapmış olduğu seyahatler, suyun insan yaşamı üzerindeki önemi ve değerini ona göstermiş olabilir. Thales'i arkhe’nin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne olursa olsun, onu felsefe tarihinde ilk filozof olarak önemli kılan şey, verdiği yanıttan çok, sorduğu sorudur. Buna göre, o varlığın ya da dünyanın nihai ve en yüksek doğasının ne olduğu sorusunu sormuş olduğundan önemlidir.

İlk çağ maddecileri içinde öne çıkan düşünürlerin başında Efesli Herakleitos (540-480) gelir. İlk varlık olarak ateşi kabul eden Herakleitos; evreni karşıtlıkların zıtlığı ve birlikteliği ile açıklamaktadır. Tanrı da ihtiyarlık ile gençlik, gece ile gündüz gibi zıtlıkların arkasında bir olan noustur, akıldır. Ona göre evrende değişmeyen tek şey değişimdir. Bu nedenle de “ Aynı ırmakta iki kez yıkanamayız. Çünkü hem ırmak değişmiştir; hem de biz.” . Kesin bir gerçeklikten söz edilemeyeceğini ve her şeyin insanın kavrayışına göre olduğunu söylemiştir. Her şey görecedir ve sezgiyle görülebilir. Evrendeki her şey hareket halindedir ve değişmektedir. Çeşitlilik vardır ve bu sonsuza kadar gitmektedir. Her şey kendi karşıtına dönüşmektedir ve ateşten oluşmuştur. Dünya tektir, onu ne bir tanrı, ne de bir insan yaratmıştır. O kendi yasasına göre tutuşan ve sönen sonsuz bir ateştir ve hep öyle kalacaktır.Ölümsüzlüğün ve canlı ateşin oyunundan bahsetmiş ve bu oyunda ateşin kendisi ile oynadığını söylemiştir. Bu yorumda gizli olarak, Tanrı hüviyetine oturtulan ateş, sadece kendisini muhatap almaktadır. Bu yüzden eğer oyun oynayacaksa; Tanrı kendisiyle ya da kendi kendiyle oynayacaktır. Ateş dönüşüm içindedir; buhar olur, su olur, toprak olur. İlginç bir kişilik olan Heraklitos Efesos'ta saltanat süren önemli bir ailenin çocuğu olmasına rağmen dağlarda yalnız yaşamayı seçmiştir. Kendisini arayarak, bulmaya çalışmıştır.

Maddeci görüşü son noktasına taşıyan da Teos’lu Demokritos’tur. (460-370) Ona göre evrenin temel yapı taşı bölünemeyen madde yani atomdur. Canlı-cansız, bitki-hayvan, insan-ruh her şeyin temelinde atom vardır. Atomlar yapısal olarak aynı oldukları halde hareket alanları, hareket hızları, ağırlıkları, dizilişleri farklılık göstermektedir. Bunun için dünyadaki maddeler, birbirlerinden, farklı biçimde oluşmaktadır. İnsan duyu organları ile ancak maddenin dış görünüşü hakkında bilgi sahibi olabilir. Ama maddenin temelini olusturan atomlar hakkında bilgi edinilemez. Bu nedenle de maddelere ait bilgilerimiz doğruluktan yoksundur ve karanlıktır.

Yine Miletoslu fizik ve doğa bilimcisi Anaksimandros (M.Ö 610-574) ise her şeyin kaynağını belirli bir maddeye bağlamayıp sonsuzluk ve sınırsızlıktan söz etmiştir. Belirli özellikleri olan bir varlığın hiçbir şeyin özü olamayacağını anlatmaya çalışmıştır. 'Sonsuz bir birlikten söz ediliyorsa çokluk niye var?'' ve ' neden durmadan yineleme var?' gibi sorulara cevap aramıştır. Sonsuzluk belirsizdir ve içinde karşıtlıkları barındırır. Her şeyin kendi karşıtına dönüşmeyeceğini, bir tek var olanla değişmenin açıklanamayacağını öne sürmüştür."Her şey her şeyden doğar" demiştir. Hareketin görünüş değil gerçek olduğunu kanıtlamıştır. Anaksagoras varlıkların belirleyicisinin madde olduğunu söylemiştir. Sonsuz sayıda maddeden söz etmektedir. Zamanın gerilerinde bir ilk hareketi kabul etmektedir. Hareketini kendinden alan zihin evrende egemen tek varlıktır. Zihinden önce kaos vardı, zihin onu keyfince düzenlemiştir. Anaksagoras'ın madde ile ilgili düşüncelerini Abdera'lı Demokritos benimsemiş Atomcular felsefe okulunu oluşturmuştur.

Bir başka Miletoslu filozof Anaksimenos (MÖ 550-480) Anaksimandros'un öğrencisidir ve her şeyin havadan geldiğini ve havaya döndüğünü, ruhun ise solunan hava olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre esas varlık, asal varlık havadır.Sokrates öncesi Anadolu'lu filozoflar evreni anlamaya çalışmış ve evrenin içinde kendi yerlerini sorgulamaya başlamışlardır. Evreni açıklarken kaynağını araştırmış ve belirli bir şeye bağlamışlardır.

Daha geç bir dönemden önemli bir filozof Sinop'lu Diogenes’tir (M.Ö 413-327). Diogenes bir düşünürün son derece ilkel bir yaşantı sürmesi gerektiğini savunuyordu. Ona göre en üstün iyi erdemdir. Felsefesinin özü sadelik ve doğadır. Özentiyi, müsrüflüğü kötülemelidir, ihtiyaçları en aza indirgemelidir. Bir fıçı içinde yaşayan Diogenes'e bir isteği olup olmadığını soran İskender onun çok meşhur olan şu sözlerine şaşırmıştır "Gölge etme başka ihsan istemem". Platon'un 'çılgın Sokrates' dediği Diogenes yalınayak dolaşır, tapınak kapılarında yatar ve gündüz elinde bir fenerle dolaşıp soranlara 'bir insan arıyorum', demiştir.

Tüm bu filozoflar Sokrates öncesi düşünce dünyasını yansıtırlar. Düşünce üretmekte kendilerine göre bir sistem oluştururlar. Antik dönemde doğa olaylarının kişileştirilip tanrılarla simgelenmesini ve efsanelerin yaygınlaşıp geliştirilmesini, onlara tapınılmasını, kısacası pagan tanrılarını kabul etmeyip bunlara bireysel çıkışlar olarak başkaldırmışlardır.

kaynak:varlik-felsefesi.nedir

Işıktan Daha Hızlı Bir Şey Var Mıdır?

  • 26.10.2017 12:57:00
  • 0 Yorum
  • 333

Işık saniyede 300.000 km (üç yüz bin) hızla hareket etmektedir. Dünyamız içinde düşününce bu hız ulaşılamaz, muazzam bir hız olarak görünüyor. Öyle ki ışık, bir saniye içerisinde Dünya’nın çevresini 7 kez dolaşabilir. Dünya’dan Ay’a bir saniyede gidebilirdik. Fakat Evrenin muazzam büyüklüğü göz önüne alınınca ışık hızı yetersizdir. Eğer Işık hızında hareket etseydik, Güneş’e 8 dakikada ya da en yakın galaksi olan Andromeda’ya 2 milyon yılda gidebilirdik. Einstein’ın “görelilik kuramına” göre ışık hızından yüksek bir hız yoktur. Yani ışık hızı limit noktasıdır. Fakat o zamanlar bugün bilinen bilgilerin birçoğu bilinmiyordu. Örneğin evrenin sürekli genişlediği.

Evrende yolculuk yüzlerce yıldır insanlığın en büyük hayalleri olmuştur. Birçok bilim kurgu filmlerine ve belgesellerine konu olmuş olan ışık hızının ötesi var mı acaba? Günümüzde bilim adamlarına göre ve yapılan deneylere göre böyle bir şey mümkün. Bilim adamları tarafından yapılan, halen devam eden İsviçre’deki CERN deneyinde, atomik boyuttaki parçacıklar çarpıştırıldı. Gerek evrenin oluşumu, gerek ışık hızı hakkında önemli bilgiler elde edildi. Bazı parçacıkların az da olsa ışık hızını geçtiği saptandı. Bilim adamları sonuçların yanlış olma ihtimaline karşın, bunu 15 bin kez tekrarladılar ve sonuç yine aynı çıktı. Yine de bilim adamları bunun yanlış olabileceğini söylüyorlar. Peki yanlış değilse? O zaman görelilik kuramı tamamen kalkmasa bile büyük değişikliklere uğrayacaktır. İnsanlığın yüzyıllardır hayalini kurduğu uzayda yolculuğu beklide mümkün olabilecek ve insanlık galaksinin sınırlarını zorlayabilecek. Günümüzde bu konuda bazı teoriler var.

Takyonlar

Işık hızından yüksek hızların mümkün olduğunu söyleyen teorilerden biri “Takyon”lardır. Teorinin özünde sanal sayılar vardır. İzafiyet teorisine göre E = m.c²’dir. Burada E: enerji, M: kütle, c: ışık hızıdır. Yani enerji ve kütle, hıza bağlı olarak değişir. Ama bu formülün sade halidir, formülün asıl hali şudur:

Bu teoriye göre eğer, cismin hızı ışık hızından hızlı olursa karekökün içerisi eksili çıkar. Buda kütleyi eksi değerlikli yapar. Normalde kütle eksi olamaz diyebiliriz, fakat sanal sayılar matematikte kabul gördükten sonra birçok konuda faydalı olmuştur. Bilinen fizik kurallarına göre bu mümkün değildir, fakat matematik bunu onaylıyor. Işık hızının altındaki bir hızda hareket eden şeylere madde dersek eğer, ışık hızından yüksek hızda hareket eden şeylere de anti madde diyebiliriz. Fakat burada sınır ışık hızıdır, maddeler nasıl ışık hızında hareket edemezse, takyonlar da ışık hızında hareket edemezler.

Sicim Teorisi

Sicim teorisi,temel fizik modellerinden biridir.Bu teori evrendeki her şeyin sicim denilen bölünemeyecek kadar küçük olan (on üzeri eksi 35 metre) maddelerin farklı rezonanslarda titreşimi sonucu oluştuğunu söyler. Bilim adamları son 5 yıldır bu teoriye “Her Şeyin Teorisi” diyorlar. Bilim adamlarına göre sicimler gözlemlenebilir ve anlaşılırsa,en küçük alemlerden en büyüğüne kadar her şey rahat bir şekilde açıklanabilecek.

Atom dünyasını tam renkli hale dönüştürme

  • 23.10.2017 10:41:41
  • 0 Yorum
  • 273

Bilim insanları, atomik kuvvet mikroskopu ile taranan verileri net renkli görüntülere dönüştürerek atom dünyasını görselleştirmenin yeni bir yolunu geliştirdiler. Alkol, yarı iletken ve kimyasal bileşiklerin kısa sürede gözlemlenmesine olanak tanıyan yeni geliştirilmiş yöntem, yüzeylerin ve cihazların araştırma ve geliştirilmesinde yaygın olarak kullanılma vaadinde bulunmaktadır.

Özel moleküller ve atomlar gördüğümüz ışık dalga boylarından çok daha küçüktür. Bu tür küçük yapıları görselleştirmek, genellikle atomların konumlarının siyah-beyaz gösterimini sağlayan özel araçlar gerektirir. Atomik kuvvet mikroskopları (AFM), yüzeyleri atomik ölçek seviyesinde incelemek için kullanılan en güçlü araçlardır. Bir yüzey üzerinde hareket eden bir nano-ölçekli uç, atomların fiziksel konumları hakkında her türlü bilgiyi vermekle kalmaz, aynı zamanda kimyasal özelliklerini ve davranışlarını da verir. Ancak, AFM sinyalleri işlendiğinde bu bilgilerin çoğu kaybedilir. Profesör Hideki Kawakatsu başkanlığındaki Tokyo Üniversitesi Endüstri Enstitüsü (IIS) merkezli  çalışan araştırmacılar AFM’leri çalıştırmanın ve  yapısal ile kimyasal bilgileri net, tam renkli görüntülere ayıklamak için verileri görselleştirmenin yeni bir yolunu buldular. Bu bulgular yakın zamanda  Applied Physics Letters dergisinde  yayınlandı.

İnsanlar sıklıkla AFM ölçümlerini, yüzey ile etkileşime girdiği zaman titreşimlerindeki değişimleri ölçerken AFM ucu sabit bir yükseklikte tutarak gerçekleştirirler.  Alternatif olarak, titreşimlerin frekansı aynı kalacak şekilde AFM’yi yukarı ve aşağı hareket ettirmek de mümkündür. Her iki yaklaşım da avantajlıdır, ancak birinin çok zaman harcayabileceği ve diğeri de bilgi kaybına neden olabileceği için dezavantajlara sahiptir.

IIS liderliğindeki araştırmacılar AFM ucu hareket ettirmek ve veriyi dönüştürmek için bir yol geliştirdiler; böylece ucu, titreşim frekansının yüzey tarafından kuvvetli bir şekilde etkilendiği bir konumda yüzeyin üstünde kalacaktı.

Bu yaklaşımın bir diğer yararı, modelin araştırmacıların renkleri sırasıyla kırmızı, mavi ve yeşil olarak atadığı üç değişken üretmesidir; böylece tam-renkli görüntüler üretebilmektedir. Ayrıca, yöntemlerini bir silikon yüzeyinde başarıyla test ettiler.

Yapılan yayının ortak yazarlarından olan ve doktora sonrası araştırmacı olarak çalışan Denis Damiron “Görüntünün renkleri aynı ise, sinyallerin aynı atom ve çevreden geldiğini söyleyebiliriz. Bir yüzeyden karmaşık kimyasal ve fiziksel bilgileri temsil eden bu yeni yol, atomların hareketlerini ve davranışlarını eşi benzeri olmayan detaylarla incelememize izin verebilir” dedi.

Konsantrasyon Artıran Oyunlar

  • 5.7.2017 11:53:17
  • 0 Yorum
  • 414

Konsantrasyon gerektiren oyunları oyadığınızda zekanızın artarak katlanacağını biliyormuydunuz.Son yapılan araştırmalar gösteriyor ki dikkat gerektiren oyunlar nesneler arasında daha hızlı bağlantı kurmamızı sağlıyor.Bir yandan dikkat ve konsantrasyon geliştirirken bir yandan el becerinizi artıran bu oyunlar ile gerçek anlamda gelişimi iliklerinize kadar hisedebilirsiniz.Odaklanma  becerinizi bir adım ileriye taşımak için tek yapmanız gereken bu oyunları devamlı  olacak şekilde devam etmek.Basit ama karmşık oyunlara başlarsınız bu oyunların sizi olaylar hakkında daha kolay bağlanıtılar kurmanızı sağlayabilecektir.Herkesin kişisel bir bilgisayarı olmaya  bilir bu nedenle sizlere android işletim sistemleri üzerinde çalıştırabilecğiniz  bir oyun tavsiye edeceğiz.

Yüksek bir konsantrasyon ve el becerisi gerektiren bu oyunları oynayarak en karmaşık düzenekeri bile akıcı şekilde kaat edebilirsiniz.

 

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.digiworksteam.roketyolculugu&hl=tr

Multipl Skleroz

  • 20.1.2017 14:49:30
  • 0 Yorum
  • 555

apılan ayrı klinik çalışmalarda ocrelizumab adı verilen ilacın , yineleyen düzelen (relaps-remitting) multipl skleroz hastalarında yeni atak oluşumunu ve birincil progresif MS’de yeni semptom oluşumunu önemli ölçüde engellediği ortaya kondu. Montreal Neurological Enstitüsü’nden Amit Bar-Or ve McGill Üniversitesi Hastanesi’nden Douglas Arnold’ın yer aldığı uluslar arası araştırmacılardan oluşan 3 çalışmanın yürütülmesiyle, ocrelizumab’ın relaps MS hastalarında yeni atak oluşumunu önemli ölçüde engellediği gösterildi. Ayrıca ilaç birincil progresif MS’in neden olduğu semptomları da yavaşlatıyor. Yapılan bir araştırmada birincil progresif MS’li hastalarda 2:1 oranında ocrelizumab alımı, CD20+B hücreleri yoksunu plasebo ile randomıze edildi. 120 hafta sonunda ocrelizumab verilen hastaların plasebo verilen hastalara göre kat be kat daha iyi olduğu, daha az beyin lezyonu geliştirdiği ve daha az beyin hacmi kaybı olduğu anlaşıldı. Araştırmacılar ocrelizumabı iki ayrı yineleyen-düzelen(relapse-remitting)MS grubu hasta grubunda (biri 821, diğeri 835 kişi) 1:1 oranında ocrelizumab veya devam eden MS tedavileri ile randomıze edildi. Haftada üç kez cilt altı interferon beta enjekte edildi. Plasebo ile karşılaştırıldığında bir çalışmada ocrelizumab % 46 düşükken, diğerinde % 47 daha az çıktı. Ocrelizumab’ın 12 ila 24 haftada ilerleme riskini ve yeni beyin lezyonu sayısını da azalttığı bulundu. Araştırmada ocrelizumab tedavisinde % 34,3 infüzyon ilişkili reaksiyon oluştuğu görüldü. Ocrelizumabla interferon kıyaslandığında (1,3’e ;2,9) ciddi enfeksiyon olasılığı sıklığı daha yüksek değil. 4 ocrelizumab hastasında ve interferon tedavisi alan 2 hastada habis tümör gözlendi. İlacın uzun süreli güvenliğini test etmek için ilaveten gözlem gerekiyor. Araştırmacılar yineleyen-düzelen MS hastalarında, ataklara karşı çok yüksek fayda görülürken, atakların gelişmesinde bağışıklık hücreleri B hücrelerinin önemli bir rol oynadığının da altını çiziyorlar. Çalışmalar için Roche’dan fon alırken, öncesinde tedavi edilemeyen birincil progresif MS tedavisinde yeni bir aşama olduğu belirtiliyor. Araştırma New England Journal of Medicine ‘de yayınlandı.

...Copyright (C) Gerçek Bilim kaynağını göstermeden paylaşmak ve yayınlamak yasaktır, http://www.gercekbilim.com/ms-tedavisinde-asama-kaydedildi/ .

Fotovoltaik Paneller Nasıl Çalışır

  • 20.1.2017 12:29:18
  • 0 Yorum
  • 545

Güneş ışığı foton adı verilen küçük enerji paketlerinden oluşur. Her dakika güneşten gelen fotonlar dünyanın bir yıllık enerji tüketimine yetecek kadar enerjiyi dünyamıza ulaştırırlar.
Güneşten gelen bu enerjiyi kullanarak elektrik üretme amaci ile güneş panelleri, başka bir deyişle fotovoltaik paneller kullanılır.Güneş panelleri yani Fotovoltaik paneller , birçok solar hücreden oluşur.

Bu hücreler silikon adı verilen ve dünyamızda çokça bulunan elementlerden yapılır.Herbir hücre, aynen pillerde de olduğu gibi, elektrik akimi yaratmak için bir pozitif ve bir negatif katmandan oluşur.
Güneşten gelen fotonlar güneş panelinin üzerinde bulunan bahsettiğimiz bu hücreler tarafından emildiklerinde, açığa çıkan enerji elektronların özgürce hareket etmelerine yol açar.Elektronlar panelin alt kışıma doğru yol alır ve bağlantı kablosundan dışarı çıkarlar. Elektronların bu akımına elektrik denir.

Sadece Boya Kalemiyle Alzheimer Teşhisi Konuluyor

  • 20.1.2017 12:08:07
  • 0 Yorum
  • 461

İngiliz bilim adamlarının araştırması, fırça darbelerinin Alzheimer ve Parkinson geliştirme riskini  ortaya koydu. Liverpool Üniversitesi’nden bilim adamları, Parkinson hastası Salvador Dali ve Norval Morrisseau, Alzheimer hastası James Brooks ve Willem De Kooning  ile bu tür bir hastalığa yakalanmayan Marc Chagall, Pablo Picasso ve Claude Monet’nin resimlerini inceledi. Kişisel özelliklerin ve fırça darbelerinin belirlenmesi için bu ünlü ressamların resimleri bilgisayarda ayrıntılı şekilde değerlendirildi. Söz konusu hastalıklara yakalanan ressamlar ve diğerleri arasında tuvaldeki boşlukları doldurma biçiminde belirgin farklar bulunduğu görüldü. Araştırmanın başındaki Dr. Alex Forsythe, sonuçların nörolojik hastalıkların ilk evrede teşhis edilmesine ışık tuttuğunu vurguladı. Başka nörodejeneratif hastalıkların da teşhisinde kullanılabilecek bu araştırmanın sonuçları Neuropsychology dergisinde yayımlandı.

.

Astım Tolore Eden Omega 3 Hakında Ne Biliyorsunuz

  • 20.1.2017 12:03:40
  • 0 Yorum
  • 515

 

Gebelikte omega-3 takviyesinin çocuklarda astım riskini üçte bir azaltabileceği ortaya çıktı. Waterloo ve Kopenhag üniversitelerinden bilim adamlarının araştırması, gebeliğin son 3 ayında eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) içeren omega-3 yağ asitlerinden (uzun zincirli) 2,4 gram alan gebelerin çocuklarında astım riskinin yüzde 31 kadar azaldığını gösterdi. Bilim adamlarından Prof. Hans Bisgaard araştırmayla, soğuk deniz balıklarında bulunan ve bağışıklık sistemini düzenlemede önemli rol oynayan bu asitler ile antienflamatuvar özellikler arasında bağlantı bulunduğunun kesinleştiğini vurguladı. Gebelerin kanındaki EPA ve DHA seviyesini ölçmek için Waterloo Üniversitesi’nde geliştirilen hızlı analitik bir teknik kullanıldı. Gebeliğin 24. Haftasında ve doğumdan 1 hafta sonra 695 kadının kan örneklerini inceleyen bilim adamları çocukların sağlık durumunu da 5 yıl boyunca gözlemledi. Araştırma başladığında kanındaki EPA ve DHA seviyesi düşük olan kadınların omega-3 takviyesinden en fazla yararlananlar olduğu, bu kadınların çocuklarında astım riskinin yüzde 54’e kadar düştüğü belirlendi. Sonuçları ‘’New England Journal of Medicine’’ dergisinde yayımlanan araştırmanın başındaki Ken Stark da, kanındaki yağ asitleri oranının düşük olduğu tespit edilen kadınlara omega-3 takviyesi verilmesinin çocuklarda astım riskini azaltabileceği ve önleyebileceğini belirtti. Günümüzde 5 çocuktan 1’i okul çağından önce bağışıklık sistemiyle bağlantılı astım hastalığına yakalanıyor. Astım hastası çocukların oranı Batı ülkelerinde son 10 yılda iki kattan fazla arttı. Uzmanlar bu durumun gebelikte kadınların yeterince yağ asidi içeren besinler almamasından kaynaklandığını düşünüyor.   Journal Reference: Hans Bisgaard, Jakob Stokholm, Bo L. Chawes, Nadja H. Vissing, Elin Bjarnadóttir, Ann-Marie M. Schoos, Helene M. Wolsk, Tine M. Pedersen, Rebecca K. Vinding, Sunna Thorsteinsdóttir, Nilofar V. Følsgaard, Nadia R. Fink, Jonathan Thorsen, Anders G. Pedersen, Johannes Waage, Morten A. Rasmussen, Ken D. Stark, Sjurdur F. Olsen, Klaus Bønnelykke. Fish Oil–Derived Fatty Acids in Pregnancy and Wheeze and Asthma in Offspring. New England Journal of Medicine, 2016; 375 (26): 2530 DOI: 1056/NEJMoa1503734

Alzheimer İlacı İle Diş Çürükleri Tarih Oluyor

  • 20.1.2017 11:42:15
  • 0 Yorum
  • 471

Çürük dişlerin kendini yenilemesini sağlayan bir yöntem keşfedildi. Sonuçları ‘’Scientific Reports’’ dergisinde yayımlanan araştırmada bilim adamları, Alzheimer hastalığının tedavisinde kullanılan bir ilacın, diş özünde bulunan yenileyici kök hücreleri harekete geçirdiğini buldular. Londra’daki King’s College’den bilim adamları, ‘’trideglusib’’ adlı ilacı, dişlerinde küçük çukurlar açtıkları farelere verdiler. Daha sonra biyolojik olarak çözünebilen bir süngeri ilaca batırıp diş çukuruna yerleştiren bilim adamları zamanla ufalanan süngerin yerini, dişlerin temel tabakası olan dentinin yeni bir katmanına bıraktığını yani çukurun minerallerle dolduğunu ve dentinin kendini yenilediğini vurguladılar. Dentinin orijinal yapısının yenilenmesinin dişi tamamen koruması bakımından büyük bir avantaj olduğuna dikkati çeken bilim adamları bu durumun çürük tedavisinde kullanılan dolgu ya seramikte mümkün olmadığını, aksine klasik yöntemlerde dişin hassaslaşabildiğini açıkladılar. Herkeste Çürük Diş Olabilir Araştırmanın başındaki Profesör Paul Sharpe, dünya üzerinde her kişinin bir dönem çürük sorunuyla karşı karşıya kaldığını, tedavi görenlerin sayısının da çok yüksek olduğunu belirtti. Bu nedenle basit, hızlı ve ucuz bir yöntem bulmanın yolunu araştırdıklarını açıklayan Sharpe, söz konusu ilacın daha önce Alzheimer hastalığı için klinik olarak test edildiğini, bu durumun da diş çürüklerinde kullanımını hızlandıracağını ifade etti. Bilim adamları, yöntemin genellikle ciddi çürük durumunda uygulanan diş çekiminin de önüne geçilmesini sağlayacağını belirttiler. Ancak diş hekimi fobisi olanlara müjde veremeyeceklerini ifade eden bilim adamları, yöntemin şimdilik küçük çukurların tedavisinde kullanılabildiğini açıkladılar. Sharpe ve ekibi, ilacın farelerden daha büyük olan sıçanlarda denenmeye başladığını, sonuçların tatmin edici olması halinde insanların katılacağı klinik deneylere yakında geçilebileceğine dikkati çektiler.

Düşmeyen Mototlar Gyrocyle

  • 20.1.2017 11:37:10
  • 0 Yorum
  • 469

Motosiklet fikrinden hoşlanan, ancak tüm “dengenizi korumak” konusunda şüpheci misiniz? Öyleyse, Thrustcycle Enterprises’ın GyroCycle adlı motoru  sizin için biçilmiş kaftan olabilir. Kendini dengeleyen elektrikli motosiklet prototipi zaten var ve bu elektrikli motosiklet, piyasaya gelecek yıl belki piyasaya çıkabilir. Diğer kendi kendine dengelenen motosikletler gibi, GyroCycle de dönerken jiroskopik etki yaratan iç volan vasıtasıyla dik durur. Bu, yalnızca sıralara yasladıktan sonra kendini otomatik olarak geri çekeceği anlamına gelmez, aynı zamanda harekete geçirildiğinde hareket etmediğinde öyle dengede durur anlamına geliyor. Bu düşünceyle, Thrustcycle daha önce iki kapalı gövde prototip bisikleti yarattı; bu da durduğunda sürücünün ayaklarını yere koymasını gerektirmiyor (Lit Motors C1’den ile aynı). Şirket hala bu tasarımı takip etmekle ilgileniyor ancak GyroCycle’ı pazara ilk giren hızlı bir yol olarak görüyor. Çevrimde kullanılan dengeleme teknolojisinin daha büyük ve kapalı bir araca tamamen aktarılabilir olduğu da bildirildi. Thrustcycle kurucu ortağı Clyde Igarashi, GyroCycle’ın son sürümünün, üretim ortaklarından Zev’in yağ soğutmalı ve yağlanmayan motorunu,  şirketin 8,500 watt’lık lityum pil sisteminin bileşenleri ile birlikte kullanacağını söyledi. Bisiklet yaklaşık 80 mil (129 km) ve 75 mph (121 km / s) hızına sahip olacak. Igarashi, “İlk sınırlı üretim için özel bir üretici ile çalışıyoruz ve 2017 yılında piyasada olmasını bekliyoruz” dedi. “Fiyat sınırlı bir süre için henüz kesinleşmedi ancak 20 bin dolardan daha az olmalı ve gelecekte tam üretim aşamasının fiyatı önemli ölüde düşük olmalı.” diyor.