İNANÇ

Yeni Yasa Geliyor!Ekmek ve İçki Bir Arada Satın Alınamayacak!

  • 23.3.2018 18:34:44
  • 0 Yorum
  • 146

Bursa belediye başkanı bu konuda vatandaşlarından çok şikayet aldıklarını ve iki ürünün yan yana satılmayacağını vurguladı.


Özellikle vatandaşlar bakkal ve diğer marketlerde yanyana konulmasından dahi rahatsızlar.Şehrin bir çok yeri denetime açılarak bunlarla ilgili çalışalar düzenlediklerini ve yönetmeliklerin yazılıp b,r an önce tasarlanacaklarını da belirtmiş oldular. Başkan Aktaş,

 

"Bunun üzerine BESAŞ, tarihi hatırlatarak geçtiğimiz günlerde çağrıda bulundu. Bursa genelinde 190 bayi, 260 bakkal ve market olmak üzere toplam 450 noktada BESAŞ ekmeği ve mamulleri satışı yapılıyor. 200 binden fazla ekmek satıyoruz. Bu konu ise sadece 13 noktayı bağlıyor. Bu noktalarda ise toplam 1300 ekmek satılıyor. Bu arada bir büyük markette hem alkol hem de ekmek satılıyor. Bu yüzden bunlarla ilgili iptal söz konusu değil. Alkol kullanılmasına veya kullanılmamasına saygı duyuyoruz. Ancak ekmek gibi temel bir besin maddesi, özellikle anne ve babalar tarafından çocuklara aldırılıyor. Vatandaştan gelen siteme kayıtsız kalamazdık" açıklamalarında bulunarak çevre halkının istekleri doğrultusunda titiz bir çalışma gerçekleştireceklerini de belirtmiş oldu.


Verilen karardan insanlardan herhangi  bir tepki almadıklarını ve insanların bu durumdan hoşnut olduklarını söyleyerek hiç kimsenin ve toplumun yaşam tarzına müdahalede bulunmadıklarını insanların tercihlerini kendilerine bıraktıklarını da belirtmiş oldu.Gençlerin tamamen alkolden uzak tutulmasına yönelik ve toplum yararına bir çalışma olduğunu belirtti.Ayrıca topluma bir çok yönden yaralı bir ugulama olacağını genç ve çocuklarımıza da iyi örnek olacağını sağlık açısından önemli olduğunu söyledi.

Sinem Özdemir

Kabala Nedir?

  • 2.1.2018 16:20:24
  • 0 Yorum
  • 237

Kabala Bilgeliği manevi dünyayı çalışmak için bir araçtır. Dünyamızı keşfetmek için, fizik, kimya, biyoloji gibi bilimleri kullanırız. Ancak doğal bilimler sadece beş duyumuzla algıladığımız fiziksel dünyayı çalışır. İçinde yaşadığımız dünyayı bütünüyle anlamak için, duyularımızın algılayamadığı gizli âlemi keşfedebilecek bir araştırma aracına ihtiyacımız vardır.

Kabala Bilgeliğine göre realite iki güç veya nitelikten oluşur: Alma arzusu ve ihsan etme arzusu – vermek. İhsan etme arzusu vermek istediği için bir alma arzusu yaratır,  bu nedenle daha yaygın biçimde kullanılan adı ‘Yaradan’dır. Bu yüzden tüm yaratılış, biz dâhil, bu alma arzusunun tezahürleridir.

Kabala’yı, realitenin iki temel gücüyle – alma ve ihsan etme – çalışarak faydamıza kullanabiliriz. Kabala bize sadece yaratılışın tasarımını öğretmez, aynı zamanda realitenin her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen başlangıçtaki Tasarlayanı gibi, nasıl tasarlayanlar olabileceğimizi öğretir.

Her ne kadar kökleri antik çağlara kadar dayansa da, Kabala ilmi kadim Babil zamanından beri insanlıktan 4000 yıldan fazla zamandır saklanmıştır.

Bu mutlak gizlilik, Kabalanın sonsuz cazibesini sürdürmüştür. Bir çok ülkeden  Newton, Leibneiz ve Pico della Mirandola gibi ünlü bilim adamları ve fizoloflar, Kabala ilmini araştırmışlar ve anlamaya çalışmışlardır, ancak gerçek anlamda kabalanın ne olduğunu çok azı anlayabilmiştir.

Kabala ilmi, bizim dünyamızdan bahsetmez, bu sebeple özü gözden kaçar. Görünmeyeni, hissedilmeyeni ve tecrübe edilmeyeni kavramak imkânsızdır. Binlerce yıldır insanoğluna ‘Kabala’ adı altında onun ilminin dışında sihir, büyü, hatta mucize gibi çeşitli fenomenler sunuldu. Dört bin yıldan fazla zamandır Kabala ilminin genel anlamı yanlış kavramlarla ve yanlış yorumlarla kafa karıştırmıştır. Bu sebeple önce Kabala ilminin açıklığa kavuşturulması gerekir. Kabalist Yehuda Aşlag  Kabalayı “Kabala İlminin Özü” makalesinde şu şekilde açıklamıştır: Bu ilim, sebep sonuç ilişkisi sonucunda değişmez. Kesin kurallarla köklerin dizilişinden inen, “tanrısal olanın,  yarattıklarına bu dünyadaki ifşası” olarak tarif edilen yüce bir amacın tanımlanmasıdır.

Bilimsel tanımlar karışık ve  sıkıcı olabilir. O yüzden burada ne demek istendiğini açıklayalım.

Yaradan ya da  üst bir güç mevcuttur ve dünyamıza hükmeden güçler bu üst güçten gelir. Bu güçlerin kaç tane olduğunu bilmiyoruz, ancak bunun bir önemi yoktur. Biz bu dünyada yaşıyoruz.  “Yaradan” olarak adlandırdığımız  bir üst güç tarafından yaratıldık. Dünyamızda  yerçekimi, elektromanyetizm ve düşünce gücü gibi birçok kuvvete aşinayız. Ancak, yüksek düzlemde var olan bizden saklı  güçler de var.

Bu en kapsamlı ve büyük güce “Yaradan” diyoruz. Yaradan, dünyaki tüm güçlerin ve doğaya hükmeden güçlerin en yüksek seviyesinin toplamıdır.

Bu güç üst dünyaları doğurur. Toplamda beş dünya vardır. “Mahsom”  – üst dünyaları bizim dünyamızdan ayıran perde, bariyer – dünyalardan sonra gelir. Üst güç – “Yaradan” aynı zamanda “Sonsuzluk Dünyası” olarak da bilinir. Dünyalardan inerek dünyamıza ve insanlara hayat verir.

Kabala ilmi, diğer geleneksel ilimlerin aksine bizim dünyamızı ve insanları incelemez. Kabala “Mahsom”un  ötesindeki  herşeyi araştırır.

Farklı İnanışlar

  • 2.12.2017 09:05:04
  • 0 Yorum
  • 271

Dünyada yaşayan milyarca insan farklı inanışlar geliştirmiştir.Büyük semavi dinlerin yanı sıra hayatınızda ilk kez duyacağınız pek çok din vardır.

İşte, ilginç inanışlar ve dinler ;

Jainism ;

Jainisim, 2.500 yıllık tarihi olan dünyanın en eski dinlerindendir. Hindistan’da yayılmıştır. Tanrıların, karmaşık bir hiyerarşi içinde insanlarla birlikte yaşadığına inan bu inançta, insanın kendini kontrol etmesi gerekir. Bedensel tutkular ve zevkler için kendinize savaş açarsınız. Onlara göre, zamanın başı ve sonu yoktur. Oruç, meditasyon ve çile çekerek arınma çok önemli ritüelleridir. Dünyada yaklaşık 5 milyon kişi bu dine mensuptur.

Mandaeism ;

Mandaeism, aydınlanma, kurtuluş ve Tanrı görüşünü benimseyen gnostik bir dindir. Bu dinin İslam dini öncesi kökenli olduğuna inanılır. Yaklaşık 70 bin Mandaeisim inananın İran’a kaçtığı ve oraya yerleştiği bilinir. Herhangi bir kitapları yoktur. İsa, Yahya, İbrahim, Musa peygamberlerin sahte olduğuna inanırlar. Bir Kozmik anne ve baba, ışık, karanlık, yüce varlık gibi inanışları vardır. Büyük gizlilik içinde dinlerini sürdürmektedirler.

Candomble ;

19. yüzyılın başında ortaya çıkan Afro- Brezilya dinidir. Köleleştirilmiş Afrika’lılar tarafından ortaya çıkmıştır. Orishas isimi verilen bir tanrı her insan için bir tane vardır ve onu korur. Bu dinde iyi ve kötü yoktur. Her insan, sonuna kadar kendi kaderini yerine getirmek için çalışır. Yaptığınız herhangi bir kötülük mutlaka size dönecektir. Yaklaşık 2 milyon kişi bu dine inanmaktadır.

Aetherius ;

Aetherius, yeni çağın Ufo dinidir. George King tarafından 1950 ‘li yıllarda kurulmuştur. Daha sonraları, Hinduizm, Budizim, Hıristiyanlık ve Ufo iddiaları ile birleşmiştir. Dünya dışı bir Kozmik efendiye inanılır. Dinin amacı, insanları bu dünya dışı varlıklara işbirliği yapacak düzeye getirmektir. Mesihin bir uçan daire ile dünyaya geleceğine inanılır. Dünya çapında milyonlarca insan bu dine inanmaktadır.

Hermetizm ;

Hermetizm, Rönesans ve reformasyon sırasında Batı ezoterik geleneğinden etkilenen bir inanç sistemidir. Simya, astroloji bu dinde sıklıkla kullanılan öğelerdir. 1300-1600 yılları arasında bilimin gelişmesi ile ortaya çıktığına inanılır. Hermesçiler, kötü iblisler, ilahi melekler, kara büyü ve ilahi büyüye inanırlar. 

Salem Cadı Mahkemeleri

  • 29.11.2017 11:39:05
  • 0 Yorum
  • 265

Samuel Parris Salem kasabasının en önde gelen tüccarlarından biridir. Kendisi devamlı ticaret yollarını kullanarak ticaret yapmaktadır. Bir gün yine iş için şehir dışındayken eşine ev işlerinde yardımcı olması için iki köle getirir: John ve Tituba. Esirler ev işlerinde yardım ederken aynı zamanda Samuel’in iki kızıyla da ilgileniyorlardı özellikle Tituba kızlara vudu büyücüleri ve büyüleri ile ilgili hikayeler anlatıyordu. Kızlar Tituba’nın anlattıklarından bir hayli etkilendiler ve kasabada bulunan diğer kızlar ile toplanıp bu büyülerin hikayeleri ışığında karanlık işler ile ilgilenmeye başladılar.

Cadılık kariyerlerini en başta ilkel olarak sürdürdü cadılar, kürelerini bile bardağın içine  yumurta akı koyarak oluşturdular. Küçük cadılar bu işi en başta birbirleriyle eğlenmek için yapıyordu, birbirleri hakkında geleceği görmeye çalışıyorlardı kocalarını tarif edip eğleniyorlardı. Onlar için eğlenceli olarak nitelendiren bu oyun git gide kabusa dönmeye başladı. Kızlar ilk önce sara nöbetleri geçirdi, ardından garip sesler çıkarmaya, yerlerde ve çukurlar içinde sürünmeye, acı içinde vücutlarının eğip bükmeye başladılar. Kızlar bu ilginç olaydan sonra kasabada hiç adı duyulmamış cadıları suçlamaya başladılar. Bu kendini küçük ve masum gösteren kızların acılarını gören yetkililer cadıları bulup cezalandırmak istediler, kızlar da yetkililere isimler vermeye başladılar ama kendilerinin cadı olduğunun ortaya çıkmasından korkarak..

Yetkililer hemen cadı mahkemelerini kurdular. İlk suçlananlar; Tituba, Sarah Good ve Sarah Osborne. Bu üç kadın tutuklanarak mahkeme huzuruna çıkarıldılar.Kadınların tutukluluk halinde küçük kızlar (küçük cadılar) sara nöbetleri geçirmeye devam etti ve hatta küçük kızlar yetkililere cadıların ruhlarının mahkeme salonundan ayrılıp kendilerini rahatsız ettiklerini söylediler. Bunun üzerine mahkeme yetkilileri cadıları kızları rahat bırakmaları adına uyardı. Tituba efendisi Parris’ten korktuğu için suçunu itiraf etti, kendisini kurtarmak için ise; kapkara bir köpeğin onu tehdit ettiğini ve kızlara işkence yapması için zorladığını, biri kırmızı diğeri siyah iki kedinin de onu emri altına almış olduğunu söyledi. Ayrıca geceleri her iki Sarah ve onların hayvanları ile birlikte cadı toplantılarına uçarak gittiklerini anlattı. Fakat bunlar Tituba’yı kurtarmaya yetmedi ve ölüm cezası çıktı hakkında. Tituba bu yüzden mahkemeye tek olmadığını Salem kasabasında en az 6 7 tane daha cadı birliği olduğunu söyledi. Tituba’nın ifadesine dayanarak cadı tutuklanmaları her geçen gün arttı ve herkes birbirini suçluyordu. Yaklaşık 150’ye yakın kişi cadı olmakla suçlanıyordu ve hapishaneler dolup taşmıştı.

Küçük cadı kızların başlattığı bu suçlama furyası artık toplum içinde bir hastalık haline gelmişti öyle ki artık herkes birbirini acımasızca suçluyordu. Öyle ki mahkeme heyeti başkanı Phips’in karısı bile cadı olmakla suçlanıyordu iş böyle olunca Phips mahkemeyi dağıtmıştı fakat cadılar tutuklu kaldı. 1693 yılında son dava görüldü ve tüm sanıklar suçsuz bulundu hatta olayların başlangıcı olarak nitelendirilecek Tituba bile serbest kaldı mahkeme masraflarının karşılanması içinse bir esir tüccarına satıldı. Salem kasabası şuanda bu olayla ünlü olmuş durumda ve her yıl hatırı sayılır şekilde turist çekiyor.

Papa: "Cehennem yok; Âdem ve Havva gerçek değil"

  • 28.11.2017 12:58:04
  • 0 Yorum
  • 228

Kilise tarafından benimsenen fakat Tanrı’nın affedici niteliğine ters düşen bazı inanışlar son zamanlarda Time Dergisi tarafından Yılın Adamı seçilen Papa tarafından sorgulanıyor

Papa Francis son vaazında şunları söyledi:

‘’Tevazu, vicdan ve dini bütünlük sayesinde belirli dogmatik fikirlere ilişkin yeni anlayışlar kazandık. Kilise artık insanların acı çektiği gerçek bir cehenneme inanmıyor. Bu doktrin tanrının affediciliğiyle uyuşmuyor. Tanrı yargıç değildir; o insanların dostu ve affedicisidir. Tanrı sizi dışlamaz; ancak ve ancak affeder. Âdem ve Havva masalında olduğu gibi, biz cehennemi gerçek bir araç gibi görüyoruz. Cehennem sadece yalnız kalmış bir ruhun yansımasıdır; bu ruh da diğer tüm ruhlar gibi sonunda Tanrı’nın affediciliğine sığınacaktır.’’ 

Dünya’da yankı uyandıran şok edici konuşmasında Papa Francis şunları kaydetti:

‘’Bütün dinler saftır çünkü dinler, inanan insanların kalbinde saflaşır. Başka bir doğru aramayın. Geçmişte Kilise ahlaksız ya da günahkâr olanlara karşı çok sert davrandı. Artık yargılamıyoruz. Affedici bir baba gibi, çocuklarımızı asla dışlamıyoruz. Kilisemiz heteroseksüeller ve homoseksüeller için ya da kürtaj karşıtları ve kürtaj yanlıları için yeterince büyük. Muhafazakâr ya da liberallere hatta komünistlere bile kapımız açık ve herkes bize katılmaya devam ediyor. Hepimiz aynı Tanrı’ya inanıyoruz ve ona dua ediyoruz.’’

Katolik Başpapazları, Piskoposlar ve İlâhiyatçılar kilisenin geleceğini tartışarak ve süregelen Katolik doktrinler ile dogmaları yeniden tanımlayarak son altı ayı Vatikan’da geçirdiler. Üçüncü Vatikan Konseyi 1962’deki İkinci Vatikan Konseyi sona erdiğinden beri yapılan en kapsamlı ve en önemli konseydir.

Papa Francis bu konseyi ‘’İkinci Vatikan Konseyi’nin bıraktığı işleri bitirmek’’ amacıyla topladı.

Üçüncü Vatikan Konseyi Papa Francis’in şu sözleriyle sona erdi:

‘’Katoliklik zamanla evrimsel değişikliklere uğramış, günümüzdeki modern ve makul bir dindir. Zaman, bütün hoşgörüsüzlükleri ortadan kaldırma zamanıdır. Kabul etmeliyiz ki dinin doğruları zamanla gelişir ve değişir. ‘’Doğru’’ kesin ve değiştirilemez değildir. Ateistler bile Tanrı’yı kabulleniyor. Sevgi ve iyilik sayesinde Ateistler de tanrıyı tanıyor ve insanlığın kurtarılmasında aktif rol oynayarak kendi ruhlarını arındırıyorlar.’’

Papa’nın konuşmasındaki bir ifadesi gelenekçilerin kafalarını karıştırdı ve onları kızdırdı. ‘’Tanrı da bizim gibi gelişiyor ve değişiyor çünkü o içimizde ve kalplerimizde yaşıyor. Dünyaya sevgi ve hoşgörü yaydığımız zaman aslında kendi ruhumuza sesleniyoruz ve onunla tanışıyoruz. İncil çok güzel bir kutsal kitap fakat diğer tüm büyük ve eski yapıtlar gibi onun da eskiyen bölümleri var. Hatta bazı bölümler hoşgörüsüzlüğe ve yargılamaya çağırıyor. Sevgi ve doğruluk mesajının aksine, bu mısraları sonradan eklemeler olarak görmenin vakti geldi. Aksi takdirde bu fikirlerin kutsal kitaptan çıktığı sanılacaktır.  Yeni anlayışımızın bir gereği olarak kadınları Başpapaz, Piskopos ve İlâhiyatçı olarak atayacağız. Ümit ederim ki gelecekte kadın bir Papamız olacak. Erkeklere açık olan kapıların kadınlara da açık olmasına izin verelim.

Katolik Kilisesindeki birkaç Başpapaz, Papa’nın son açıklamalarına karşı çıkıyor.

Sefarad Kimdir?

  • 6.11.2017 10:11:28
  • 0 Yorum
  • 267

Bu yazımızda sefarad yahudileri ve tarihçesi hakkında biraz bilgi vermeye çalışacağız.

Yahudilerin İberik yarımadasında ilk kez varlık göstermeleri kimi uzmanlar tarafından İÖ 6. yy'a tarihlenmektedir. Yeruşalayim'deki Süleyman   Mabedinin   yıkılışını izleyen yılları başlangıç alan bu "Yahudilerin büyük denizin güneşin battığı tarafındaki topraklarına göçü"; yaklaşık yedi asırdan beri göksel tek tanrılı inanç sistemine sahip bulunan Semitik kültürlü bu halkın vardıkları yerde batı paganizminin temsilcileri durumundaki Vizigotlar ve Vandallarla ilk kez karşılaşmasıdır.

Yahudilerin İberik yarımadasına kitlesel göçü ise II. Mabedin yıkılmasıyla hız kazanan ve Bar Kohba isyanı ertesinde doruğa ulaşan, yani I. yy.'ın ikinci yarısıyla II.yy.'ın ilk yarısı arasında gerçekleşen bir olgudur. Ama nedir ki, bu kez Yahudiler kendi ülkelerinde çoktan Greko-Romen kültürle karşılaşmış, Latin ve Yunan istilacılarıyla son birkaç asırdır birlikte yaşamış, hatta aralarında bu kültürün kimi öğelerini kısmen veya tamamen benimseyenleri bile olmuştur.

Roma egemenliğindeki İberya halkının Hıristiyan kültürünü benimsemeye başlaması yaklaşık aynı dönemlere rastlayan bir gelişme olup, son dönem Yahudi göçüyle birlikte buraya ulaşan Mesihi/Nasrani inançlı Yahudilerin de bu gelişmede önemli bir payının bulunduğu kuşkusuzdur.

II.yy'ın ortalarından itibaren keskinleşen ve sonraları Hıristiyanlık adını alacak olan Mesihilik-Nasranilik'in Yahudilikten ayrışma çabaları sonucunda oluşan husumet akımları buradaki Yahudilerin rahatını kaçıracaktır ama, terk ettikleri vatanlarının göreceli de olsa daha güvenli olmadığını gören Yahudilerin bu topraklarda tutunmaya çalışmalarından başka çıkar yoları yoktur.

İberik yarımadasına yerleşen Yahudilerin İslam kültürüyle karşılaşması ise VIII. yy.'ın hemen başlarında Tarık Bin Ziyad komutasındaki Emevi ordularının yarımadayı fethi ve güney coğrafyasından başlayarak neredeyse tamamına yakınını işgali sayesinde mümkün olabilmiştir.

Söz konusu fetihten hemen iki yıl sonra İberik yarımadasının kuzeybatısındaki Asturias bölgesinde baş gösterip giderek yoğunluk ve yaygınlık kazanan "Rekonquista" hareketiyle ada halkının topraklarını Müslümanlardan geri alma savaşımları işgalcileri önemli ölçüde tedirgin ve rahatsız etmişse de, Müslümanlar bu coğrafyada giderek güney bölgelere çekilmek zorunda kalarak da olsa sekiz asra yaklaşan bir süre kalmışlar ve süre içinde Hıristiyan yarımada halkıyla olanın aksine Muvahhitlerin egemen oldukları dönemler hariç tutulursa burada bulunan Yahudilere karşı müsamahalı sayılabilecek tavırlar sürdürmüşlerdir.

Kuşkusuz bu müsamahalı sayılabilecek tutumun temel harcı Hıristiyan yarımada halkının işgalci Müslümanlara karşı da, tanrısal nitelikler atfettikleri Mesihlerini çarmıha gerdiklerini iddia ettikleri Yahudilere karşı da aynı derecede güçlü husumet hisleri besliyor olmaları, buna karşılık bu kara parçasına sonradan gelen bu iki toplumun özellikle de yukarıdaki nedenlerden ötürü bir tür dayanışma içine girme durumunda kalmalarıydı.

Yahudilerin sözü edilen coğrafyada Müslümanların egemenliği altında bulundukları yaklaşık sekiz asrın çok büyük bir bölümünde sosyal ve kültürel bakımdan "Altın Çağ" yaşadıklarına ilişkin pek yaygın iddialar önemli ölçüde gerçeklik payı taşıyorsa da, belli bir göreceliliğe dayandırıldıkları anlaşılan bu iddialarda önemli ölçüde abartı payı bulunduğu da kuşkusuzdur.

İberik yarımadasına Yunanlılar tarafından "Baetica" ve "Hispania" adının verilmiş olduğu, İspanya adının da İbranca'da "Sefarad" sözcüğüyle karşılandığı bilinmektedir. Nedir ki, İberik yarımadasından dünyanın hemen her bölgesine dağılmış bulunan Yahudilere bugün bilinen şekliyle "Sefarad" sanının verilmesi ve onların bu sanla tanımlanmaları bu coğrafyada yaşadıkları dönemlerden ziyade, "Reconquista" sürecinin İspanyollar bakımından tamamlanmış olması nedeniyle bölgeden çıkmaya zorlanıp Avrupa ve Akdeniz havzasının hemen her bölgesine göç ettikleri 1492'den sonra oluşmuş bir durumdur.

1492'de İberik yarımadasını terk etmeye zorlanarak dünyanın hemen her tarafına dağılan "Sefarad"lar nasıl bir toplumdu?

Sefaradlar her şeyden önce Yahudiydi, 28 asra yakın bir süreden beri Musevi din disiplinine bir tür saplantıyla bağlıydı, yaklaşık 14 asır boyunca halkı Hıristiyanlığa giderek artan bir tutkuyla bağlanan İspanya'da Hıristiyanlarla başlangıçlarda iyi ilişkiler içinde de olsa sonralarında yıpratıcı çelişkilerle dolu bir tür bir arada yaşama serüvenini paylaşmışlardı, yine yaklaşık 8 asır boyunca İslamiyet'in batıdaki bayraktarlığı iddiasını taşıyan Emevi, Murabıt ve Muvahhid egemenliği altında Müslümanlarla birlikte yaşamışlardı ve bütün bunlar peş peşe değil iç içe zaman dilimlerinde gerçekleşmişti.

Yahudilerin bir hesaba göre 21, bir başka hesaba göre ise 15 asır yaşadıkları ülkelerini terk etmeye zorlandıklarında beraberlerinde götürebildikleri tek ve en önemli şeyleri "gayri maddi kültürel varlıkları"ydı. Bir başka anlatımla Sefaradlar ülkeleri İspanyayı terke mecbur edildiklerinde bir anlamda "yaşamlarını kurtarmak"la kalmamışlar "yaşanmışlıklarını" da taşımışlardı.

İberik yarımadasındaki Asturias, Kastilya, Leon, Katalunya, Aragon, Sevilya ve Navar gibi az çok sosyokültürel farklılıklar da taşıyan bölgelerden sürgün edilen Yahudiler bu kez kuzey Afrika'nın Mısır, Cezayir, Fas gibi ülkelerine, orta Avrupa'nın hemen her ülkesine, Mora yarımadası ve Ege adalarına, Osmanlı/Türk coğrafyasının egemenliği altındaki Selanik, Balkanlar ve Trakya'ya, Edirne, İstanbul ve Marmara denizini çevreleyen bölgelere, Küçük Asya'nın hemen her yöresine yerleşecekler buralardaki halklarla sosyal ve kültürel etkileşim içine gireceklerdir.

Başkaca zenginleştirici etmenlerin varlığı bir an için göz ardı edilebilse bile, yukarıda kısaca tanımlamaya çalıştığımız yaşanmışlıkların Sefaradlara bahşettiği kültürel zenginliğin boyutlarının hesaplanabilmesi için fazlaca bir maharet sahibi olunmasını gerekli kılmayacağı açıktır.

Bugün Sefaradlardan söz edildiğinde anlaşılması gereken böylesi bir var olma deneyiminin genetik ve kültürel mirasçılarından da söz edilmekte olunduğudur.

Hiç kuşkusuz umulan ve temenni edilen; günümüz Sefaradlarının da böylesi bir mirasın varisleri olduklarının farkındalığını taşımaları, bu mirasın paha biçilemez değerinin bilincinde olmaları ve bu mirasa sahip çıkma iradesini göstermeleridir.

kaynak: turkyahudileri.com

Budizm Hakkında

  • 27.10.2017 11:06:32
  • 0 Yorum
  • 244

Budizm, bugün Dünya üzerinde yaklaşık 500 milyonu aşkın inananı bulunan bir dindir. İlk önce Hindistan’da ortaya çıkmış, daha sonra zaman içinde Güney, Güneydoğu ve Doğu Asya’da (Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde) yayılmıştır.
 
Farklı bakış açılarına göre din veya felsefe olarak tanımlanan Budizm'in hedefi, hayattaki acı, ızdırap ve tatminsizliğin kaynaklarını açıklamak ve bunları gidermenin yollarını göstermektir. Budizm'de öğretilerin ana çatısını meditasyon gibi içe bakış yöntemleri, reenkarnasyon denilen doğum-ölüm döngüsünün tekrarı ve karma denilen neden-sonuç zinciri gibi kavramlar oluşturmaktadır.
 
Budizm, Sanskritçe ve Pali dillerindeki eski Budist metinlerinde 'uyanmış kişi - farkında olan' anlamına gelen Buddha kelimesinden türetilmiştir. "Tarihî Buda" da denilen Siddhartha Gautama, Budizm'in kurucusu olarak kabul edilir. Siddharta’nın hayattaki acıların kaynağını açıklamak amacıyla yaptığı uzun çalışmalar sonucu ızdırabı sona erdirecek bir mânevî anlayışa ulaştığı ve böylelikle Budalık'a eriştiği kabul edilir.
 
Budizm, Siddhartha Gautama'nın ölümünden sonra 500 sene boyunca Hint Yarımadası'nda, daha sonra Asya ve Dünya'nın geri kalanında yayılmaya başladı. Hindistan'da zamanla etkisini yitiren Budizm, Güneydoğu Asya ve Uzakdoğu kültüründe etkisini günümüze kadar devam ettirmiştir.

Budizm Tarihçesi

Budizm MÖ 563-MÖ 483 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen, bugün Buddha olarak bilinen Siddhartha Gautama tarafından kurulmuştur. Siddhartha Gautama, Kuzey Hindistan'da bir prens olarak doğduktan sonra hayattaki acıları sona erdirmek için bir yol bulmak amacıyla krallığını terk etmiş ve uzun çalışmalar sonucunda aydınlanmaya ulaşmıştır.
 
Sosyolojik ve tarihsel plânda Budizm'in, Hindistan'ı işgal eden Aryan topluluklarının beraberinde getirdiği Brahmanizm'e karşı bir tepki olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Felsefî kaynakları arasında Brahmanizm ve Hinduizm ile birlikte Jainizm ve yerli halklarının eski din ve kültürleri de sayılabilir.[1] Ancak geleneksel olarak Budizm'in en temel kaynağı olarak Siddharta Gautama'nın aydınlanma deneyimi ve bu deneyim sayesinde kazandığı bilgelik gösterilir.

Rastafaryanizm

  • 6.2.2017 12:15:52
  • 0 Yorum
  • 433

Rastafarianizm, Etiyopya'nın son imparatoru olan Haile Selassie'yi (Ras Tafari Makonnen: Veliaht Tafari Makounnen) Tanrı'nın dünyadaki yansıması olarak gören dinin ve bu dine bağlı olarak ortaya çıkmış olan inanış ve düşünce biçiminin adıdır. Marcus Garvey de bu dinin peygamberi olarak görülür. Buna karşın, ne Haile Selasiye, ne de Marcus Garvey kendilerini bu dinle ilişkilendirmişlerdir. Bob Marley'in de mensuplarından biri olduğu bu dinin kurucusu Leonard Howell olarak bilinir.

Mısır kökenli Ra dinlerinin Hristiyanlık ve Musevilik ile karışımından oluşan bir dindir. Musa'nın asıl yol gösterdiği kutsal kavimin Siyahlar, özellikle de Etiyopyalılar olduğunu savunur. Rastafaryanizm'de vaat edilmiş topraklara Zion (bir anlamda cennet) denilmektedir. Rastafaryanlar kendi içlerinde birçok kola ayrıldıklarından değişik inanışlara ve Jah kavramına sahip olabilirler.

Bu dinin ilahileri daha sonraları Jamaika'da reggae müziğine kaynaklık etmiştir.

Rasta'nın renkleri siyah, kırmızı, sarı ve yeşildir. Kırmızı, yeşil ve sarı renkleri Etiyopya bayrağı, siyah Afrika halkını temsil eder. Her bir rengin kendi anlamı vardır ve bunlar Rastafaryanlar için çok önemlidir. Sarı bütün altın, mücevher ve hazineler içindir. Yeşil insanların, üzerinde yürüdüğü dünyadır. Kırmızı ise siyah halkın dökülen kanıdır.

Çoğu Rasta, eski ahit'in kural koyduğu yiyeceğe uygun yerler. Etin sınırlı türlerini yerler. Kabuklu deniz hayvanı ve domuz eti yemezler. Diğerleri bütün etlerden çekinirler. Nazirite yeminini kabul eden akımlardır. Alkol kullanımını genellikle zararlı olarak görürler ve marijuana kullanımını faydalı bitki olarak sigara şeklinde içerler. Aynı zamanda Rastafari dininde vücudun toprağa tek parça girmesi gerektiğine inanılır.

Rastalar saçlarını taramaz ve kesmezler bu şekilde uzayan saçlar bir süre sonra Dreadlock isminde saç yaparlar. Rastalar bu şekilde Jah'ın uzun tırnaklarıyla bir gün onları yeryüzünden alıp Zion'a götüreceğine inanırlar. Günümüzde Dreadlock şeklindeki saçlar trend haline gelmiştir ama çoğu Rastafari bu saçın stil olarak kullanılmasına karşıdır.

Vika

  • 6.2.2017 12:13:05
  • 0 Yorum
  • 443

Vika Dini Vika Anglo-Kelt sistemine ait bir Pagan geleneğidir. Sürekli olarak gelişmeyi ve evrenin döngülerine göre yaşamayı amaç edinir. 

Cadılığın bir takım ahlaki kurallara bağlanarak ve geleneklere tabi tutularakGerald Bau Gardner tarafından bir Pagan dini haline getirilişidir. Bu dine mensup kişilere Vikan ya da Gardnerci Vikan denir. 

Temelleri: 
01.Tanrıça ve eşi Boynuzlu Tanrı’ya tapılır. 
02.Vikan Nasihatı izlenir: Ne istersen yap hiç kimseye zarar vermediğin sürece. 

03.Üçkat Yasası’na inanılır: İyi veya kötü herhangi bir eylemde bulunan bir kişiye bu eyleminin sonuçları bu eylemleri yaptığı hayatında üç katı olarak geri döner. 
04.Doğaya değer verilir ve tekrarbedenlenme benimsenmiştir. 
05.Yılın döngüsünde diğer günlerden ayrı özellikler gösteren 8 Sabbat günü kutlanır. 
06.Tanrıça Yüksek Rahibe tarafından temsil edilir. Boynuzlu Tanrı’yı ise Yüksek Rahip temsil etmektedir. 
07.Yüksek Rahibe kovan adı verilen genellikle 13 kişilik olan Vikan topluluğunun başıdır. 
08.Kovan hiyerarşisi birbirinden en az 1 yıl ve 1 günlük süreyle ayrılan 3 terfi seviyesinden oluşur. 
09.Ancak 3. seviyedeki bir Vikan olan cadı Yüksek Rahibe veya Yüksek Rahip olabilir. 
10.Erkek üye Yüce Rahibe; kadın üye ise Yüce Rahip tarafından kovana kabul görür ve kabul gören üye cadılığa “mükemmel sevgi ve mükemmel güven” ile katılır. 
11.Ayinler daire içinde geleneksel olarak gökgiyimli olarak yani çıplak olarak gerçekleşir fakat çıplaklık yaygın olarak yerini ayinsel kıyafetlere bırakmıştır. 

 


Cadılık ve Vika arasındaki farklar 


1.Cadılık bir uygulamadır. Vika ise bir dindir. 
2.Her Vikan cadı olmak zorunda değildir yani cadılığa ilişkin bir uygulama yapmak zorunda değildir. 
3.Cadılıkla uğraşan kişi Vika kurallarını gözardı edebilirken bir Vikan bu kurallara dini gereği uymak zorundadır. 

Günümüzde Vicanlık 

Vika dini bugün 1-3 milyon kişi tarafından benimsenmiş bir dindir

Tenrikyo

  • 6.2.2017 12:04:44
  • 0 Yorum
  • 414

Tenrikyo, (Tenrikyo, İlahi Neden(in) Öğretisi) bir başka ismiyle Tenri,Japon Şinto inancı kökenli, Budizm 'den etkilenmiş bir dindir. Nakayama Miki isimli bir kadın çiftçi tarafından kurulmuştur. İnanışa göre Nakayama Miki 1838 yılından itibaren aydınlatıcı ve ilham veren çeşitli tecrübeler yaşamıştır. Bu tarihten sonra dinin bağlıları tarafından Oyasama ("Onurlu/Onurlandırılmış Anne") diye anılmıştır.


Dinin amacı yoki yusan veya yoki guraşi`ye ulaşılmasıdır ki bu 'neşeli hayat' Dünya'da hayırseverlik ve hırstan, bencillikten, nefretten, öfkeden ve kibirden uzak durarak sağlanır.
- Yo "olumlu"dur, Çin'deki Yin ve Yang'ın Yang`ıyla aynı karakterdir.
- Ki "ruh" veya "enerji", Çincedeki Qi ile aynı karakterdir.
- Yusan "dağlara veya açık araziye çıkış/gidiş" yani "gezinti", neşeli ve cesur bir yaşamı vurgulamaktadır.
- Guraşi "rızık/geçim" günden-güne yani günlük bir yaşam anlayışını vurgulamaktadır.
İnananları tek bir Tanrı'ya, insanlığı yaratan, ilgilenen, insanlığa merhamet eden ebeveyn, Tenri-O-no-Mikoto, "Cennetsel [On] Nedenin İlahi Kralı"na inanırlar. Sürekli devam eden reenkarnasyon dininin bir parçası olsa da büyük bir etkiye sahip değildir. Dinin barındırdığı ana öğretilerden bazıları: Moto-no-Ri - orijin prensibi; Kaşimono-Karimono - insan vücudu ve Tanrı arasındaki doğa ilişkisi; Hinokişin - gönüllü emek (çoğunlukla hayır işleri veya kamu hizmeti); Tanno - sorun, hastalık ve zorluklara karşı yapıcı bir tutum; ve Juzen-no-Şugo - Futatsu Hitotsu'da var olan ve yaratıma dahil olan on prensip veya ilahi takdir.

Büyük dini lidere Şimbaşira ("Ana sütun") derler. Her ne kadar Tenrikyo bir din olarak kabul edilebilse de, bazı bağlıları tarafından evrene dair bir öğreti olarak kabul edilmiştir ve diğer dini inançlarla çelişmesi şart değildir. Örneğin, bir Tenrikyo bağlısının aynı zamanda bir Hristiyan olması normal bir şey olarak görülür. Özellikle Hristiyan kilisesi ile Tenrikyo örgütünün ilişkileri iyidir. Yine de, Tenrikyo bazı baş Budist mezheplerine (örneğin Niçiren Şoşu)muhaliftir ve bu mezhepleri rakip veya düşman olarak görmektedir. Tenrikyo hizmetlerinde gagaku müziğini kullanır ki aslında bu müzik imperyal Japon mahkemesinin antik klasik Şinto müziğidir.


Günümüzde İlahi Neden-in- Öğretisi
Başta japonya olmak üzere dünyanın bir çok ülkesinde taraftarları bulunmaktadır. Arjantin, Portekiz ,Brezilya, Avrupa , Kore gibi yerlerde lokal organizasyonlar altında örgütlenmişlerdir. Dünya çapında Tenrikyo dinine bağlı yaklaşık 2 milyon kişi olduğu, bu sayının yaklaşık 1,5 milyonunun Japonya'da yaşamdığı tahmin edilmektedir.

Ekankar

  • 6.2.2017 12:01:29
  • 0 Yorum
  • 450

Ekankar (Ek olarak da bilinir), 1965 yılında Paul Twitchell tarafından kurulan Tektanrılı bir dindir.  Eckankar Takipçileri genellikle kendilerine Ekist demektedir. Günümüzde dünya genelinde 500.000 ile 3.000.000 arasında takipçisi olduğu tahmin edilmektedir. 
İnançlar


Ekistler karma ve tekrarbedenlenme inançlarını benimsemiş kişilerdir. Beş tutkuya bağlılık (öfke, hırs, şehvet, fiziksel dünyaya aşırı bağlılık ve kibir) sonucu kötü karma birikir. Her bireyin hedefi geçmiş karma borcundan kurtularak arınmaktır. Bu duruma ulaşıldığında yeryüzünde başka bir ömür geçirmek gerekmez, sonsuz reenkarnasyon döngüsünden kurtulunulur.Ekistler tüm yaşamın kaynağı olan ve herhangi bir cinsiyeti bulunmayan, Sugmad adını verdikleri bir yaratıcıya inanmaktadırlar.  Sugmadın iki farklı yönü vardır. Biri negatif diğeriyse pozitif. İyilik ve kötülük birbirinden ayrılmaz, aynı madolyonun iki farklı yönüdür. İkisi uyum hali içindedir. 


Ekistler ruhların sonsuza dek var olacağına inanmaktadır. Ruhlar Sugmad'dan çıkmış birer alev gibidirler. Manevi deneyim kazanmak amacıyla Sugmad tarafından farklı boyutlara gönderilmişlerdir. Sugmadın farklı şekillerde ses veya nur aracılığıyla insan ruhuyla temasa geçtiğine inanılır. Ekankar kişinin kendisini tanımasını esas almaktadır. Kişi kendini analiz edip tanıdıktan sonra Sugmadı tanır. Bu bir yolculuktur ve en nihayetinde kişi Sugmadı tanıyınca onun gerçek meslektaşı ve iş arkadaşı olur. 

Ek Tapınağı Chanhassan, Minnesota
Ekistler aynı zamanda Tanrının kadim bir adı olan, Hu adını verdikleri, Sugmada sevgilerini belirttikleri şarkılar söylemektedirler.
Ekistler her bireyin kararlarında kişisel sorumluluk alması gerektiğine inanmakta ve ortak bir yaşam tarzı benimsememektedir. Yapmayı kabul ettiğiniz her şeyi yapabilirsiniz fakat diğer kişilere veya onların mallarına zarar vermediğiniz sürece şeklinde özetlenebilecek bir etik anlayışları vardır. Onlar ruh seyahatı, rüyalar ve diğer birçok ruhsal teknikle manevi dünyaların keşfedilebileceğine inanmaktadır.

ÇENDOİZM

  • 6.2.2017 11:58:39
  • 0 Yorum
  • 506

Öncelikle bu din hakkında çok kapsamlı içeriklere ulaşmanın mümkün olmadığını belirtmek isterim. Bu nedenle de bulabildiğim kaynaklardan derleyip ancak kısa bir makale ortaya çıkarabildim. Şaşırtıcı bir şekilde kaynakları kısıtlı olsa da Çendoizm inananları hiç de küçümsenemeyecek sayılara ulaşmış ve artmaya da devam etmektedir.

          Çendoizm, bilinene göre Kuzey Kore'de ortaya çıkmış ve oradan yayılmaya başlamış bir dindir.

          Çendoizm'in kökleri Kore şamanizmine, Kore halk dinine ve Kore Budizm'ine hatta Hristiyanlığa dayanmaktadır. Güney Kore'de her geçen gün daha da popüler bir din halini almıştır.


          Çendoist teolojide Tanrı inancı yer almaktadır. Bu Tanrı Kore Şamanist inançlarında yer alan Haneullim'dir. Bu dinde amaç dünyevi değerlerden soyutlanıp, toplumu tamamen dönüştürmek ve dünyayı bir cennet haline getirmektir. İnananlar, toplumsal bilinç ile akıllı ahlaki insanlar haline dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

          2005 yılında yapılan analize göre Güney Kore'de 280 kilisede 1,13 milyon inananı bulunan bir dindir. Çendoistler hakkında çok az bilgi mevcuttur. Resmi istatistiklere göre, 2000 yılı itibariyle Kuzey Kore'de 2,8 milyon Çendoizm inananı vardır.

Kaodaizm

  • 6.2.2017 11:56:25
  • 0 Yorum
  • 476

Kaodaizm veya Kaodaiizm , 1926'da resmen güney Vietnam'ın Tay Ninh şehrinde kurulmuş senkretik, tek tanrılı bir dindir. Kısaca D?o Cao Dài veya tam adıyla D?i D?o Tam K? Ph? D? (İlham [ve] Kurtuluş [getirmiş] Üçüncü Dönem'in Büyük Dini) olarak anılır.

Kao "yüksek", Dài ise "etrafın düzeyi üzerine oraya göre daha belirgin duruma getirmek için yükseltilmiş bir platform veya sunakta olan kürsü" demektir. Mecazi olarak Tanrı'nın hükmettiği en yüce manevi yer demektir. Kaodaiistler, çoğu zaman Evren'in yaratan Tanrı'nın kısa adı olan D?c Cao Dài(Saygıdeğer Cao Dài) terimini kullanır. O'nun tam unvanı Cao Dài Tiên Ông D?i B? Tát Ma-ha-tát (tercümesi: Kao Dai, Eski Bilge [ve] Büyük Bodisatva Mahasatva)'dır. Kaodaiistlere göre bu tam unvanlı ad, Tanrı tarafından içinde Üç Öğreti'yi, Aziz, Bilge ve Buda'yı simgelediğinden kasten seçilmiştir. Kaodaiistler, Tanrı'yı dinin kurucusu olarak görürler. Öğretilerin, simgelemenin ve organizasyonun detayı Tanrı'dan aracısız gelmiştir. Hattâ Tây NinhKutsal Denizi'nin yapımı bile tanrısal yönlendirmeyle olduğu ileri sürülür. Kaodaiizm'in ilk müritleri Ngô Van Chiêu, Cao Qu?nh Cu, Ph?m Công T?c ve Cao Hoài Sang olup Tanrı'dan aracısız haber aldıklarını ve Dinî Affın Üçüncü Dönem'i başlatacak olan yeni bir dini kurmak için onlara doğrudan emrettiğini iddia ettiler.

Taraftarları ibâdet, ataları yüceltme, şiddetsizlik ve vejetaryenlik gibi ahlâki uygulamalarla en azından Gök'teki Baba Tanrı'ya kavuşmayı hedeflerler. Nihâi hedef, ölüm-doğum döngüsünden kurtulmaktır Kaodaiizm taraftarlarının ne kadar olduğu tahminleri farklı olmakla birlikte kaynakların çoğu, iki ilâ üç milyon arası olduklarını iddia ederken başkalarına göre tahmin edilen üst sınır altı milyondur. İlâveten 30.000 kadar taraftar (sayılar ihtilâflıdır), öncelikle Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa ve Avustralya'da gibi denizaşırı ülkelerde yaşayan etnik Vietnamlılardır

Kaodaiizm'in yaratılış mitolojisine göre Tanrı'dan önce Tao Te Ching'de anılan adsız, değişmez, şekilsiz, ezelî ve ebedî kaynak Tao vardı. Sonra Büyük Patlama oldu ve bu patlamadan Tanrı türedi. O anda Evren daha yaratılamazdı ve bunun için Tanrı, yin ve yangı yarattı. Yangı kontrolü altına alarak kendinden bir parça döktü ve bundan yini kontrol etmek üzere Tanrıça'yı yarattı. Yin ve yangın önünde Evren gerçekleşti. Tanrıça, mecâzî olarak Evren'deki sayısız şeyin annesidir.

Kaodaiistler, yalnız Tanrı Baba'ya değil, Kutsal Ana'ya da taparlar. Bu tanrıçaya Buda Ana denir. Burada Tanrı'nın öneminin Buda Ana'dan daha mühim olduğuna dikkat çekeriz. Ayrıca bütün budalar gibi Buda Ana da yangın bir parçası olduğundan erildir. Yin, dişil yön olup Buda Ana, onun parçası olmadığından yini gözetler. Tanrı, Tanrısal Göz'le, özellikle sol gözle simgelenir. Çünkü yang soldur ve Tanrı, yangın efendisidir. Gök'ün 36 tabakası olup akıllı hayat taşıyan 72 gezegen vardır. Bunların ilki Gök'e, 72.'si de Cehennem'e en yakındır. Dünya, bu sıralamada 68.'dir. Söylentiye göre meselâ 67. gezegenin en alt sâkini, 68. gezegenin kralıyla değişmeye yanaşmaz

En zordan en kolaya doğru sıralandığında Kaodaiizm'in Üç Öğretisi

Buda
Bilge
Kutsal

Üç Öğreti, en yücesi buda olan manevi yükselişin hiyerarşik düzeyleridir. Kaodaiizm’in manevi gelişmedeki muhtelif basamakları insandan başlar. Daha sonra gelenler Th?n (melek), Thánh (aziz), Tiên (bilge) ve Ph?t (buda)'dır. Melek, aziz ve bilgelerin bu yüzden semada fevkalâde uzun ömürleri olabilse de sadece budalar ölüm-doğum döngüsünden uzaktır.

Budaların Öğretileri – Dipankara budası

Bilgelerin Öğretileri -
Azizlerin Öğretileri - Fu Xi

Budaların Öğretileri – Shakyamuni buda
Bilgelerin Öğretileri – Laozi
Azizlerin Öğretileri – Konfüçyüs ve Îsâ
Budaların Öğretileri – Quan Yin
Bilgelerin Öğretileri – Li Po
Azizlerin Öğretileri – Guan Yu
Not: İsa, Tanrı tarafından dökülmüş olup Tanrı'nın gerçek Oğlu ve bir buda olarak kabul edilir.

Çeşitli Kaodaiist mezhepler, çok sayıda ruhsal varlıktan mesajlar aldığını öne sürse de Tây Ninh Kutsal Denizi, çok daha küçük bir sayıyı tasdik eder. Kutsal Deniz'in içindeki bir resimde Tanrı ve insanlık arasında yapılan bir antlaşmayı imzalarken Üç Aziz'i görüntülemektedir. Bunlar soldan sağa Sun Yat-sen, Victor Hugo ve Nguy?n B?nh Khiêm'dir. Başka azizler Buddha, İsa,Muhammed ve Shakespeare, Jeanne d’Arc ve Napolyon'dur. Azizlerin yanı sıra aralarında Amerika Birleşik Devletleri'nin kurucu babalarından Thomas Jefferson, Britanyalı lider Winston Churchill, Rus devrimci Lenin ve Fransız yazar Victor Hugo, Descartes, Louis Pasteur, Lev Tolstoy ve Çinli şâir Li Bo'nun da bulunduğu 70 kadar kutsal ruh mevcuttur.

Tây Ninh Kutsal Denizi'nin bazıları şunlardır:

Kinh Thiên D?o Và Th? D?o (Semâvî ve Dünyevî Yol'un duâları) - günlük hayat ve ibâdet için dualar
Pháp Chánh Truy?n (Kaodaiizm'in dinî anayasası) - yöneticilerin seçimi, güçleri, ve dînî kıyâfetleri
Tân Lu?t (Yeni kanun metinleri) - dînî, seküler ve manastır hayatını düzenleyen kanunlar
Thánh Ngôn Hi?p Tuy?n (Tanrısal Mesajlar'ın derlemesi)
The Sermons of His Holiness H? Pháp Ph?m Công T?c

Diğer mezheplerin ek yazıları bulunmaktadır.

Kaodaiizm'in organizasyon yapısı, birçok devletin yapısına benzemektedir. Yasama, yürütme ve yargı kolları C?u Trùng Dài, Hi?p Thiên Dài, ve Bát Quái Dài'dir

Yürütme kolunun başına felsefi ya da dinî organizasyonun başı demek olan "Giáo Tông"'dir. Kaodaiizm'in dinî erkânıyla Katolik Kilisesi arasında benzerlikler olması tesâdüf değildir. Çünkü Kaodaiistler, aynı Tanrı'nın her iki dini oluşturduğunu ileri sürerler. Dolayısıyla Kaodaiizm'in hiyeraşisinde bir papa, kardinaller, piskoposlar, rahipler ve Türkçeye resmen tercüme edilmemiş birkaç ilave derece ve unvan bulunmaktadır. Kaodaiizm, toplumda kadın-erkek eşitliğini vurgulamaktadır. Ancak manevi konularda göreve atanmış kadınlar, en yüksek iki derece olan yasama kardinali ve papa pozisyonuna terfî edemezler. Kilise, bunun Tanrı tarafından emredildiğini öne sürer. Çünkü Tanrı, "yang"ın erili, "yin"in de dişili temsil ettiğini ve yinin yanga manevi olarak baskın gelmesi hâlinde kaos olacağını haber verir.

Kolları

Toplamda Kaodaiist kilisenin güney Vietnam'da altısı resmen tanınmış olan birkaç kolu bulunmaktadır. Genellikle coğrafik sınırlar boyunca bu kollar yayılmıştır. En büyüğü, dinin 1926'da kurulduğu ve Kaodaiizm otoritesinin olduğu Tay Ninh eyaletindedir. Tay Ninh Eyaleti Yürütme Komitesi, 1997'de hükûmetten resmen kabul edilmiştir. Bağımsız Kaodaiist gruplar, hükümetin bu müdahalesiyle Tay Ninh grubunun bağımsızlığını baltaladığını ve artık inanarak Kaodaiizm prensiplerini artık inançla taşımadığını ileri sürdü. Dini eğitim, merkezî okullar yerine değişik tapınaklarda yapılmaktadır; yöneticileri bir papaz okuluna istemediklerini ifade ettiler.[8] Tây Ninh Kutsal Denizi'nden Chi?u Minh, B?n Tre ve Dà N?ng gibi bazı Kaodaiist mezhepler ayrılmıştır.  Chi?u Minh'i Ngô Van Chiêu, asıl kilise onu ilk papa olarak atamayı kabul etmemesi üzerine bu yapıdan ayrıldığında kurmuştur. 

Kaodaiizm, 1926'da Vietnam'ın Tây Ninh şehrinde Vietnam kuruldu. Birinci ve İkinci Çinhindi Savaşları sırasında Hòa H?o gibi birkaç Vietnamlı mezheple beraber Kaodaiizm taraftarları, hem Fransız sömürgeciliğine, hem de Güney Vietnam başbakanı Ngô Dình Di?m'e karşı politik ve askerî mücadeleye katıldı.

Komünist güçlere karşı 1975'e kadarki muhalefetleri, Saigon'un ele geçişinden sonra komünist hükûmetin Kaodaiizm'i yasaklamasıyla baskı altına alınmasının sebeplerindendi. 1997'de Kaodaiizm resmen tanınarak legalleştirildi.

Afrikada Dinsel Akımların Çıkarımları

  • 4.2.2017 11:23:28
  • 0 Yorum
  • 460

Dünya Dinleriyle Temas Geleneksel Din üzerindeki en büyük etki, hem İslam’la hem de Hıristiyanlık’la temastan kaynaklandı. Bu, karşılıklı etkileşimi hızlandıran bir temastı. Afrika halklarının hem İslam’a hem de Hıristiyanlığa geçişlerinin, Geleneksel Din’in tam bir terki anlamına gelmediğinin işaret edilmesi gerekir. İslam ve Hıristiyanlık yeni kültür getirmiş olmalarına karşın, onların Afrika kültürüyle olan alışverişleri, fiili dini değişimden daha büyüktür. Açıkça bu dini değişimin dereceleri vardır ve baskın biçimde İslami olan alanlar, Geleneksel Dinin birçok özelliğini gösterirler, buna karşı baskın biçimde Hıristiyan olanlar ise, Geleneksel Dinden ve kültürel arkaplandan daha fazla şeyi içine alma eğilimi gösterir. Bunun sebebi, İslam’ın 3 yedinci yüzyılda kurumsallaşmaya başlamasından hemen sonra Afrika’ya geçmesi ve birkaç yüzyıl içinde bugün baskın olarak bulunduğu toprakların hemen hemen tamamını fethetmesi ve işgal etmiş olmasıdır. Bundan sonra yalnızca saçaklara doğru genişledi. Öte yandan Hıristiyanlık, tarihinin ilk yüzyılında Mısır’a, Etiyopya’ya, Sudan’a ve Kuzey Afrika’ya ulaşmış olsa da, İslam yedinci ve sekizinci yüzyılda Mısır’ı ve Kuzey Afrika’yı ve daha sonra, on üçüncü yüzyılın sonuna kadar birçok Hıristiyanı barındıran Sudan’ın Nubiyan krallıklarını fethettiğinde gerilemelere maruz kaldı. On dokuzuncu ve yirminci yüzyıla kadar Hıristiyanlık, Afrika’da bugün ulaştığı seviyesine ulaşamadı. Bu yüzden Geleneksel Dinin mevcudiyeti ve faaliyetleri, hala Hıristiyan Afrika’da açıkça görülmektedir. Gerçekten de bugün Afrika’nın bazı alanlarında kurbanlar, bayramlar, tıbbi uygulamalar vs. gibi eylemler bakımından Geleneksel Dinin bir dirilişi söz konusudur. Söz konusu bu eylemler şimdi, sömürge döneminde olduğundan çok daha açık bir biçimde yapılmaktadırlar. Hıristiyanlık lehine din değiştirmeler hemen hemen münhasıran, Geleneksel Din takipçilerinden olmaktadır. Bu günlerde bu değiştirme oranı, yıllık nüfus başına yaklaşık 3, 3,5 oranındadır. Oysa İslam’a yönelik ihtidaların ortalaması, hakikaten sıfırdır. Afrika’nın nüfus oranında Geleneksel Din’e bağlılık hızlı bir biçimde, yirminci yüzyılın başlangıcından bu yana azalmaktadır. Afrika halklarının kölelik vasıtasıyla Kuzey Amerika’ya ve Latin Amerika’ya yayılması gerçeği dikkate alınmalı ve elbette, Karayipler/Batı Hint Adaları, Geleneksel Dinin de buraya taşındığı anlamına gelir. Bütün bu alanlarda Geleneksel Din, Afrika soyluları tarafından ancak esas olarak Hıristiyan çevrede ve Afrika’dan başka diller altındaki değişikliklerle birlikte muhafaza edildi. Geleneksel Afrika Dinindeki Ana Dini İnançlar Tanrı Burada incelenmekte olan bütün Afrika toplumları tarafından tek, yaratıcı, muhafaza edici, her şeyin devam ettiricisi olan bir Tanrı’nın olduğu kabul edilir. O, görünmezdir ve Tanrı’nın temsillerini çizmiş ya da oymuş hiçbir Afrika halkı bilinmez. Tanrı için kullanılan bir kelime, Afrika dillerinin her birinde vardır; düzinelerce dil arasında genel olarak kullanılan kelimelerden bazıları, bu inancın antik olduğunu ve bu diller evrilmeden önce de burada var olduğuna işaret eder. Tanrı’nın şefkatli, adil ve iyi olduğuna inanılır. O, baba ve dost olarak kabul edilir. İnsanlar O’na kurbanlar, takdimeler sunar ve dualar ederler. Onun ismi, bazen kutsamalar ya da kutsal antlaşmalar (ahitler) yaparken ya da yeminler ederken kullanılır. İlahlar 4 Bazı Afrika toplumlarında, manevi hiyerarşide Tanrı’dan sonra gelen ilahların olduğuna inanılır. Bu ilahlar, hem doğal güçlerin (yağmur, rüzgâr, şimşek, yıldırım ve ölüm gibi) ve/ya da tabii nesnelerin (nehirler, göller, dikkat çekici taşlar, ormanlar vs.) kişileştirilmişleri hem de Tanrı’nın yardımcıları, elçileri ve aracılarıdır. İlahların varlığına ve faaliyetilerine inanç, genel olarak, geleneksel yöneticilere (krallar ya da şefler) sahip olan Afrika toplumlarında bulunur. Bu yüzden Tanrı tarafından başkanlık edilen ilahlar anlayışı, dünyevi siyasi yapının manevi karşıtı olarak yorumlanabilir. Geleneksel krallar ve reislerin bulunduğu birçok Afrika toplumunda, beşeri yöneticiler ve Tanrı arasında açık bir ayırım yapılsa da, söz konusu bu krallar ve reisler, kutsal ya da ilah olarak kabul edilirler. Ruhlar Ruhların varlığına inanç, bazı toplumlar bu konuya ötekilerden daha fazla önem atfetseler de, bütün Afrika’da yaygındır. Ruhlar, birkaç kategori halinde tasnif edilebilir: Ruh şeklinde yaratılanlar, uzun süre ölmüş olan insanların bedensiz ruhları, yakın zamanlarda ölmüş olanların ruhları (şimdi genel olarak, yaşayan ölüler olarak gönderme yapılır), habis ruhlar, kehanet ruhları, (ağaçları, su birikintilerini/gölleri, nehirleri vs. işgal eden) tabii ruhlar, klan ruhları ve aile ruhları. İnsanlar, ruhlar tarafından ele geçirildiklerini iddia ederler (kehanet gibi iyi maksatlar için ya da çoğunlukla et gibi bir şeyin kendisine sunulmasını isteyen acı çektirenler gibi); diğerleri ise, ruhların seslerini işittikleri ya da ruh ışıklarını gördüklerini iddia ederler. Bütün olarak Afrika halkları, libasyon (Antik kültürlerde tanrıların şerefine içki içilmesi ve bu içkinin yere dökülmesi törenine verilen ad; sıvı sunu) ve dualar, bazen de kurbanlar ve takdimeler kullanarak aile ruhlarıyla temas haline olmaya çalışırlar (yaşayan ruhlar). Bu temas metodu, yanlış olarak atalara tapınma olarak isimlendirildi. Ancak Afrika halkları, Tanrı için yaptıklarıyla ailelerine ya da atalarına yaptıklarını birbirinden ayırırlar. Çoğunlukla yaşayan ölüler, insanlar ve Tanrı arasındaki aracılar olarak faaliyet gösterirler. Bunun için dualar, kurbanlar ve takdimeler, onlar vasıtasıyla Tanrıya gönderilir. Bazı toplumlarda özellikle de Batı Afrika’da ya da bu ruhların insan dünyasına girişi sırasında yıllık olarak icra edilen maskeli bayramlar vardır ve belli insanlar, bu ruhların ziyaretini temsil etmek maksadıyla maskeler takınırlar. Bu bayramlarda, iki dünya arasında dostça bir ilişkiyle, ruhlarla insani temas yenilenir. İnsan Afrika’ya özgü inançlarda insan, Tanrı tarafından yaratılır ve insanın bu kökenini betimleyen birçok mit vardır. Bazı mitlere göre insan, koca ve karı olarak, gökten yeryüzüne indirilmiştir; bir başkasına göre ise, Tanrı insana şekil vermek için çamur/balçık kullandı; bir diğeri 5 Tanrının insanı, bataklıklardan ya da sulardan çıkardığını anlatır ve yine başka bir takım mitler daha vardır ki onlara göre insan, meyveler gibi ağaçtan ya da Tanrı’nın bir başka yaratığının dizinden meydana gelir. Birçok Afrika toplumu, insanın asli durumunu, bir mutluluk, ölümsüzlük, ölüm durumunda diriliş, çocukluk, cehalet ve Tanrı’nın çocukları için baba oluşu olarak betimler. Ancak bu asli mutluluk durumu, insan için kayboldu ve birçok mit, bunun nasıl olduğunu anlatır. Bazılarına göre insan Tanrı’nın yasalarının birine ya da ötekine isyan etti; diğerlerine göre ise Tanrının yarattığı, müdahale etti; bazılarına göre insanlar, kendilerinden uzaklaşıncaya kadar Tanrıyı rahatsız ettiler ve diğer bir kısım mite göre, insanla Tanrı arasındaki bağ, bir hayvanın gökle yer arasındaki merdiveni yediği zaman koptu. Birçok Afrika toplumu arasında bireyin hayatı, farklı ayinlerle, özellikle doğumda, erginlenme döneminde (ergenliğe geçiş sırasında ya da gençlikte sıklıkla ancak her zaman değil), evlenme ve ölümde yapılan çeşitli ayinlerle kutlanır. Bu ayinlerden bazıları, ayrıntılıdır ve birkaç günden birkaç yıla kadar sürebilir. Doğum törenleri, az çok bütün Afrika toplumlarında gözlemlenir. Bu törenler, çocuğa isim vermek, Tanrıya ya da yaşayan ölülere çocuğun gelişi için teşekkür etmek, çocuğu akrabalara ve komşulara tanıştırmak, hem anneyi hem de çocuğu doğum kirlerinden temizlemek, çocuğun ve annenin, hem fiziki hem de mistik tabiatın zararlarına karşı korunmasını sigortalamak için bir vesiledir. Erginlenme ayinleri, genel olarak, erkek çocuklar için sünnet; kız çocukları için kliteridektomi şeklinde olur. Fakat bütün Afrika kabileleri onu bu şekilde icra etmezler. Bazı toplumlarda erginlenmiş erkek ve kız çocukları, birkaç günden iki ya da daha fazla yıl süren inziva dönemleri geçirirler. Bu zaman boyunca onlar, kabile hikmetiyle, tarihiyle, gençliğin sorumluluklarıyla tanıştırılırlar; onları hayat için eğitecek güçlüklere maruz kalırlar ve genel olarak hemen onu takip eden ya da bundan daha sonra olacak olan evlilik için hazırlanırlar. Geleneksel Afrika Dini’ne göre evlilik, dini bir yükümlülüktür. Evlilikle ilişkili çok çeşitlilik gösteren adetler ve törenler vardır. İster evlenecek kişiler birbirlerini seçsinler isterse aileler ya da başka akrabalar tarafından seçilsinler esas olarak evlilik, aile için aile yükümlülüğüdür. Evlilik bireyin ve insan ırkının fiziki devamlılığını garanti altına alır. Bu yüzden, nadir durumlar dışında evlenmek herkesin görevidir. Çünkü böyle bir şeydeki başarısızlık, topluma karşı bir suçtur ve ilgili şahıs, ölümü üzerine kendisini hatırlayacak hiçbir kimseye sahip olmayacaktır. Evlilikle birlikte doğum devam eder ve evliliğin asıl maksadı, çocuk doğurmaktır. Daha çok çocuk sahibi olan ailenin hayatı, daha güçlüdür. Evlilikte hiç çocuk doğmadığında koca, bir başka eş alır(eğer eşi kısırsa) ya da kadın, kocasının “erkek kardeşi”yle çocuk yapar (eğer koca, kısır ya da iktidarsızsa). Bazı Afrika toplumlarında, 6 evlenmeden önce bir şahşın gıyabında ailesi ya da akrabaları tarafından evlendirilir ve çocuklar, onun adına doğarlar. Bu yüzden çoğul evlilikler (ya da genel olarak isimlendirildiği gibi poligam/çok karılılık), Geleneksel Din’e uygun olarak ve Afrika toplumlarında kabul edilir ve saygı gösterilir. Defin ayinleri, ölüp gitmiş olanı gücendirmemek için çok dikkatli bir biçimde ve kılı kırk yararcasına titizlikle yerine getirilir. Bu ayinler, ruhu ruh dünyasına göndermeye, yakını ölmüş olanı rahat ettirmeye, ölümün etkisine karşı koymaya ve bir anlamda da kaybedilen ölümsüzlüğe dair bir şeyi yeniden istemeye ve ölüp gitmiş olanla yaşayanlar arasında bulunan ince engeli yaşayanlara hatırlatma hizmeti görür. Defin törenlerinde insanlar hem ağlarlar hem de mutludurlar; bazen, büyük bir bayramla bitirdikleri oruçlar tutarlar. Bazı toplumlarda defin törenleri birkaç ay hatta yıldan fazla sürer. Sonraki dünyada biraz malı mülkü ya da kendisiyle birlikte birinin olmasını ya da yolculuk sırasında kendisini koruyacak vasıtalara ya da bu yol boyunca yiyeceği yiyecekler sağlamak maksadıyla, gıda maddeleri, silahlar, para, kişisel eşyalar ve daha önceki köleleri ya da karılarını ölüyle birlikte gömen toplumlar vardır. Kan bağı ve nişanlama sayesinde akrabalık, geleneksel çevre içinde Afrikai ilişkilerde merkezi bir öneme sahiptir. Klan sistemi, görevler ve sorumluluklar, evlenme ve farklı tabular, bütün bunların hepsi, Afrika halkının kabul ettiği akrabalığın bu derin anlamı üzerine bina edilir. “Biz var olduğumuz için ben varım ve ben var olduğum için biz varız”. Ölüm ve Ölüm Sonrası Köken olarak insan, ölümden azadedir ya da bazı Afrika mitlerine göre yeniden diriliş lütfuna sahiptir. Ölüm sonradan bu dünyaya geldi, ancak Geleneksel Din’e göre ölüm, insanın sonu değildir. Hayat, ahirette de devam eder. Bu inanç, bütün Afrika’da kabul edilir. Ancak, sonraki dünyanın doğasıyla ve onun nerede olduğuyla ilgili farklı görüşler vardır. Genel olarak ahiret, hemen hemen şimdiki hayatın bir kopyası olarak resmedilir ve fiziki çevre, bu yaşamınkine benzerdir. Ancak gelecek dünyanın “insanları”, ruhlardır, insanlar değildir. Ölüler şahıs olarak, hala canlı olan ailede birileri tarafından hatırlandıkları müddetçe, yaşayan ölüler olarak kabul edilebilirler; ancak bir kez bu noktanın ötesine geçtiklerinde, adeta, kişisel isimlerini kaybettikleri müşterek ölümsüzlük durumuna girerler ve soy kütüklerinde zikredilmekle birlikte herhangi bir kimsenin hafızasında hatırlanmazlar. Ölüp gitmiş olanın ayırt edici özellikleri, yeni doğmuş bir çocukta gözlemlenebilir. Böyle bir durumda, ölen kimsenin yeniden beden bulduğunda inanılır. Ancak bu, yalnızca nispi ve kısmi bir reenkarnasyondur; çünkü ölmüş olanın bütün bedeni yeniden doğmaz. O, müstakil bir ruh olarak var olmaya devam eder ve yalnızca onun karakterinin hususiyetleri ve fiziki özellikleri yeniden üretilir. Birçok Afrika halkı, onlar için küçük yiyecek parçaları bırakarak 7 libasyon ve onları rüyalarında görerek ya da onların seslerini duyarak ve yapabilecekleri herhangi bir isteklerine cevap verme sayesinde ölmüş olan akrabalarını hatırlar. Kehanet sayesinde ölmüş olanlarla, özellikle de eğer, hastalık ya da talihsizlik veya büyük bir iş gibi ailede büyük bir kriz varsa, temas kurulabilir. Gelecek dünyada insanın nihai hedefinin tam olarak ne olduğu hususunda Afrika Geleneksel Dini, göründüğü kadarıyla sessizdir. Ancak ne cennet ne de cehennem vardır ve çoğu toplumlarda, ne şimdiki hayattaki kötü işler için ceza ne de iyi işler için mükâfat yoktur. Bazı toplumlarda ulusun yönetici şahsiyetleri, gayr-ı resmi olarak ana ruhlar (klan ruhları gibi) ya da ilahlar olmaları için yüceltildiler (ancak bu son durum, nadirdir). Kabile ve klan kurucuları, sıklıkla öteki ruhlardan daha yüce olarak kabul edilirler ve bazı toplumlarda onların hatırasına kültler vardır. Büyü, Sihir, Cadılık ve Mitsel Güç Geleneksel Din’in bulunduğu bütün Afrika’da kendisini büyü, tıbbi uygulama, kehanet, sihir ve cadılık şeklinde tezahür ettiren ya da söz konusu şekillerde uygulanan bir tür mistik güce inanç vardır. Afrika dillerinin, onun farklı kullanımlarını ve tezahürlerini birbirinden ayırt etmek için kendilerine has isabetli terimleri olmakla birlikte başka dillerde onu ifade edecek belli bir kelime yoktur. Nihai olarak bu güç Tanrıdan gelir, ancak yalnızca belli sayıda insan, toplumun iyiliği ya da kötülüğü için ondan nasıl yararlanacağını ve bu tür şeyler için onu nasıl kullanacağını bilir. Ondan, kötü büyü, cadılık ve sihir olarak korkulur; ancak o, insanları ve mülkiyeti korumak ve başarı ve servet kazandırmak, suçluları ortaya çıkarmak ve hatta bilimsel olarak inanılmaz görünen (insanları hayvanlara dönüştürmek, belli bir uzaklıktan zarar vermek vs.) şeyleri yapmak için kullanılır Dini Hayat Geleneksel Din’de, dini anlayışları sembolize eden dini faaliyetler için sorumlu olan çeşitli şahsiyetler vardır. Bu şahsiyetler arasında, kralları, reisleri, rahipleri ve rahibeleri, yağmur yağdırıcıları, şifacıları, kâhinleri, ayin yaşlılarını, müzikçileri ve davulcuları, şairleri ve kutsal yerlerin ve geleneklerin koruyucuları yer alır. Bunların bazıları, sonunda, resmi bir görevlendirmenin olduğu uzun bir eğitime maruz kalırlar. Bu resmi görevlendirme, onların kamusal olarak yetkili olduklarını ilan etmek anlamına gelir. Bazı toplumlarda bu görevler, ırsidir, oysa diğerlerinde (genel olarak yaşayan ölüler ya da ilahlardan) somut bir çağrı olmak zorundadır. Dini şahsiyetlere, cemiyetlerinde saygı görürler ve onların şahsını ve hayatını yöneten tabular vardır. 8 Afrika Geleneksel Dini’nin etik ve moralleri, her bir Afrika halkının adetlerinde, geleneksel yasalarında, tabularında ve geleneklerinde somutlaştırılır. Tanrı, ahlakın nihai onaylayıcısı ve koruyucusu olarak kabul edilir. Akrabalık ve komşuluk yoluyla beşeri ilişkiler, aşırı derecede önemlidir ve geleneksel etik ve morality, genel olarak beşeri ilişkiler etrafında inşa edilir. Adet, yapılmaması ve yapılması gerekeni düzenler. Çalmak, insanları dövmek, yaşlılara saygısızlık göstermek, yalanlar söylemek, sihir ve kötü büyü icra etmek, bir başkasının karısıyla uyumak, öldürmek, insanlara ve başka insanların mülkiyetine isteyerek zarar vermek vs. acımasız bir biçimde toplum tarafından, sürgün, tazminat, para cezası ödeme, rezil etme, dövmek, taşlama ve hatta ölüm vasıtasıyla cezalandırılır. Öte yandan, nezaket, incelik, cömertlik, misafirperverlik, saygı, çalışkanlık, tutumluluk ve çok çalışma, birçok Afrika toplumunda çocuklara öğretilen ahlaki davranışlardır. Toplum, iyiyi mükâfatlandırır ve kötüyü cezalandırır. Eğer suçlu bir şahıs, kendi toplumu tarafından ortaya çıkartılmazsa, çoğunlukla hem ölmüş olanın hem de bizatihi Tanrı’nın onu cezalandıracağına inanılır ve başına bir talihsizlik geldiğinde o zaman insanlar, onun geçmişte yanlış bir şey yapmış olması gerektiğini düşünür. İnsanların akrabalık ve komşuluk sayesinde birbirlerine yakınlıkları sebebiyle, düzenli olarak gerilimler yaşanır ve birçok suçu birbirlerinin üzerine atma durumu vaki olur. Aynı zamanda akrabalık duygusu, akrabalardan geniş bir yardım beklentileri alanı hâsıl eder. Öyle ki, geleneksel düzende korunma, gıda ve güvenlik ihtiyacı, akrabalar tarafından karşılanır. Afrikalılar, hayatı överler ve bu açıkça Geleneksel Din’e yansıtılır. Bayramlar, hayatın bütün alanlarını, doğum, erginlenme, evlenme ve bireysel düzeyde defin törenini kapsar; yağmur mevsiminin başlayışı, ekim zamanı, hasat zamanı, avlanma zamanı, balık avlama zamanı, başarılı bir baskın ya da savaş seferberliği, bir yöneticinin tahta çıkışı/taç giyişi, yeni bir ayın görünüşü ve cemiyet düzeyinde maskeli törenler şeklinde kutlanır. Bu tür bayramlarda nadiren ayrılmış günler vardır; bunun yerine söz konusu bayramlar, en uygun ve en münasip göründüğü her zaman kutlanır. Yeme, dans etme, şarkı söyleme, davul çalma ve şenlik, geleneksel bayramların genel karakteridir. Diğer bayramlarda dua etme kadar kurbanlar ve takdimeler sunma da bayramlara eşlik eder. İnsanlar, cemaatsel kutlamalar ve bayramlarda büyük kalabalıklar halinde hazır bulunurlar. Bu tür toplantılar, cemaat değerlerini yenilediği ve cemaat adetlerini ve geleneklerini canlandırdığı kadar toplumsal uyumu da güçlendirir. 

İnanç Nedir Nasıl İnanılır

  • 4.2.2017 11:19:47
  • 0 Yorum
  • 496

Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü. Zaman zaman inanç sözcüğünün yerine kullanıldığı gibi, bazen de inanç sözcüğü din sözcüğünün yerinde kullanılır. Din tarihine bakıldığında, birçok farklı kültür, topluluk ve bireyde din kavramının farklı biçimlere sahip olduğu görülür. Arapça kökenli bir sözcük olan din sözcüğü, köken itibariyle "yol, hüküm, mükafat" gibi anlamlara sahiptir. 

Genel olarak din, doğaüstü bir nitelik taşır, mukaddestir, değişmezdir (dogmatik) ve gönülden bağlanmayı yani teslimiyeti gerektirir. Pek tabii ki din tanımı, özellikle dini bir bakış açısından, her farklı dini grup ve dinde çeşitlilik gösterir. Dinin taşıdığı nitelik ve öğeler de farklı dinlerde büyük bir değişiklik ve çeşitlilik göstermektedir. 

Din kavram, anlayış ve türlerinin gelişimi tam olarak bilinemediği gibi tam olarak belirlenememektedir de. Bunun en büyük nedeni, açıkça ayrıştırılabilecek devrelere sahip olmamasıdır. Yine de, özellikle 1800'ler sonrası yapılan arkeolojik kazılar ve dünyanın geri kalanından izole edilmiş kültürlerin antropolojik ve tarihi yapılarına dair elde edilen bilgi ve gözlemler sayesinde, bir kronoloji elde edilememiş olsa da bir tipoloji geliştirilebilmiştir.[1] 

Bugün eldeki bulgular ve var olan kültürel çeşitlilik sayesinde, gerek eski gerek yeni farklı din tipleri, formları ve anlayışları tanımlanmıştır. Bu tanımlamalar akademisyenler arasında çeşitlilik gösterse de belli bir oranda benzeşmektedir. Daha Fazla Bilgi başlığı altında farklı inanç tipleri, dini öğeler vb. isim olarak sıralanmıştır. Bu konuda daha fazla bilgi için o başlığa göz atabilirsiniz. 

Üniteryan Üniversalizm

  • 4.2.2017 10:59:17
  • 0 Yorum
  • 546

Üniteryen Üniversalizm ya da Üniteryenizm, 1961'de kurulmuş hakikat ve anlam için özgür ve sorumlu arama anlayışı üzerine kurulu teolojik özgürlükçü bir dindir.[4] Üniteryen Üniversalistler arasında tüm dünya dinlerinden, birçok farklı kaynaktan ve inanç ve uygulamaların geniş bir yelpazesine rastlanır. Üniteryen Üniversalizm çoğulcu yaklaşım içerir. Üyeleri hümanist, agnostik, deist, ateist, neo-pagan, Hristiyan, Müslüman, Musevi, Budist, monoteist, panteist ya da politeist bir inancın veya burada yer almayan başka inançlar ile inanç sınıflandırmalarının bir mensubu olabilirler.

İlkeleri arasında içsel değerlere ve her kişinin onuruna saygı, ruhsal gelişim için teşvik, adalet, eşitlik ve insan ilişkilerinde şefkat, hakikat ve anlam için özgür ve sorumlu arama, barış, özgürlük, dünya toplumu ve bunun gibi fikirlerle inançlar vardır. Kilise bir inanç yoktur. Bunun yerine ÜÜ ruhsal gelişim için onların ortak arama tarafından birleştirilmiştir. Bu nedenle, Uludağ cemaat üyelikleri arasında birçok agnostikler, teist ve ateist bulunmaktadır.

Judeo Paganizmi

  • 3.2.2017 11:35:42
  • 0 Yorum
  • 492

Judeo-Paganizm (Yahudi Paganizmi veya Yahudi Neopaganizmi) Yahudiler için dünya elementlerine bağlı bir din yaratma amaçlı başlatılan bir akımdır. Yahudilik, Neopaganizm ve Kabbala ilkelerinin karışımıyla oluşturulmuştur. Yahudi Paganistler Yahudiliğin kökenini ve eski çağlardaki komşularının (Kenan, Fenike, Asur, Babil, Ugarit ve Mısır) inançlarını araştırırlar. Fikir alışverişinde bulunma amaçlı toplanırlar. Bu felsefenin merkezini ibrani tanrıçalar, Lilith, Panteizm gibi konular oluşturur.

Paganizm ibrahimi bir din olmadığı için Yahudi Paganizmi birçok kişi için çelişkili bir terimdir. Yahudilik inançtan çok bir etnik kimlik olduğundan annesi Yahudi olan (veya Yahudiliğe geçmiş olan) kişiler inançları ne olursa olsun Yahudi'dir. Yahudi Paganizmi'ni seçenler diğer Yahudiler tarafından kafir görülseler bile yine de Yahudi'dir; aynı şekilde Yahudiliğe inanan birisi din değiştirmediği sürece Yahudi değildir.

Yahudi Paganizmi ABD'nin 1970'lerde doğan New Age ve Neopagan akımlarının etkisiyle doğmuştur

Amha:israil'de Toprağın insanları anldıbına gelen Am Ha Aretz (kısaca Amha) doğa eksenli ruhani bir gruptur. israil'de bu kelime "uygarlaşmamış" anldıbına gelen aşağılayıcı bir kelime olarak kullanılır. Amha üylerinin bazıları politeist, bazıları gizemci, bazıları ise animisttir. Kendilerine Yahudi yerine ibrani demeyi tercih ederler. Bu grup ibrani kavimlerin animist geleneklerini devam ettirdiğini savunur. Amha geleneğine göre tanrılara Elohim, savaşçı atalarının ruhlarına Refaim, yeryüzündeki ruhlara da Terafim denir.                                

Kemetizm

  • 3.2.2017 10:46:13
  • 0 Yorum
  • 463

Kemetizm, 1970'lerden başlayarak zaman içinde gelişen, büyük ölçüde Antik Mısır inançlarının yenilenmesi sonucu oluşmuş bir dindir. Takipçileri kendilerine kemetist demektedir.

Kendi içinde çeşitli gruplara ayrılmakta ve her biri inançlarda farklı yaklaşımlara sahiptir. Bununla birlikte üç ana gruba ayrıldıkları tespit edilebilir: Ortodoks kemetizm, Kara kemetizm ve Neo-Atenizm.

Helenizm

  • 3.2.2017 10:40:22
  • 0 Yorum
  • 448

Helenizm Nedir (Özet): 
Yunan kültürünün doğu kültürleriyle teması sonucu ortaya çıkan fikir, sanat ve felsefe akımı.

Helenizm Nedir (Detay):
Büyük İskender'in egemenliğiyle özgür ve bağımsız Yunan kent devletinin gücü gerçekten tarihe karışmıştı. Onun ve siyasi güç için birbirleriyle dövüşen ardıllarının egemenlikleri sırasında Yunan kentlerinin ellerindeki özgürlük ancak sözde egemenlikti ya da en azından her şeyin üzerinde duran egemenin iyi niyetine bağımlıydı. 

İşte bu yeni siyasi durum, kaçınılmaz olarak, felsefede de bir etki yarattı. Hem Platon hem de Aristoteles Yunan kentinin insanlarıydılar. Ve onlar için birey; kentten ve kentin yaşamından ayrı düşünülemezdi. Birey kentte amacına ulaşır ve yaşamını iyi sürdürürdü. Ama özgür kent daha büyük bir kozmopolitan bütüne kaynaştığı zaman, yalnızca Stoacılıkta gördüğümüz gibi, dünya vatandaşlığı ideali ile kozmopolitanizmin değil, fakat bunun yanı sıra bireyciliğin de öne çıkması doğal olabilirdi. Gerçekte bu iki öge, kozmopolitanlık ve bireycilik, sıkı sıkıya birbirlerine bağlıydılar. Çünkü kent devletinin Platon ve Aristoteles'in düşündükleri gibi sıkı ve her şeyi kucaklayan yaşamı çöktüğü ve yurttaşlar daha büyük bir bütüne kaynaştıkları zaman, birey kaçınılmaz olarak başı boş kaldı, kent-devletindeki bağlarından koptu. Böylece kozmopolitan bir toplumda felsefeden beklenebilecek tek şey ilgisini bireyde yoğunlaştırması onun yaşamda kılavuzluk istemine karşılaştırmaya çalışması olacaktı. Çünkü bu yaşam artık göreli olarak küçük bir kent ailesinde değil ama büyük bir toplumda yaşanıyor, ve buna göre felsefe başat olarak törel ve kılgısal eğilimler sergiliyordu. 

Stoacılık ve Epikürcülükte olduğu gibi. Metafiziksel ve ruhsal kurgu düşme eğilimine girdi, kendileri uğruna değil ama ancak törebilim için bir temel ve hazırlık sağlamaları işleminde birer ilgi nesnesi oldular. Törel alan üzerinde bu yoğunlaşma yeni okulların metafiziksel kavramlarını kendi başlarına yeni kurgular üretmeye girişmeksizin niçin başka düşünürlerden ödünç almış olduklarını anlamayı kolaylaştırır. Gerçekten de bu bakımdan geriye ön-Sokratiklere döndüler-. Stoacılık Herakleitos'un fiziğine ve Epikürcülük ve Demokritos'un atomculuğuna başvuruyordu. Bundan da ötesi, Aristoteles-sonrası Okullar en azından belli bir düzeyde giderek törel düşünce ve eğilimleri ve eğilimleri için bile Ön-Sokratiklere döndüler, Stoacılar Kynik törebilimden ve Epikürcüler Kraniklerden ödünç aldılar.

Bu törel ve kılgısal ilgi, Roma döneminde Aristoteles-sonrası okulların gelişiminde özellikle belirgindir. Çünkü Romalılar ve Yunanlılar gibi kurgul ve metafiziksel yanları güçlü düşünürler değil, tersine karşılıklı olarak kılgıya yönelik insanlardı. Eski Romalılar karakter üzerinde diretiyorlardı -kurgu onlara biraz yabancı idi- ve Roma İmparatorluğunda, cumhuriyetin önceki idealleri ve gelenekleri söndüğü zaman, bireye çalkantılı bir toplumsal süreç içerisinde yaşamını doğru olarak yönlendirmesini ve belli bir tinsel ve ahlaksal bağımsızlık üzerine dayanan bir ilke ve eylem tutarlılığını sürdürmesini sağlayabilecek davranış kurallarını sağlama görevi sözcüğün tam anlamıyla felsefecilere düşüyordu.

Nietzsche, Hellenistik ve diğer Yunan felsefesi hakkında şu yorumu yapar:

"Yunanlılar, gerçekten sağlam bir millet olarak, felsefe yapmakla, bütün başka milletlerden çok daha büyük ölçüde felsefeyi meşru kıldılar. Ama vaktinde duramadılar, çünkü kuru ihtiyarlık çağlarında felsefeden, sadece hristiyan doğmatiğinin sofuca akıl oyunlarını ve pek kutsal kılı kırk yarmalarını anlamakla beraber, kendilerini felsefenin ateşli taraftarları olarak gösterdiler.

"Vaktinde duramadıklarından ötürüdür ki, kendilerinden sonra gelen barbar aleme gördükleri hizmeti kendi elleriyle ufalttılar."

Aristoteles'ten sonra Hellenistik felsefe, iki doğrultuda gelişmiştir. Bir yandan bir ahlak felsefesi, öbür yandan da pozitif bilimler üzerinde bilgince bir araştırma olmuştur. Platon ve Aristoteles'in okulları da (Akademia ile Lykeion) bu gelişmeye ayak uydurmuştur. 


Helenistik Dönem


İskender'in ölümünü izleyen döneme Hele­nistik Dönem (yaklaşık İÖ 300-100) denir. Bu çağda Yunan dünyası dil ve kültür birliğini, bir ölçüde de olsa sağlamıştır. Siyasal bakım­dan ise, imparatorluk İskender'in üç büyük generalinin yönettiği üç krallığa bölündü. Ma­kedonya'yı Antigonos, Mısır'ı Ptolemaios ve Suriye'yi Selevkos yönetiyordu. Yunan kent­lerinden bazıları yeniden bağımsızlıklarını ka­zandılar. Birlikler kurarak birleştiler ve Ma­kedonya'ya karşı konumlarını güçlendirdiler. Atina ve Sparta bağımsız kentler olarak kalır­ken, öbür kentlerin çoğu ya Akhaia ya da Aitolia Birliği'ne katıldı. Her birliğin, kentlerin temsilci gönderdiği bir meclisi vardı. Bu fede­rasyonlar Yunanistan'ın bir Roma eyaletine dönüştüğü İÖ 2. yüzyıla kadar varlıklarını sürdürdü.

Bu çağda insanlar kendilerini herhangi bir kentin ya da devletin uyruğu olarak değil, dünya yurttaşı olarak düşünmeye başladılar. Stoacı ve Epikurosçu felsefeler bütün insan­ların kardeşliği düşüncesini işledi. Onlara gö­re, iyi bir yaşam onu arayan herkese açıktı. İnsan ister zengin ister yoksul, ister köle ister özgür olsun, bilgelik yoluyla erdeme ve mut­luluğa ulaşabilirdi.

Çeşitli yerlerde sanatçıların geliştirdiği "okullar" ortaya çıktı. Helenistik dönemin en ünlü yapıtları arasında Melo Adası'ndaki Af-rodit heykeli ve Semadirek zaferini betimle­yen heykel sayılabilir. Dönemin sanatçıları in­sanları, ideal tipler olmaktan çok gerçekte ol­dukları gibi gösterdiler. Heykeltıraşlar yok­sulların ve gösterişsiz insanların, gençlerin ve yaşlıların heykellerini yaptılar. Sıradan insan­ları gündelik işleriyle uğraşırken betimlediler.İÖ 2. ve 1. yüzyıllarda Romalılar doğuya doğru yayıldıkça Helen krallıkları da Roma İmparatorluğu'nun topraklarına katıldılar. Yunanistan da artık Romalı bir vali tarafın­dan yönetilen ve vergilendirilen bir Roma eyaleti oldu. İmparatorluğun doğu yarısında Yunanca resmi dil olarak kaldı; kültür de He­lenistik niteliğini korudu.

Yunan sanatı, yönetimi, dini ve felsefesi Roma'nın gelişmesinde önemli rol oynadı. Romalılar Yunanlılar'ın ilk dönem ya da kla­sik yönetim biçimlerinden, sanatlarından ve edebiyatlarından etkilendiler. Yunan kültürü­nü kendi geçmişlerinin bir parçası olarak gör­düler. Bu yüzden, Batı Avrupa'ya yayılan ve batı dünyasının gelişimini etkileyen Roma uy­garlığı Romalı olduğu kadar Yunanlı bir kim­lik de taşır .

JAİNİZM

  • 3.2.2017 10:07:21
  • 0 Yorum
  • 470

Jainizm, Mahavira tarafından Hindistan'da M.Ö. 4. yüzyılda başlatılmış bir din.. Yani aslında din diye tanımlanıyor ama bence din değil bir yaşam biçimi...Günümüzde jainlerin sayısı 4 milyon civarında.
 
Bir yere oturacaklarsa eğer bir karıncayı veya bir böceği ezebileceklerini düşündüklerinden hemen oturmazlar, önce oturacakları yeri süpürgeyle temizlerler. Bu nedenle ellerinde süpürgelerle dolaşırlar.
 
Toprağı kazmak suretiyle tarım yapmazlar çünkü kazma işlemi sırasında başka canlıların ölmesine neden olduklarını düşünürler. Ağızlarında maskeyle dolaşırlar çünkü nefes alıp verirken bile bir canlıyı öldürebileceklerini düşünürler.

 
Katı kurallı ve kesin veganlardır. Sadece et değil mesela eğer sebze köklü bir sebzeyse onu da yemezler, çünkü sebzenin kökünü yemek onlar için gereksiz yere bitkinin canlılığını yok etmektir. Anlayışlarına göre şiddet veya zulüm ile elde edilen her türlü gıda onlar için yenilmemesi gereken gıdalardır.
 
Tüm bunlar aslında şiddete karşı olduklarındandır,en önemli ilkeleri ve en yüksek mertebeleri olan "Ahimsa" ilkesi nedeniyle her varlığa eşit saygı ve şefkat gösterirler. Şiddet uygulamazlar, onlar için bütün varlıklar ölümsüzdür, sonsuz bir ruha sahiptir ve her varlık kendinden sorumludur.  varlıkları, "henüz gelişmemiş olanlar"; "gelişme yolunda olanlar" ve "tekrar doğuş sürecinden kurtulup özgür hale gelenler" şeklinde üç aşamaya ayırırlar.  Mükemmel insan olma yönünde uğraşırlar, herhangi bir tanrıya inanmazlar, zaten insanlar mükemmeldir. Daha mükemmel olduğu düşünülen bir tanrı gereksinimleri yoktur.
 
Ahimsa dışında "Satya" (yalan konuşmamak, gerçeği söylemek), "Asteya" (hırsızlıktan kaçınmak), "Brahmacharya"(seksten uzak durmak) ve "Aparigraha" (sahip olmamak, bir çeşit mülksüzlük gibi) ilkelerine de sahiptirler.
 

 
Gün batımından sonra yemez, içmez ve seyahat etmezler.
 
Jainizmin kurucusu Mahavira'da 77 yaşında açlıktan ölmüştür. Onlara göre "Beden aç; bırakın aç kalsın. Onu açlığa talim ettirin; bu muameleye ihtiyacı var." bunlar önemli keşişlik ve çilecilik kurallarından birisidir.
 
Doğaya ve başka canlara bu kadar saygı dolu olan Jainler, tüm bunlarla belki de çelişebilecek bir yetkiye sahiptirler. Kendi canlarına kıyabilme yani intihar etme hakkı...  Jainler ölmeye karar verdikleri andan itibaren yeme, içme, cinsellik gibi ihtiyaçlarını ve alışkanlıklarını azaltmaya başlarlar. Hayatlarının son dönemlerini ölüm orucu yaparak geçirirler. Böylece hayattan vazgeçme sonucu kendiliğinden ölürler... Bu aynı zamanda çilecilik kuralını da destekler, çile çekerek ölen bu kişiler aziz veya azize ilan edilir.

MASONLUK

  • 31.1.2017 11:59:09
  • 0 Yorum
  • 428

Hür Masonluk "Yüce Varlık'a İnanç" temeli üzerine kurulu bir "Kardeşlik Kurumu"dur. Kendilerinden başlayarak bütün insanlar arasında sevginin, toleransın ve kardeşlik bağlarının kurulmasını hedefler; tüm insanların hürriyet, barış, adalet ve huzur içinde gelişmesini ve yaşamasını amaçlar.

Bu çerçevede Hür Masonluk, toplumsal değil, bireysel bir öğretidir. Üyelerini toplu ya da tek tek, bir kanaat veya fikri kabul etmeye ve açıklamaya asla zorlamaz. Her Mason, bu temel ilkeler ışığında izleyeceği yolu, kendi aklı ve vicdanıyla saptar, böylece kendi Hakikati'ni araştırır.

Hür Masonluk, üyeleri arasında din, mezhep, ırk, dil, inanç, ünvan ve makam ayırımı yapmaz. Üyelerini inançlı, hür, namuslu, şerefli, haysiyetli, aydın ve iyi ahlâklı erkekler arasından seçer. Hiçbir inanç ve ülküye bağlı olmayan septikleri, arasına kabul etmez.

Kurulduğu ilk günden bu yana insanoğlunun fikren ve ahlâken kendini geliştirmesini ve insan zekâsının hürriyetini hedefleyen Hür Masonluk, bireyin gelişmesini engelleyen batıl inançların ve kör taassubun daima karşısında olmuştur. Bu ise, insanoğlunun fikrî ve ahlâki gelişimini kendi tekeli altında tutmak isteyen bazı şahısların ve kurumların Hür Masonluğa karşı temelsiz suçlamalarda bulunmasına yol açmıştır.

Dünyada Hür Masonluk kadar eski ve önemli olup da tam ve doğru anlaşılamamış başka bir kurum yoktur. Bu, yalnız ülkemizde değil, dünyada da öyledir.

Batıl inançlara ve taassuba tutsak olmuş bazı kesimlerce Masonlara yakıştırılan suçlamalar temelsiz ithamlardır. Böylesine ithamlarda bulunanlar, asılsız bir dedikoduyu seslendirdikleri için, her şeyden önce, kendi akıl ve vicdanlarına karşı haksızlık yapmaktadırlar. Masonlar bunu böyle düşünmektedir.

İşte bu yüzden Hür Masonluk, tarih boyunca, kendine karşı yapılan hiçbir saldırıya yanıt vermemiş, kendini savunma gereği duymamıştır. Çünkü şuna inanmakta ve bilmektedir ki, kendi akıl ve vicdanıyla hareket eden her objektif insanın yapacağı en küçük bir araştırma bile, Hür Masonluğun nasıl bir kurum olduğu gerçeğini derhal ortaya çıkaracaktır. Kişi isterse bunu benimser, istemezse benimsemez. Bu onun kendi kararıdır.

 

Hür Masonluk gizli değil, sadece üyelerine açık, üye olmayanlara ise kapalı bir topluluktur. Gizli bir topluluk olarak addedilmesinin nedenlerinden biri, üyelerinin çok eski zamanlardan bu yana geleneksel semboller ile tanışma işaret ve sözlerini kullanmalarıdır. Oysa Hür Masonluğun ülküsü, ilkeleri ve tüzükleri sır değildir.

Hür Masonluk yasal bir topluluktur. Türkiye'de faaliyet gösteren her dernek gibi, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneği de Devletimizin denetimi altındadır. Üstelik Kardeşliğimiz, üyelerinin birer vatandaş olarak ülkesinin yasalarına uymasını ve vatanına sadakat ve şerefle hizmet etmesini zorunlu tutar ve bunu kutsal bir görev sayar.

Derneğimiz kamu düzenine aykırı hareketten, yüz kızartıcı bir suçtan mahkûm olan veya bir Masona yakışmayan bir yaşam tarzı sergileyen üyesini de derhal bünyesinden uzaklaştırır. Ayrıca, kendi arzu ve iradesiyle Mason olmak isteyen ve bu sıfatı kazanan herkes, istediği zaman üyelikten ayrılmakta da serbesttir.

Derneğimiz, üyelerine Mason olduklarını açıklamaları ya da gizlemeleri için baskı yapmaz. Onları kendi akıl ve vicdanlarıyla baş başa bırakır. Buna göre, her üyenin, Mason olduğunu açıklama hürriyeti ve yetkisi vardır. Ancak bir Mason, başka bir üyenin Mason olduğu yolunda bir açıklama yapma yetkisini kendinde görmez.

Hür Masonluğun kapıları, Masonluğu yaşamak isteyen iyi niyetli, inançlı, hür, namuslu, şerefli, haysiyetli, aydın, iyi ahlâklı ve dürüst insanlara açıktır.

Büyük Üstat

AZTEK DİNİ

  • 31.1.2017 11:17:32
  • 0 Yorum
  • 471

15. yüzyıl ile 16. yüzyıl başlarında, bugünkü Meksika’nın orta ve güney kesimlerinde büyük bir imparatorluk kurmuş halk. Nabuva dili konuşan Azteklerin adı, atalarının bir olasılıkla Kuzey Meksika’da bulunan anayurdu için kullanılan Aztan’dan (Beyaz Ülke) gelir. Öteki adlarından “Tenoçka”, ataları Tenoch’tan kaynaklanır. Gene Aztekler için kullanılan “Meksika” adı, Texcoco Gölünün mistik adı Metzliapan (Ay Gölü) ile ilişkilendirilir. En büyük kentleri Tenochtitlan’ın adı “Tenoch”tan türetilmiş, “Meksika” ise önce kentin ve çevresindeki vadinin, sonradan da tüm ülkenin adı olmuştur. Azteklerin kendilerinden söz ederken kullandığı “KulhuaMeksika” adı ise, Meksika Vadisinin en gelişmiş merkezi olan Colhuacan ile özdeşleşmek çabasını yansıtır. Azteklerin kökeni kesin olarak bilinmemektedir. Ama bazı gelenekleri, 12. yüzyılda Orta Amerika’ya gelene değin, daha kuzeydeki Meksika Platosunda avcılık ve toplayıcılıkla geçinen bir kabile oldukları izlenimini verir. Gene de, Aztlan, yalnızca destanlarda doğmuş bir yer olabilir. Azteklerin güneye göçünün, Toltek uygarlığının çöküşünü izleyen ve belki de bu çöküşü hızlandıran genel bir göç hareketinin parçası olduğu sanılır. Texcoco Gölündeki adalara yerleşen Aztekler, tarihleri boyunca başlıca merkezleri olan Tenochtitlan’ı IS 1325’te kurdular. Büyük bir devlet ve sonunda bir imparatorluk kurabilmelerinin temelinde, kullanılabilir tüm toprakların entansif biçimde ekildiği, gelişkin bir sulama ve bataklık kurutma sistemine dayalı olağanüstü tarım düzenleri yatar. Bu yöntemlerle sağlanan yüksek verimlilik, zengin ve kalabalık bir ülkenin doğmasını sağlamıştır.

Tenochtitlan, Itzcoatl döneminde (1428-40) komşu Texcoco ve Tlacopan devletleri ile ittifak kurarak Orta Meksika’da egemen güç durumuna geldi. Daha sonra hem ticari ilişkiler, hem de fetihler yoluyla, 400-500 küçük devletten oluşan, 5-6 milyonluk nüfusuyla 1519’da 207.200 km2’lik alana yayılan bir imparatorluğun merkezi oldu. Kent, en gelişkin döneminde, 13 km2’yi aşkın bir alanda 140 binden çok insan barındırıyordu; dolayısıyla Orta Amerika uygarlıklarınını tarihinde en yoğun nüfuslu yerleşim yeriydi. Aztek devleti, askerlerin egemenliğindeki bir despotluktu. Kastlara ve sınıflara bölünmüş ama dikey akışkanlığını da koruyan Aztek toplumunda yükselmenin en güvenli yolu savaşta kahramanlık göstermekti. Devlet işlerini rahipler ve bürokratlar yürütürdü. Toplumun alt katmanlarında, serfler, sözleşmeli hizmetkarlar ve köleler yer alırdı.

Aztek dini, birçok Orta Amerika kültüründen değişik unsurları özümsemiş, çeşitli inanç sistemlerinden karşıt öğeleri bir araya getirmişti. Önceki halkların birçok kozmolojik inancını paylaşan bu din, özellikle evrenin bir dizi yaradılışın sonuncusu olduğu ve 13 gök katı ile 9 yeraltı dünyası arasında bulunduğu yolundaki Maya inancını benimsemişti. Azteklerin başlıca tanrıları, Savaş ve Güneş Tanrısı Huitzilopochtli, Yağmur Tannsı Tlaloc ve yarı tanrı-yarı kahraman Tüylü Yılan Quetzalcoatl idi. Insan kurban etme töreninde, kurbanın yüreği Güneş Tanrısı’na sunulurdu. Kan akıtma töreni de yaygındı. Dinle yakından ilişkili Aztek Takvimi, rahiplerin uğraşı olan kapsamlı bir ayinler ve törenler döngüsünün temeliydi. Orta Amerika’nın büyük bölümünde kullanılan bu takvim, 365 günlük (20’şer günlük 18 ay, artı 5 uğursuz gün) bir güneş takvimi ile 260 günlük (20’şer günlük 13 devre) bir dinsel yıldan oluşuyordu. Birbirine koşut giden bu iki yıl döngüsü, 52 yıllık daha büyük bir döngünün parçasıydı. Yöreye 1519’da gelen Ispanyol kaşifler bu uygarlığın gelişmesine son verdiğinde Aztek Imparatorluğu’nun genişlemesi ve toplumsal evrimi henüz durmuş değildi. Son Imparator Il. Montezuma (hd 1502-20), Hernan Cortas tarafından tutsak, alındı ve hapiste öldü. Imparatorluk, üstün silahlarla donanmış Avrupalılarca hızla fethedildi.

Azteklerin Batı dünyasında Codic olarak bilinen ve geyik derisi ya da sabırotu liflerinden yapılmış kağıtlara yazılmış kutsal metinleri ve elişleri, tapınaklarda korunurdu. Yazıcılar, ideogram, resimyazı ve fonetik imgelerin karışımı bir teknik kullanırlardı. Dinsel tören takvimi, kehanetler, törenler ve tanrılar ile evrene ilişkin yorumlar da yazıcıların ilgi alanına girerdi. Ülkenin fethedilmesinden sonra bu metinlerin çoğunun yok edilmesine karşın, Codex Borbonicus, Codex Borgtav, Codex Fejervary-Mayer ve Codex Cospuno gibi bazı örnekler günümüze ulaşabilmiştir. Bu el yazması metinlerin anlaşılması çok güçtür ve pek azı gerçekten Azteklere aittir.

Arkeolojik kalıntılar arasında tanrı heykelleri, dinsel içerikli taş alçak kabartmalar, duvar resimleri, kilden yapılmış insan heykelleri ve vazolar ile taş ve ahşap maskeler bulunur. Aztek sanatı temelde simgesel olduğu için bu kalıntılar yardımıyla önemli bilgiler elde edilebilir. 

 


Aztek Takvimi

Tonalpohualli denen 260 günlük dinsel yıl ile 365 günlük güneş yılını birleştiren takvim sistemi. Örnek aldığı Maya takvimi gibi, Aztek takvimi de 20'şer günlük 13 döneme bölünen dinsel yıl ile 20'şer günlük 18 aya bölünen ve ayrıca uğursuz sayılan beş günlük bir dönemi (nemontemi) içeren toplumsal yıldan oluşuyordu. Gene Maya takviminde olduğu gibi, dinsel ve toplumsal Aztek yılları her 52 yılda bir, birbirlerine göre aynı konuma gelirdi. "Yılların Bağlanması" ya da "Yeni Ateş Töreni" adıyla kutlanan bu olaya hazırlık olarak önce tüm kutsal ateşler ve evlerdeki ateşler söndürülürdü. Törende heyecanın doruğa ulaştığı anda rahipler yeni bir kutsal ateş yakardı. Ardından Aztek halkı da ocaklarındaki ateşi yeniden tutuşturur ve şölene geçerlerdi. 1790'da Mexico'da yapılan kazılarda bazalttan yapılmış, ağırlığı 25 tonu bulan, 3,7 metre çapında daire biçiminde bir takvim taşı ortaya çıkarılmıştır. Bugün Mexico Ulusal Antropoloji Müzesi'nde sergilenmekte olan taşın tam ortasında Aztek Güneş Tanrısı Tonaiuth'un yüzü görülür. Bu yüzün çevresinde de tanrının önceki cisimleşmiş biçimlerini yansıtan ve dünyanın dört eski çağını simgeleyen kare biçimindeki dört pano vardır. Bunları da Aztek ayının 20 gününü simgeleyen işaretler çevreler. 

Aztek Tanrıları

Huitzilopochtli 

Uitzilopochtli olarak da yazılır (Nahuva dilinin Nahuvatl lehçesinde huitzilin: “kolibri” ve opochtli: “sol”). Güneş ve savaş tannsı. Aztekler ölen savaşçıların ruhlarının kolibri (çok güzel, parlak renkli bir kuş) bedenine büründüğüne inanırlar ve güneyi dünyanın sol yanı olarak kabul ederlerdi. Bu nedenle Huitzilopochtli’nin adı “güneyin dirilen savaşçısı” anlamına geliyordu. Öteki adlarından ikisi Xiuhpilli (Turkuvaz Prens) ve Totec’ti (Efendimiz). Nahual’ı (büründüğü hayvan biçimi) kartaldı.

En eski inanışa göre Huitzilopochtli, Coatepec Dağında, Tula kenti yakınında doğmuştu. Annesi Yeryüzü Tanrıçası Coatlicue, gökten düşen bir top kolibri tüyünü (Yani bir savaşçının ruhunu) bağrında sakladıktan sonra Huitzilopochtli’ye hamile kalmıştı. Erkek kardeşleri olan güney yarıküre yıldızları Centzon Huitznaua (Dört Yüz Güneyli) ve kız kardeşi Ay Tanrıçası Coyolxauhqui onu öldürmeve karar vermişler, ama Huitzilopocthli, Xiuhcoatl'ıı (turkuvaz yılan) silah olarak kullanıp onları yok etmişti.

Başka efsanelere göre Huitzilopochtli, Aztekleri geleneksel yurtları Aztlan'dan Meksika vadisine ulaştıran uzun göç sırasında kabilenin kutsal önderiydi. Rahipler onun colibri biçimindeki tasvirini omuzlarında taşıyorlardı. Bir gece onun buyruk veren sesi duyuldu;bu bu buyruk gereğince Aztek başkenti Tenochtitlan 1325’te Meksika Vadisindeki gölde küçük ve kayalık bir adada kuruldu. Ilk tapınak, rahiplerin bir kartalı bir yılanı yutarken gördükleri kaya üzerinde yer alıyordu. Sonraki Aztek hükümdarları bu sunak yerini genişlettiler. Sekiz Kamış yılında (1487) imparator Ahuitzotl burada görkemli bir tapınak yaptırdı. Huitzilopochtli genellikle kolibri biçiminde ya da kolibri tüylerinden miğfer ve zırh giymiş bir savaşçı olarak betimlenirdi. Bacakları, kolları ve yüzünün alt bölümü maviye, yüzünün üst bölümüyse siyaha boyanırdı. Ayrıntılarla işlenmiş tüylü bir başlık giyer, elinde bir kalkan ile bir turkuvaz yılan bulunurdu.

Dinsel takvimin Panquetzaliztli (Değerli Tüy Bayraklar Şöleni) adı verilen yılının 15. ayı. Huitzilopochtli’ye ve yardımcısı Paynala (Tez Canlı: Paynal’ı canlandıran rahip, tören alayı kentin çevresinde dolanırken en önde koşardı) adanmıştı. Bu ayda, savaşçılar ve auıanime (fahişeler) tanrıya adanan tapınağın önündeki alanda geceler boyunca dans ederlerdi. Savaş esirleri ya da köleler Huitzilopochco’da (bugün Churubusco, Mexico yakınında) kutsal bir kaynağın suyuyla yıkanır, Paynal’ın başını çektiği tören alayının kenti dolaşması sırasında ya da daha sonra tapınağın sunak taşında kurban edilirlerdi. Rahipler ayrıca tanrının en önemli silahını simgeleyen, ağaç kabuğundan yapılmış bir yılan yakarlardı. Son olarak Huitzilopochtli’nin öğütülmüş mısırdan yapılan bir tasviri törensel olarak okla öldürülür, rahipler ve rahip adayları arasında paylaşılırdı. “Huitzilopochtli’nin bedeni"ni yiyen gençler bir yıl boyunca ona hizmet etmek zorundaydılar.

Aztekler güneş tanrısına günlük besin olarak (tlaxcaltiliztli) insan kanı ve yüreği sunmak gerektiğine ve "güneş insanları" olarak kendilerinin de tanrıya bu kurbanı bulmakla yükümlü olduklarına inanırlardı. Kurban yürekleri quauhtlehuanitl'e (yükselen kartal) sunulur ve quauhxicalli'de (kartal vazosu) yakılırdı. Savaşta ya da sunak taşında ölen savaşçılara quauhteca (kartalın insanları) denirdi. Savaşçıların öldükten sonra, ilkin güneşin parlak kuyruğunun bir parçasına dönüştüğüne, dört yıl sonra da sonsuza değin kolibrilerin bedeninde yaşamaya başladıklarına inanılırdı. 

Büyük Huitzilopochtli rahibi Quetzalcoatl Totec Tlamacazqui (Tüylü Yılan, Efendimizin Rahibi), Yağmur Tanrısı Tlaloc'un büyük rahibiyle birlikte Aztek din adamlarının başıydı

 


Quetzalcoatl 

Nahuatl dilinde quetzalli: "değerli tüy" ve coatl : "yılan". Eski Meksika tanrılarının en önemlilerinden olan Tüylü Yılan. Tüylü Yılan betimlemelerinin ilk örneklerine ülkenin merkezindeki Teotihuacan kültüründe (3-8. yy.) rastlanır. O dönemde Quetzalcoatl, Yağmur Tanrısı Tlaloc'la yakından ilgili bir yer ve su tanrısıydı.

Nahua dili konuşan kabilelerin kuzeyden göç etmesiyle Quetzalcoatl inanışında önemli değişiklikler oldu. Tula kenti çevresinde gelişen Toltek kültüründe (10-12. yy.) gökcisimlerine tapınmayla ilişkili olarak savaşın ve insan kurban edilmesinin önemi arttı. Quetzalcoatl sabah ve akşam yıldızı tanrısı sayıldı ve tapınağı Tula'daki törenlerin merkezi oldu.

Aztek döneminde (14-16. yy) Quetzalcoatl rahiplerin koruyucusu, takvimin ve kitapların mucidi ve demircilerle başka el sanatçılarının koruyucusu sayıldı. Aynı zamanda Venüs gezegeniyle eş tutuldu. Sabah ve akşam yıldızı olarak ölümün ve yeniden dirilişin de simgesiydi. Arkadaşı köpek başlı Tann Xolotl’la birlikte ölmüş ataların kemiklerini toplamak için Mictlan’ın yeraltı cehennemine indiğine ve topladığı kemikleri kendi kanına bulayarak bugün yeryüzünde yaşayan insanları doğurduğuna inanılıyordu.

Bir başka önemli efsaneye göre OuetzalcoatI Tolteklerin başkenti Tula’nın rahip kralıydı. Insan değil, yalnızca yılan, kuş ve kelebek kurban ederdi. Ama Gece Göğünün Tanrısı Tezcatlipoca büyü yaparak onu Tula’dan atmıştı. Quetzalcöatl da “tanrısal su” (Atlas Okyanusu) kıyılarına inmiş ve kendini ateşe atarak Venüs gezegeni haline gelmişti. Bir başka öyküye göreyse yılanlardan yapılmış bir sala binerek doğu ufkunda kaybolmuştu.

Tezcatlipoca’nın Tüylü Yılan’a karşı kazandığı zaferde gerçeklik payı olabilir. Toltek uygarlığının ilk yüzyılında Teotihuacan kültürünün rahipler düzeni ve barışçı ilkeleri geçerliydi. Kuzeyden göç edenlerin baskısı toplumsal ve dinsel bir devrime yol açmış, yönetim rahiplerden askerlerin eline geçmişti. Ouetzalcoatl’ın yenilgisi klasik teokrasinin çöküşünü haber veriyordu. Onun doğuya yaptığı deniz yolculuğu, Toltek özellikleri gösteren Itza kabilesinin Yucatan’ı istilasıyla ilişkili olabilir. Quetzalcoatl’ ın takvim adı Ce Acatl’dı (Tek Kamış) ve onun Tek Kamış yılında doğudan geri döneceğine inanılırdı. Bu inanç Aztek hükümdarı Il. Montezuma’nın, Meksika Körfezine çıkışları (1519) Tek Kamış yılına rastlayan Ispanyol fatih Hernan Cortes ile arkadaşlarını tanrısal elçiler olarak görmesine yol açtı.

Quetzalcoatl tüylü bir yılandan başka, sık sık sakallı bir erkek olarak da betimlenirdi. Rüzgar Tanrısı Ehecatl kimliğiyle içinden rüzgar geçen iki oluklu bir maske takar ve kuzeydoğudaki Meksika kabilesi Huasteklere özgü koni biçiminde bir şapka giyerdi. Azteklerin başkenti Tenochtitlan’daki (bugün Mexico) tapınağı Ehecatl’a uygun, yuvarlak bir yapıydı. Çünkü Ehecatl’ın, rüzgara karşı keskin köşeleri bulunmadığı için dairesel tapınaklardan hoşlandığına inanılırdı. Bu tür anıtlara özellikle Huastek yöresinde sık rastlanır.

Ouetzalcoatl hem ehecatl (rüzgar) günleri, hem de ayin takviminin 13 günlük dizilerinin 18.‘si boyunca egemenlik sürerdi. Ayrıca gün saatlerinin 13 tanrısı arasında dokuzuncu sayılırdı. Genellikle birinci derece tanrılar listesine alınmakla birlikte, kendisine adanmış bir tören ayı yoktu.

Eğitim, yazı ve kitap tanrısı olarak rahip adaylarıyla soyluların çocuklarının eğitildiği calmecac’ta (tapınağa bağlı din okulu) özellikle saygı görürdü. Tenochtitlan dışında Quetzalcoatl inanışının önemli merkezleri arasında Pueblo Platosundaki Cholula sayılabilir.

 


Tlaloc 

(Nahuatl dilinde “Tomurcuk Verdiren”). Yağmur tanrısı. Iri, yuvarlak gözlü ve uzun azı dişli bir maske takmış olarak betimlenen figürlerinin ilk örneklerine IS 3-8. yüzyıllar arasındaki Teotihuacan kültüründe rastlanır. Aynı dönemde Mayaların taptığı yağmur tanrısı Chac’la büyük benzerlikler taşır.

Aztek uygarlığı döneminde bütün Meksika’ya yayılan Tlaloc kültüne büyük önem verilirdi. Kahin takvimlerinde Tlaloc günlerin sekizinci hükümdarı ve gecelerin dokuzuncu efendisi olarak yer alırdı. On sekiz yıllık dinsel yılın beş ayı Tlaloc’a ve dağ doruklarında yaşadıkların inanılan öteki tanrılara (Tlaloque) adanmıştı. Dinsel yılın ilk ayı Atlcaualo ile üçüncü ayı Tozoztontli'de Tlaloc’a çocuklar kurban edilirdi. Altıncı ay Etzalqualiztli’de yağmur yağdırmakla görevli Aztek rahipleri gölde yıkanır, yağmur yağması için su kuşlarının seslerini taklit eder ve büyülü sis çıngıraklarını (ayauhchicauaztli) kullanırlardı. On üçüncü ay Tepeilhuitl ise Tlaloque’ye adanmıştı; bu ayda yoğrulmuş horozibiği etinden yapılma küçük tasvirler dinsel törenle "öldürülerek” yenirdi. On altıncı ay Atemoztli’de de benzer bir tören yapılırdı.

Tlaloc, kuzeyli savaşçı kabilelerin Orta Meksika’yı ele geçirmesinden önce, yüzyıllar boyunca bölgedeki çiftçi kabilelerinin ana tanrılarından biri olarak varlığını korumuştu. Savaşçı kabilelerle birlikte bölgeye Hluitzilopochtli ve Tezcatlipoca kültleri de girdi. Aztekler bağdaştırıcı bir yaklaşımla hem Huitzilopochtli’yi, hem de Tlaloc’u en büyük tanrı olarak benimsediler. Başkent Tenochtitlan kentindeki Büyük Tapınak’ta (Teocalli), her iki tanrıya ayrılmış, eşit büyüklükte iki kutsal bölüm yer alıyordu. Yağmur tanrısı başrahibi Quetzalcoatl Tlaloc Tlamacazqui’nin (Tüylü Yılan, Tlaloc’un Rahibi) ünvanı ve konumu Güneş tanrısı başrahibininkine eşitti.

Saygı gördüğü kadar korku da uyandıran Tlaloc, yağmur yağdırdığı gibi kuraklığa ve açlığa da neden olabilirdi. Yeryüzüne yıldırımlar fırlatır, korkunç kasırgalar estirirdi. Tlaloque ise Yeryüzüne bereketli vağmurlar yağdırabilir ya da ekinlere zarar veren seller gönderebilirdi. Bu tanrıların ayrıca cüzam, romatizma, vücutta su toplanması gibi hastalıklara da neden olduklarına inanılırdı. Azteklerin ölüleri yakma geleneğine karşın, bu hastalıklardan ölenlerle boğulma ya da yıldırım çarpması sonucunda ölenler gömülürdü. Bu yollarla yaşamı sona erenlerin Tlalocun cenneti olan Tlalocan’da sonsuza değin mutlu bir yaşam süreceklerine inanılırdı.

Tatlı su gölleriyle küçük akarsuların tanrıçası olan ve Matlalcueye (Yeşil Etekli Kadın) olarak da bilinen Chalchiuhtlicue (Yeşim Etekli Kadın) Tlaloc’un eşi sayılırdı.

Tezcatlipoca 

(Nahuatl dilinde “Puslu Ayna”). En önemli Aztek tanrılarından. Büyükayı takımyıldızının ve karanlık gökyüzünün tanrısıdır. Tezcatlipoca kültü, IS 10. yüzyılın sonlarına doğru, kuzeydeki savaşçı Tolteklerce Orta Meksika’ya getirilmiştir. Tezcatlipoca’nın, Tanrı Ouetzalcoatl’ı (Tüylü Yılan) Tula kentinden nasıl kovduğunu anlatan çok sayıda efsane vardır. Istediği kılığa giren büyücü Tezcatlipoca kara büyüyle birçok Toltekin ölümüne neden olur; erdemli Ouetzalcoatl’ı içkiye, günaha ve bedensel tutkulara sürükleyerek Tolteklerin altın çağına son verir. Orta Meksika’daki insan kurban etme geleneği onun etkisiyle başlamıştır. Tezcatlipoca’nın nahual'ı jaguardır; bu jaguarın benekli postu, yıldızlı bir gökyüzünü andınr. Yaratıcı Tanrı Tezcatlipoca bugünkü evrenden önce yaratılıp yok edilmiş dört evrenden ilki olan Ocelotonatiuh’ta (Jaguar-Güneş) hüküm sürmüştür.

Tezcatlipoca genellikle yüzünde siyah bir şeritle betimlenir; ayaklarından birinin yerinde obsidiyenden bir ayna vardır. Guatemala’daki Mayalar ve Kiçeler 10. yüzyılda sonra Tezcatlipoca’ya Hurakan (Tek Ayak) adını verdikleri bir şimşek tanrısı olarak taptılar. Bazı betimlemelerde ayna Tezcancatlipoca’nın göğsünde yer alır. Bu aynada her şeyi gören Tezcatlipoca görünmeyen ve her yerde var olan bir tanrıdır; insanların bütün eylemlerini ve düşüncelerini bilir.

Tezcatlipoca Aztekler döneminde (IS 14-16. yy) Huitzilopochtli, Tlaloc ve Ouetzalcoatl’la birlikte en yüce tanrılardan biri durumuna geldi. Bu dönemde Tezcatlipoca’ya Yoalli Ehecatl (Gece Rüzgarı), Yaotl (Savaşçı) ve Telpochtli (Delikanlı) adlarıyla tapılırdı. Geceleri dörtyol ağızlarında savaşçılara meydan okuduğu söylenen Tezcatlipoca, halktan kimselerin ilköğretim ve askerlik eğitimi için erkek çocuklannı gönderdiği telpochcalli'lere de (delikanlılar evi) başkanlık ederdi. Ayrıca köleleri korur, “Tezcatlipocanın çocukları”na kötü davranan köle sahiplerini cezalandınrdı. Erdemi zenginlik ve ünle ödüllendirir, yanlış yol tutanları ise cüzam gibi hastalıklarla ya da kölelik ve yoksullukla cezalandırırdı. 

Tezcatlipoca için, beşinci ayin ayı Toxcatl’da törenler düzenlenirdi. Rahip genç ve yakışıklı bir savaş esirini seçer, bu genç bir yıl boyunca tanrının yerini alarak lüks içinde yaşardı. Tanrıçalar gibi giydirilmiş dört güzel kız da ona eşlik ederdi. Ayin günü bu genç, çaldığı flütleri kıra kıra tapınağın merdivenlerini tırmanır, tepeye geldiğinde yüreği sökülerek kurban edilirdi.

Azteklerin başkenti Tenochtitlan dışında Tezcatlipoca’ya özellikle Texcoco’da ve Oaxaca ile Tlaxcala arasında yaşayan Mikstek ve Puebla Yerlileri tapardı.

 


Tlazoltéotl 

(Nahuatl dilinde “Kirlilik Tannçası”). Ixcuina ya da Tlaelquani olarak da bilinir, saflıktan uzak, günahkar davranışlan temsil eden tanrıça. Huaxteca körfez ovalarındaki halklardan alındığı sanılır. Önemli ve çok yönlü bir toprak ana tanrıçaydı. Yaşamın değişik evreleriyle bağlantılı dört ayrı kimliğe bürünürdü. Genç bir kadın olarak hafifmeşrep ve baştan çıkarıcıydı. Ikinci kimliğinde insanları kötü alışkanlıklara sürükleyen yıkıcı bir tanrıçaya dönüşürdü. Orta yaşlarda, insanların günahlarını yüklenebilen büyük bir tanrıça biçimini alırdı. Son kimliğinde gençlere musallat olan öldürücü ve korkunç bir kocakarı olarak ortaya çıkardı. Aztekler tören kurallarının çiğnenmesini, yasak cinsel ilişkileri ve geleneklere uymayan davranışları günah ya da “kirli” sayarlardı. Tlazoltéotl, rahiplerine itirafta bulunan insanların günahlarını bağışlama gücüyle ünlüydü. Bir kimliğiyle insanları günaha sürüklerken, başka bir kimliğiyle günah işleyenleri bağışlayabiliyor ve dünyayı günahtan arındırıyordu. Kaba pamuktan yapılma süslü bir başlıkla, bazı tasvirlerinde de bir kurbanın derisini sarmış olarak ya da Ay simgeleri taşıyan giysiler içinde betimlenirdi.

Xipe Totec 

(Nahuatl dilinde “Derisi Yüzülmüş Tanrımız”), Meksika’da yağmur mevsiminin başlangıcı olan ilkbaharın ve yeni yeşeren bitkilerin tanrısı. Aynı zamanda kuyumcuların koruyucusuydu. Yeni yeşeren bitkilerin simgesi olarak Xipe Totec, insan derisine bürünürdü. Bu deri ilkbaharda yeryüzünü kaplayan “yeni deri”yi temsil ederdi. Heykellerinde ve taştan yapılma masklarında da hep yeni yüzülmüş bir deriye bürünmüş olarak betimlenirdi.

Anauatl iteouh (kıyı tannsı) olarak tanımlanan Xipe Totec, başlangıçta altın yönünden zengin olduğuna inanılan bugünkü Oaxaca ve Guerrero eyaletlerinde yaşayan Zapotek ve Yopi Yerlilerinin tanrısıydı. Zapotekler onu bir bitki tanrısı olarak kabul ediyor ve Quetzalcoatl’la (Tüylü Yılan) ilişkşili görüyorlardı. Kesinlikle yabancı bir tanrı sayılan Xipe Totec’in tapınağı Yopico ya da Yepi Evi olarak anılıyordu. Xipe Totecin ilk temsili resimleri, Teotihuacan yakınlarındaki Xolalpan’da ve Texcoco'da Mazapan kültürüyle bağlantılı olarak yani klasik sonrası Toltek döneminde (10-12. yy.) ortaya çıktı. Aztekler bu kültü daha sonra Axayacatl yönetimi (1469-81) sırasında benimsedi. Aztek yılının ikinci dinsel tören ayı olan Tlacaxipehualiztli'de (Insanlann Yüzülmesi), rahipler yüreklerini çıkararak insanları kurban ederlerdi. Daha sonra bu kurbanların yüzülerek sarıya boyanan ve teocuitlaquemitl (altın giysi) denen derilerini üzerlerine giyerlerdi. Öteki kurbanlar ise bir çerçeveye bağlanarak oklarla öldürüldü. Yere damlayan kanlarının verimli ilkbahar yağmurlarını simgelediğine inanılırdı. Xipe Totec, onuruna söylenen bir ilahide, Yoalli Tlauana (Gece Içkicisi) olarak anılırdı. Bunun nedeni bereketli yağmurların gece yağdığına inanılmasıydı. Aynı ilahide Xipe Totec'e, bereketin simgesi Ouetzalcoatl’ı getirdiği ve kuraklığı önlediği için şükranlar sunulurdu. 

 


Mictlantecuhtli 

Ölüler tanrısı. Genellikle yüzü bir kurukafa biçiminde betimlenir. Karısı Mictecacfhuatl’la birlikte yeraltı dünyası Mictlan’ı yönetir. Savaşta, kurban edilerek, çocuk doğururken, boğularak, yıldırım çarpması sonucu ya da bazı hastalıklardan öldükleri için çeşitli cennetlerin hiçbirine giremeyenler, Mictlan’ın dokuz cehenneminde yargılanmayla geçen dört yıllık bir yolculuğa başlar. Mictlantecuhtli’nin yaşadığı sonuncu cehenneme ulaşınca ya yok olur ya da huzura kavuşurlar.

Coatlicue 

(Nahua dilinin Nahuatl lehçesinde “Yılan Etekli”). Yeryüzü tanrıçası. Yaratıcı ve yok edici özellikleriyle yeryüzünün simgesi, tanrıların ve insanların anası olarak kabul edilir. Mexico kentinde, Ulusal Antropoloji Müzesi’ndeki heykeli mitolojideki anlamını çok güçlü bir biçimde somutlaştırır: Yüzü birbine dolanmış iki yılandan oluşmuş, eteği gene yılanlardan örülmüştür; yılanlar verimliliği simgeler. Insanları ve tanrıları beslediği için göğüsleri sarkıktır. Ellerden, kalplerden ve bir kafatasından oluşan kolyesi vardır. Ayak ve el parmakları pençeyi andırır; yeryüzünün insanları yutması gibi o da insanlarla beslenir. Teteoinnan (Tanrıların Anası) ve Toci (Büyük Anamız) olarak da bilinen Coatlicue, korkunç doğum tanrıçası Cihuacoatl (Yılan Kadın; Tonantzin Anamız olarak da bilinir) ve Kirlilik Tanrıçası Tlazolteotl olarak ortaya çıkan yeryüzü tanrıçasının bir görünümüdür. 

Aztekler’den Dua Örnekleri 

Ölmek İçin Güzel Bir Gün(Ayinde Okunan Dua) 

Onaltı gündür at sırtında general 
atlar susamış ve yorgun 
hain şefin!! izini sürmekte 
onun gelişini takdir etti! 
askerler tepelerin gerisinde saklanmıştı 
kampın etrafı sarılmıştı 

bir atlı surdu atini reise doğru 
onlar koyu almak ve yağma etmek icin gelmişlerdi 

"kollarınızı aşağı indirin" 
"mızraklarınızı aşağı indirin" 
Reisin gözlerinde hüzün vardı 
Fakat gözlerinde korku görünmüyordu

"Ölmek için güzel bir gün" 

Gözlerinizi kurulayın çocuklarım ağlamayın 
"Ölmek için güzel bir gün" 

O konuşmuştu beyaz adam gelmeden çok önce, 
Onların silahları ve wiskisi hakkında 
Halkını uyarmıştı 
Onlar tarihlerini yazmadan önce 
General inanmadı onun sözlerine 
ne de yüzüne. 
Fakat O biliyordu daha çok insan öleceğini 
sonrada bu kara lekenin yaşanacağını 
Bu kanun nasıl yıkılır 
Ne yanlış yaptım ben? 
ki beni gömmek öldürmek istiyorsun 
bu kan izleri üzerinde 

Biz topraklarımız, toraklarımız bizim için endişeli 
Ve bu yol daima olmalı 
Asla daha fazlasını sorma asla 
Ve şimdi şöyle bana son sözünü 
Silahlarımı aşağıya indirdim 
Başımı eğdim 
Simdi istersen beni atabilirsin bu yerden 
Gidecek bir yeri olmadan 
Ve insanlarına dönüp yaşlı gözlerini kurulamalarını söyledi 
bizler huzurlu ve rahatız 
ve sesi gökyüzünde yankılandı 

Kutsal Ruh'a Dua 

" Ulu Tanrı , rüzgarın içinde duyduğum ses kimin sesi,bütün dünyaya hayat veren kimin nefesi -duy beni-. Senden önce geldim . Senin çocuklarından biriyim.ben küçük ve güçsüzüm , senin gücüne ve bilgeline ihtiyacım var. Güzellikler içinde yürüyelim ve gözlerim hep farkına varabilsin kırmızı ve mor gün batımının. Ellerim saygı göstersin senin yaptığı ve yarattıklarına,kullaklarım açıkca duyabildin sesini. beni öyle bilge yap ki ben benim insanlarıma öğrettiklerini anlayabileyim ve kayalara ve yapraklarına arasına gizlediğin derslerini anlayabileyim. En büyük düşmanım olan kendimle savaşıp kendi içimdeki gücü bulabileyim ve hazır olayım sana gelirken;Temiz ellere ve saf gözlere , öyle ki yasam batan bir günbatımı gibi solmaya başladığında ruhum sana saf ve lekesiz gelebilsin." 

Yezidilik

  • 31.1.2017 11:04:37
  • 0 Yorum
  • 439

Yezidilik çoğunlukla Ortadoğu kökenli bir dine inanan insanların oluşturduğu bir topluluktur. Yezidilerin daha çok Musul kentinde yaşadıkları bilinmektedir. Yezidilik çoğu zaman şeytana inanma şeklinde ithamlara maruz kalsa da aslında Mezopotamya’ya kadar uzanan köklü bir geçmişe sahiptir.

Genel olarak Irak’ta yaşayan ve kürtlerin oluşturduğu bir topluluk olan Yezidilikte, bir kişinin Yezidi olabilmesi için, anne ve babasının da Yezidi olması gerekmektedir.

Yezidiler kendilerini Allah’a hiçbir peygambere bağlı kalmadan inanan halk olarak nitelendirmektedir. Günümüzde yaptığı zorbalıklarla gündemden düşmeyen IŞİD’in (Irak Şam İslam Devleti) ise Yezidilere sırf bu inanışlarından dolayı zulüm yaptığı tahmin edilmektedir. Bazı tarihçiler Yezidi inancının meydana gelişini Emevi Sultanı Yezid Bin Muaviye’ye bağlamaktadır. Fakat Yezidiler bu görüşü reddederek; asıl yol göstericilerinin Yezid Bin Ezidiyan olduğunu ve Yezid Bin Muaviye ile sadece isim benzerliği bulunduğunu söylemektedirler.


 

1 Yezidiler Kimdir?
2 Yezidi Dini Hakkında Bilgi
3 Yezidilerin Bazı İnançları
Yezidiler Kimdir?

Yezidiler Kimdir?Yezidiler, Yezidi dinine inanan kişilerdir. Bu kişilerin ırk olarak çoğu Kürt ırkındandır. Kürtçe ismini verdikleri bir dil ile anlaşan Yezidilerin dünyada bilinen toplam sayıları 500,000 civarındadır. Ermenistan, Türkiye gibi ülkelerde de cemaatleri bulunan yezidiler çoğunluk olarak Irak’ta, Musul’un belirli bir kesiminde yaşamaktadırlar. Dini inançları araştırıldığında eski Mezopotamya dinlerinden Zerdüştlüğe kadar uzanmaktadır. Bu bakımdan köklü bir inanış olarak ortaya çıkar. Halen Irak’ta yaşamına devam eden yezidiler dışında kalanlar daha çok Avrupa’ya göç etmeye başlamışlardır. Almanya yezidi göçleri bakımından oldukça yoğun bir yer olarak bilinir.


 
Türkiye Yezidileri daha çok Şanlıurfa ve Viranşehir’de yaşarlar. Burada yaşayan Yezidilerin sayıları 1970 yıllarında 80,000’i bulurken, şu anda bu sayı 300’lere kadar düşmüştür. Çünkü Türk Yezidiler de diğer ülke Yezidileri gibi Avrupa’ya göç etmişlerdir. Yezidilerin net sayısı halen bilinmemektedir. Bunun yanı sıra 500,000 kadar olduğu tahmin edilmektedir.

Yezidi Dini Hakkında Bilgi

Yezidi Dini Hakkında BilgiYezidilik kendine ait bir dini olan, hatta bu dinden isim alan bir topluluktur. Yezidilerin ismi aslında ezid olarak da bilinmektedir. Bu ezid isminin de Yezidiliğin tanrısı olan Azad isminden türetildiği yönünde güçlü iddialar bulunmaktadır. Kürtçe diline bakıldığında da bu iddia doğrulanacaktır. Kürtçede Tanrı anlamına gelen “Ezda” kelimesi zamanla değişime uğrayarak ezid olmuştur. Bu anlamda Ezda yaratan olarak kabul edilirse ezid de yaratılan olarak anlamlandırılabilir.


 
Yezidilere göre Yezidilik veya Ezidilik dini sınanmış ve bu yüzden diğer dinlere göre daha fazla başa geçmiş bir dindir. İlahi dinlerden üstün görülen Yezidi dini, Allah tarafından Düşmüş Melek’in insanlara itaat etmesini emrettiği zaman, emre itaat etmemesi ile sınanmıştır. Bu sınav sonucu Yezidi dini ne kadar asil bir din olduğunu kanıtlayarak diğer tüm ilahi dinleri geçmiş ve evrendeki her şeyin başına geçme hakkını kazanmıştır.

Yezidilerin Bazı İnançları

Yezidilerin Bazı İnançları


 
Dünyanın bir sonu yoktur, çünkü Allah dünyayı yaratmıştır ve yıkmayacaktır.
Doğa çok önemlidir. Doğa hem korunacak hem de saygı ile bakılacaktır.
Gün içerisinde 3 kez güneşe dönülmeli ve güneşe karşı ibadet edilmelidir.
Çarşamba günleri Yezidiler için önemlidir. Çarşamba günü Yezidi dini için dinlenme günüdür, çünkü bu günde Melek Tavus ve ilk insan yaratılmıştır.
Yezidi olmak için Şahid Bin Cabbar soyu önemlidir. Bu soydan geldiğine inanılmayan kişi Yezidi olamaz. Çünkü Yezidilik önemli bir dindir ve soy önemlidir.
Şeytanın adı mukaddes kabul edilir. Bu yüzden de onun adını anmak, onun adını hatırlatacak şeyler söylemek haram sayılır.
Doğanın önemli olduğu dinde mukaddes olarak nitelendirilen ağaçlara tapılır.
Kadınlar bu dinde saçlarını kestiremez.
Evlenmek için nisan ayı kesinlikle seçilmemelidir. Çünkü Yezidilere göre nisan ayında evlenilmez.
Bazı yiyecekler yenmeyecektir. Bunlar marul, bal kabağı ve ceylanın etidir.
Mukaddes sayılan şeyler Yezidiler için önemlidir. Mukaddes renk olan lacivertin de elbiselerde kullanılmaması buna bağlıdır.
Yezidilerde 3 kastlı hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi şeyh, pir ve müritten oluşur. Evlilikte bu kast sistemi önemlidir ve yalnızca kast içerisinde evlenilebilir. Bunun nedeninin soy olduğu düşünülmektedir.

Sihizm

  • 31.1.2017 10:57:23
  • 0 Yorum
  • 498

ihizm olarak geçen Sıkh Dini; Hindistan 'da takriben 1500 'lü yıllarda doğmuştur. Günümüz Hint Yarımadası 'nda diğer dinlere nazaran daha aktif ve uzlaşmaz tutumu ile gündemde kalmaya çalışan Sıkh Dini, Hint Felsefesinden kaynaklanan Maya ve Nirvana tasavvurlarını benimsemiş olmakla tanınmıştır. Sihizm, günümüzde Hindistan 'ın dini ve siyasi hayatında önemli yerini korumaktadır.

 

Doğuşu ve Gelişmesi

Sihizm Sri Guru Nanak Dev Ji (1469-1539) tarafından kurulmuştur edilmiştir. Yslam ve Hinduizm karışımı bir dini harekettir. Sihler Kuzeybatı Hindistan 'ın Pencap bölgesinde yaşamaktadırlar. 1995 sayımına göre nüfusları 18.7 milyon idi. Bu da Hindistan nüfusunun % 1.9 unu teşkil etmekteydi. Ayrıca küçük gruplar halinde İngiltere, Kanada, ABD, Malezya ve Doğu Afrika 'da bulunmaktadırlar. Günümüzde Hint dini ve siyasi hayatında önemli bir yer tutmaktadırlar. 

Sihizm hareketini Pencap 'ta ilk başlatan Guru Nanak (1469-1539) yalnızca dini akideler çerçevesinde Müslüman ve Hindu unsurlarını uzlaştırmaya gayret ederek başlamıştır. O sistemi “Tanrının birliği”, “İnsanlığın kardeşliği” , “Kast sisteminin reddi” ve “puta tapıcılığın faydasızlığı” prensipleri üzerine kurmuştur. İslam 'ın Hindistan 'a girmesinden sonra İslam ile Hinduizmi sentezleme çalışmalarının en ilgi çekeni Nanak 'ın çalışmasıdır. Önce siyasi olarak başlayan bu hareket, sonradan dini bir yön kazanmıştır. İslam tasavvufunun da etkisinde kalan Nanak, Kuzey Hindistan 'da vaazlarda bulunmuş ve uzlaştırmacı (Sinkretist) Sih hareketini ortaya çıkarmıştır. İslam 'ın Tanrı inanışını, Hinduizmin Maya ve Nirvana tasavvurlarını ve tenasüh (ruh göçü) fikrini kabul etmiş olmasına rağmen Avatarlara inanmayı reddetmiştir. 

Budanın reformcu hareketine benzer şekilde Nanak da kast sistemini bütünüyle reddetmiş, putlara tapınmanın kötülüğü ile kardeşçe sevginin önemini dile getirmiştir. 

Ortaçağ boyunca Hindistan 'da çıkan toplumsal, dinsel ve siyasal hoşnutsuzlukların yeni dini reformistler tarafından ortaya konacak ilkelerle giderilmesi bekleniyordu. Özellikle İslam 'ın Hindistan 'a girmesiyle Hinduizmle Yslam arasında Orta Yolcu uzlaştırmacı hareketler ortaya çıkmıştır. Dini reform konusunda XV.yüzyılın ikinci yarısında, kendisini kabul ettiren ilk büyük isim Kabir (Kebir) dir. O (İ.S.1435-1518) tek tanrı inancını yerleştirmeye çalışmış, ancak Hinduizmin bazı önemli kavram ve düşüncelerini muhafaza etmişlerdir. Müslüman hükümdar Ekber de (1542-1605) düşünce bağlamında bütün dinleri felsefi bir monoteizmde uzlaştırmayı denemiş, Onun açtığı bu yolda yürüyüp de başarıya ulaşmış olan Sihizmin de kurucusu Nanak olmuştur. 

 

Guru Nanak ve Misyonu

Guru Nanak , İ.S. 1469 yılında Hindistan 'ın en kritik döneminde Pencap 'taki Talvandi köyünde doğmuş, çocukluğu ve yetişkinlik çağı bu köyde geçmiş; bu köyde evlenmiş ve bu köyde iki oğlu olmuştur. Fakir ancak soylu bir ailenin çocuğu idi. O Sultanpur şehrinde Müslüman bir idarecinin hizmetinde uzun yıllar geçirdi. Guru Nanak 'ın hayatını üç parçaya ayırabiliriz: İlk 30 yıllık bölümü Talvandi ve Sultanpur şehrinde ev hizmetçiliği yaparak geçirmiştir. İkinci 22 yıllık peryod uzak yakın birçok yerlere misyonerlik seyahatleriyle geçirdiği dönemdir. Üçüncü son 18 yıllık bölümü ise Kartarpur 'da müritlerini eğitmeye harcadığı hayatının son bölümüdür. 

Hayatının ilk safhası aynı zamanda aydınlanmaya ulaştığı dönemdir. O boş zamanlarında ormana çekilip düşüncelere dalmış, bu gezilerinin birinde kendisine “Yüce Tanrının varlığı düşüncesini yayma” görevi verilmişti. Bu arada kendisi Mekke 'ye gitmiş, Tanrının evinin sadece Kabe olmadığı sonucuna varmış, 1500 yılına doğru “tek ve gerçek olan tanrı” sını anlatmak için Sultanpur şehrinden çıkmış, kutsal yerleri gezmiş, birçok din adamlarıyla görüşmüş, tartışmalara girişmiş, bu sırada bir zengin tarafından şerefine Ravi Nehri kıyısında kurulan Kartapur köyüne yerleşti ve hayatının son on yılını burada geçirdi. Bu köyde yeni inancını yaymaya çalıştı. Guru Nanak insanın eşitliği üzerinde durdu. O Hindularla Müslümanları birbirlerine yaklaştırmaya çalıştı. O önemli şeyh ve azizlerin yanına gitti ve onlara ruhsal hayatın gerçek yolunu açıklamaya çalıştı. O kast sisteminin ayırıcı özelliğine hep karşı çıktı. Kendisini en alt kastın bir üyesi olarak adlandırdı, hep. Guru Nanak 1539 yılında 70 yaşında iken geride iki oğul ve birçok Sih bırakarak bu dünyaya veda etti. Guru Nanak 'ın ölümünden sonra Guru olarak Sihlerin başına Angad (1504-1552) geçti. Angad, Nanak 'ın en sadık talebesiydi ve Nanak 'ın telkin ettiği tenasüh (ruh göçü) inancı gereği, Onun ruhunun sırasıyla kendini takip eden “guru”ya geçeceği fikri ile Angad ve daha sonra gelen guruların hepsi Nanak 'ın yeni tezahürleri olarak görüldü. 

Angad 1552 yılına kadar sürdürdüğü guruluğu sırasında Nanak 'ın şiirlerini bir araya topladı. Nanak 'ın ilk biyografisini yazdı. Pencap 'ta kullanılan Gurmuki Kutsal Metni Angad 'a dayandırıldı. 

Sihler arasında birlik ve beraberliği sağlayan 3. guru Amar Das (1479-1574) yeni töreler oluşturdu. Kendilerine özel evlilik ve doğum törenleri ihdas etti. Kendisini ziyarete gelenlerle birlikte yemek yedi. Dini toplantılarda üç festivali (Divali, Barsakhi ve Maghi) ortaya koydu. Ondan sonra da Amardas 'ın damadı Ram Das guru oldu. Guru Ramdas (1534-1581) 4. guru olarak misyonerlik faaliyetlerine ağırlık verdi. Ramdas zamanında zengin ve fakir sınıflar arasında Sihizm yayıldı. Bazı Aristokratlar Amitsarı ( Ramdas 'ın yeni ibadet merkezi olarak kurduğu ve yerleştiği yer ) ziyaret etmişler ve Onun müritleri olmuşlardır. 

 

Cemaatin gelişimi Ramdas 'ın en küçük oğlu Arjan 'ın (1563-1606) 5. guru olmasıyla sürdü. Arjan Ramdas 'ın hayatını kendisine adadığı en küçük oğlu idi. Arjan babasının isteğiyle evlenmek üzere Lahor 'a gitti. Orada babasından ayrı kaldığı için korkunç bir depresyon geçirdi. O haliyle Guru aşkı ve hasretiyle dopdolu iki önemli şiirsel mektuplar yazdıysa da Kardeşi Prithi Chand onlara el koyduğundan mektuplar babasına ulaşmamıştı. Mektuplarının bir yerinde : “Ruhum Guruyu görmenin hasretiyle yanıyor ve inliyor. Feryatlarım yağmur için ağlayan Çatriklerin feryatlarına benziyor” diyordu. Üçüncü mektup Ramdas 'a ulaşınca, Onu hemen çağırdı. Prithi Chand babasının yerine geçmeye çok meraklı ve istekliydi. Ancak Guru Ramdas çocuklarını test etti ve sonunda küçük oğlu Arjan 'ı halefi tayin etti. Guru Arjan Sihlerin endüstriyel ve kültürel merkezi olan Amritsar 'ı daha da geliştirdi. Oradaki Altın Mabed 'in (Har Mandar) yapım işini sona erdirdi. Bu Mabed Sihlerin ziyaret ettiği, kutsal bir mabettir. Ekber Şahın Sihlere tahsis ettiği toprak üzerinde Ramdas zamanında yapımına başlanmıştı. Tapınak güzel bir gölet ortasında etrafındaki topraktan daha düşük seviyede bina edilmişti. Yine Arjun ilk dört Gurunun ilahilerini ve Hindu Bhagatları ve Bhattları topladı. Onlara kendi dikte ettiği ilahileri içeren Gurdası ilave etti. 1604 de ilk kitap Adi Granthın derlemesini tamamlamış oldu. Bu kitapta Sihlerin dini inanç ve ahlak ilkeleri ortaya konulmuştur. Amritsar Onun zamanında bankacılığın, marangozluk, nakış, süsleme ve at eğiticiliğin merkezi oldu. Sihleri Orta Asya ve Afganistan 'a iyi atlar için gönderdi. Sihler atları yetiştirme ve binicilikte ilerlediler. Bütün bu gelişmeler Ekber 'in oğlu Cihangir 'in döneminde oluyordu. Müslümanlar bile Altın Mabede (Har Mandar) geliyorlardı. Cihangir onların kendilerine ait kelimeler kullanmaları gerektiğini böylece oraya akan trafiğin kesileceğini düşündü. Guru Arjan 'dan Adi Granthdaki İslam 'ın Peygamberi Muhammed ile ilgili bölümlerin çıkarılmasını istedi. Guru bunu yapmayı reddetti. Bu arada Divanda yalan yanlış hikayelerle Cihangirin düşünceleri zehirlendi. Sonunda Guruya kaynamış sular ve kumlarla işkenceler yapıldı. Guru Arjan büyük bir tevekkülle bütün eziyetlere katlandı. Sih tarihinin ilk şehidi oldu. 

Har Gobind (1595-1644), babası Arjun 'un 1606 da ölmesi üzerine 6. guru olarak Sihlerin başına geçti. Babası Moğol tiranlığının kurbanı olmuştu. Har Gobind zamanında Sihler , Cihangir ve daha sonra oğlu Şah Cihana karşı askeri teşkilatlanma yoluna gittiler. Bunun için 800 at, 300 atlı süvari ve topçu sınıfı oluşturdular. Moğollarla üç savaş yaptılar. Birincisi 1643 de Amritsar 'da oldu. İkinci savaş Lehra yakınlarında 1637 de oldu. Gurunun ordusu kazandı. Üçüncü savaş 1638 de Kartarpur 'da yapıldı. Gurunun bu üç savaşta da gösterdiği başarılar Sihler arasında büyük itibar sağlamasına sebep oldu. Guru Har Gobind 'in bu kariyeri Sih tarihinde bir dönüm noktası oldu. Bu yeni şartlarla Sihizm militaristleşti. Guru iki kudrete sahip oldu: Ruhsal Gücü (Peeri) ve askeri gücü (Meeri). 1644 de Guru Har Gobind Guru Har Raiyi halefi olarak atadı. 

Guru Har Rai (1630-1661) 7. Guru oldu. Guru Har Rai Sihleri Moğolların baskısından kurtarmaya çalıştı. Guru Har Rai aşk ve barış adamı idi. Sangat 'ın hizmetinde bulundu. O müritlerinden Guru Granth Sahib 'in ilahileri ve kendi disiplinli hayatına yönlendirme üzerine meditasyon yapmalarını sağladı. O hayırsever ve cömertti. Bir seferinde ataları Nabha, Jind ve Patıla 'nın önceki yöneticileri olan kimseler Gurunun yanına geldiler. Yiyecek için ağlıyorlardı. Guru onlara yiyecek verdi ve onları memnun etti. Guru Har Rai kendini onlara adamış, ihtiyaçlarını gidermede yardımcı olmuştu. 

Guru Harkrişhan (1656-1664) 8. Guru oldu. “Çocuk Guru” diye anılan Harkrishan özellikle çocukları ve öğrencileri korudu ve onları sevdi. 30 mart 1664 de öldü. Yerine amcası Tegh Bahadır (1621-1675) dokuzuncu Guru olarak geçti. Guru Tegh Bahadur 'un hayatı üç önemli devreye ayrılır: Birinci dönem Amritsarda babasıyla birlikte 23 yıllık dönem. İkinci devre Bakala 'da meditasyonla geçen 19 yıllık dönemi ile Doğu Hindistan 'da ve Pencap 'ta geçirdiği hayatın son 11 yıllık dönemi. Tegh Bahadur, Pencap 'ta zenginlerden zorla para alması, kaçakları saklaması ve yağmalara girişmesi yüzünden Gurkanlılar tarafından öldürülmüştür. Rivayete göre İmparator Evrengzip Tegh Bahadur 'u hapsetmiş ya İslam 'ı kabul etmesi ya da bir mucize göstermesini istemişti. Guru Bahadur ikisini de reddetmiş; mucize konusunda şunları söylemişti: “İmparator başkalarına zulmederken kendi ölümünü unutması, asla mucize değildir.” Daha sonra İmparator Evrengzip Gurunun idamını emretmiş, böylece Sih tarihinde öldürülen ikinci kişi olmuştur. 

Gobind (1666-1708) babasının öldürülmesinden hemen sonra Onuncu Guru olarak (1675-1708) göreve başladı. Guru Gobind 'in önderliği altında Sihler dört başarıya ulaştılar: 

1-Moğol gücüne karşı direnişe geçtiler. 
2-Khalsa 'yı (Tanrının Grubu) kurdu. 
3-Savaşa uygun bir literatür ortaya koydu. 
4-Sihler için daimi bir Guru ve Guru Granth Sahib olarak Adi Granth 'ın tesisini sağladı. 

Guru Gobind gerçek bir vatanseverdi. Sihleri hem ruh, hem de şekil bakımından bir birliğe kavuşturmak için Pahul ne Khalsa sistemini geliştirdi. Khalsa 'ya girenler Pahul denilen bir takdis merasiminden geçmekte ve “k” ile başlayan şu 5 esası yerine getirmekteydi: 

 


Pahul ve Khalsa Sistemi

1 - Kesha


Saç ve sakalların kesilmemesi; Sihler diğer insanlardan uzun saçlı olmalarıyla ayrılıyorlardı. Hayatlarına mal olsa bile saçlarını kesemezler. Keshas Guru tarafından Sihlere bir nişane olarak verilmişti. Sihler bu sebepten saçlarını düzenli, taranmış olarak muhafaza ederler ve türbanla saçlarını güzelce sarıp örterler. Bu bağlamda 1990 lı yıllarda İngiltere 'de yaşayan bir Sihli motor sürerken kask takma mecburiyetinin kendisine uygulanmaması için dava açmış ve bu davayı kazanmıştı. Sihli bayanlar da ne saçlarını ne de kaşlarını alamazlar. 

 

2 - Kangha 

Tarak saçların temizliği için kullanılır. Sih saçlarını daima kangha 'yla muhafaza eder. Onlar düzgün, temiz ve tertipli saçlarıyla gayet şık görünürler. Genellikle tahta tarak kullanırlar ve sabah akşam olmak üzere günde iki kez saçlarını tararlar. 

3- Karha 

Her Sih sağ bilek üzerine çelik bir bilezik takar. Altın, gümüş ve metal bilezikler Guru tarafından kutsanmış olarak dikkate alınmaz. 

4-Kachhehra 

Her Sih altına özel dizayn edilmiş ve yapılmış olan kısa pantolonu yüksek karakterin bir nişanesi olarak giyerler. 

5- Kırpan 

Her Sih ilericiliğin ve özgürlükte kararlığın bir sembolü olan bir kamayı (ya da kılıcı) Gatra denilen sırmalı şeritle kuşanırlar. 

 

İnanç ve Ayinleri


Sihizm temel yapı itibariyle Tanrı ve O 'nun birliğine inanır. Nanak Tanrıya isim vermekten sakınarak Ona Hari demiştir. Nanak 'a göre Tanrı ' görünmez üç şey (1 Brahma (vareden), 2 Vişnu (Rızıklandıran) 3 Şiva (Öldüren)) yaratmıştır. Sihizm 'in inanç esasları;

-Gars 'tan başkasının önünde eğilmemek 
-Amritsar 'da yıkanmak 
-Bir birlerine Singh diye hitap etmek 
-Traş olmamak 
-Kama-kılıç taşımak 

Sihizm 'de kişinin bu dünyada yaptıklarının öteki alemdeki hayatına tesir edeceğine (Karma) ve ruh göçü (Tenasuh) 'ne inanmaktadır. 

Anlaşılmaz, karışık dua ve ayinler yerine, basit ibadet ve ayinleri tercih eden Sıkh Dini, dünya ve ahrete ait her tür faaliyetinin merkezi olarak Amritsar 'daki Altın Mabed 'i seçmişlerdir. Sihizm 'de Altın Mabed 'i önemini bugünde korumaktadır. İbadet niyetiyle bu Mabed 'in havuzunda yıkanırlar. Altın Mabed 'te ayrıca sembol olarak bir kılıç bulunur. Ayin ve ibadetleri basit bir dua, İslam 'daki abdeste benzer bir yıkanma ile “hac” için Altın Mabed 'e girmekten ibarettir. Dindar bir Sihin, günlük ibadeti şu üç dini hükümde toplanır: 

-Adi Granth 'tan ve Guru Nanak 'a ait pasajlardan ezber okumak, 
-Ailevi bir vecibe olarak her sabah toplanıp Adi Garnth 'tan her hangi bir yer okumak, 
-Tapınağa ibadet için girmek. 

Hint Yarımadası 'nda eğitim-öğretim, askerlik ve ata binmeye en çok önem veren Sihlerdir. Hindistan 'ın koruma ve güvenlik görevlilerinin çoğunu Sihlerin teşkil etmesi bundandır. 

 

Kutsal Yazıları

Sıkh Dini 'nin kutsal kitabı Adi-Granth 'tır. Daha önceleri dağınık ve düzensiz olarak halde bulunan bu metinler Guru Arcan (1581-1606) zamanında bir araya getirilmiştir. Sihlerin tabi oldukları dini ve ahlaki büyük ölçüde bu kitaptan alınmıştır. Ayrıca bu kutsal kitapta Nanak 'ın hayatı, konuşmaları, O 'ndan sonra üç “guru”nun derlediği ilahiler mevcuttur. 

 


Mezhepleri

Sıhk Dini başlıca beş mezhebe ayrılmıştır: 1- Orsi, 2- Hendali 3- Artenas 4- Namdari 5- Akali. Bunlardan son ikisi önem arz eder. 

 

Günümüzde Sihizm

19.yy ilk yarısından itibaren hüküm süren Hindistan 'ın Pencap eyaletinde ki Sihlerin Devleti 1875 bağımsızlık savaşından önce sona ermiştir. 1947 de Hindistan 'la Pakistan 'ın ayrılmasından önce Pencap 'ta Sihler önemli siyasi mevkileri işgal ederlerken ayrılmadan sonra sihlerin büyük bölümü Hindistan 'ın farklı bölgelerine gönderilerek dağıtılmışlar ve Doğu Pencap ' daki Sih Devletinin askeri kuvvet ve siyasi gücü dağıtılmıştır. Hindistan 'da sürmekte olan Sihlerin Hindulaştırılması kampanyalarında 1941-1951 yılları arasında yaklaşık 200.000 Sih, Hindu olmuştur. Özellikle Hindu ve Müslümalar arasına sıksık patlak veren din çatışmalarında bir çok insan hayatını kaybetmiştir. Hatta bu çatışmalar 1984 yılında Hindistan Başbakanı İ.Gandi'nin bir Sih'li taraından öldürülmesi sonucunu doğuracak kadar şiddetlenmiştir. Gittikçe küçülme eğilimine giren Sih toplumunun bugün ne bağımsız bir devletleri nede kendilerine ait bir vilayetleri vardır.17 milyon civarında taraftarı olan Hindistan ve Pakistan da yayılan Sihizm'in taraftarlarına azda olsa diğer ülkelerde de rastlanmaktadır. 

BAHAİLİK

  • 31.1.2017 10:35:56
  • 0 Yorum
  • 419

 

Bahai Dini: 1800'lerde İran'da Mehdi inancının uzantısı olarak doğan Babiliğin Bağımsız Dine dönüşmüş biçimi. Tüm dünyada inananları olan evrensel bir dindir. Bahai Tarihi, 1844'te Bab'ın (Seyyid Ali Muhammed) yeni bir çağın gelmekte olduğunu ve yeni bir Peygamber'in geleceğini ilan etmesiyle başlar. Bahailiğin kurucusu ve peygamberi, lakabı Bahaullah olan Mirza Hüseyin Ali'dir 21 Nisan 1863'te yeni dini ve yeni prensipleri Bağdat'ta sürgünde iken ilan etti. 

Prensipleri 
İnsanlık alemi tek bir ailedir 
Irk, din, dil, cinsiyet gibi tüm önyargılar kaldırılmalıdır 
Tüm dinlerin temeli birdir (şimdilik son din İslam ya da Bahailik değildir, gelecekte de dinler gelecektir) 
Din bilim ve akıl ile uyum içinde olmalıdır 
Kadın ve erkek eşittir 
Genel barış için çalışılmalıdır 
Evrensel eğitim hedeflenmelidir 
serbest düşünce ile gerçek araştırılmalıdır 
Aşırı zenginlik ve yoksulluk kaldırılmalıdır. 
Bahai Dininde tek evlilik (monogami) esastır, kadınlar türban takmak zorunda değillerdir. Tüm dünya ülkelerinde değişik ırksal ve dinsel kökenden gelme (İslam, Hıristiyan, Yahudi, Zerdüştî, Hindu vs) Bahailer vardır. Bahai Dinine göre tüm dinlerin kaynağı ve amacı ortaktır ve birbirine aykırı değildirler. Düşmanlık aracı haline gelmeleri tarihte insanların dinleri güç elde etme amaçlarına alet etmelerinden kaynaklanmıştır. Buna göre Bahailikte "eğer din sevgi ve birliğe değil, düşmanlık ve ayrılığa neden oluyorsa dinsizlik daha iyidir". Daha önceki dinlerde olduğu gibi bundan sonra da insanlara ahlaki ve ruhani eğitim sağlamak amacıyla başka peygamberler geleceğine inanılır. 

 


Tarihi Bilgiler 

Yeni Delhi'de Bahai MabediSeyyid Ali Muhammed(Bab) (Bab, Arapça'da kapı demektir), kendisinin tüm Müslüman aleminin beklediği kişi olan "Kaim", "Mehdi" olduğunu 23 Mayıs 1844'te ilan etti. Binlerce kişi Bab'a inanarak "Babi" oldu. Bu gelişmeler ve onun eski dini yapıya göre çok yenilikçi ve radikal fikirleri ortaya koyması İran'da işkencelere ve baskılara yol açtı. Bab, 1850'de Tebriz şehrinde kurşuna dizildi. Birçok Babi ise yine İran'da değişik feci işkence yöntemleri ile öldürüldü. Bab'ın ölümünden sonra "Babi"lere Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) liderlik etti. Bahaullah ve beraberindekiler İran Kaçar yönetiminin baskısıyla, Osmanlı İmparatorluğu ile yapılan görüşmeler sonunda Bağdat'a sürgün edildi. Bahaullah 1863'te burada, Bab'ın gelişini müjdelediği kişinin kendisi olduğunu ve insanlık tarihinde bütün önceki dinlerin gelmesini vaad ettiği "dünyanın bir vatan gibi olacağı, insanların artık savaş yapmayı öğrenmeyecekleri" Mehdi çağının gelmiş olduğunu ilan ederek Bahai Dini'nin yeni prensiplerini açıkladı. Bahaullah'ın hayatının 40 yılı Osmanlı İmparatorluğu topraklarında geçti. 12 Aralık 1863'te vardığı Edirne'de bu tarihten itibaren 5 yıla yakın yaşadı. 

Mirza Hüseyin Ali (Bahaullah) ‘ nin vefatından sonra büyük oğlu Abdülbaba ( 1844-1957 ) öğretinin liderliğini yapmış, Abdülbaha ' nın vefatından sonra ise büyük torunu Şevki Efendi Bahai misyonunun liderliğine getirilmiştir. 

Bahai Dünya Merkezi İsrail'in Hayfa şehrindedir. 1868'ten itibaren Bahaullah ve ailesinin ve beraberindeki inananlarının o tarihte Osmanlı toprağı olan Akka Kalesine (bugün İsrail'de Akdeniz kıyısında) sürgün edilmesi ve orada vefatına kadar yaşamaya devam etmesi sonrasında Akka'nın hemen yanındaki Hayfa şehri, Bahai Dünya Merkezi'nin yeri oldu. Bahailik Birleşmiş Milletler'de temsil edilmekte ve dünyadaki gayrisiyasi alanlarda sosyoekonomik projelere katkıda bulunmak için çalışmaktadır. 

Kutsal Yazılar ve İbadet 

Kutsal Kitaplar 

Temel yasaları ve dinin şer'i hükümlerini içeren Kutsal kitap olan Kitab-ı Akdes (En Kutsal Kitap), İkan Kitabı [Kitab-ı İkan- Tevrat, İncil ve Kur'an'daki bazı ayetlerin açıklamasını ve bazı ilahiyat konularını içeren bir kitap. İkan, Arapça'da kesin bilgi demektir(ikan, yakîn, yakînen vb.)], Saklı Sözler (Kelimat-ı Meknune), Kurdun Oğlu Risalesi gibi kitaplardır. Bahailer, tüm dinlerin Kutsal Kitaplarının (Tevrat, İncil, Kur'an, Baghavad Gita ve diğerleri) tek bir sistemin parçaları ve insanlığın ortak dinsel mirası olduğuna, kutsallıklarını yitirmediğine inanırlar. 

Kitab-ı Akdes, Bahailik'in en önemli kutsal kitabı. Dinin kurucusu Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Arapça el-Kitab el-Akdes adıyla, Arapça yazılmıştır. Yine de çoğunlukla Farsça ismi olan Kitab-ı Akdes kullanılır. Bazen sadece "Akdes" olarak da anılır. Akdes kelimesinin anlamı "en kutsal, en mübarek"tir. 

Her ne kadar kitabın bir kısmının daha erkenden yazılmış olduğuna dair bazı deliller olsa da, genel kanı kitabın 1873 yılı civarında tamamlanmış olduğudur 

Kitab-ı İkan, yani İkan kitabı Bahai inancının kutsal kitaplarındandır. 

Kitap 1862'de Bahailik'in kurucusu olan Bahaullah tarafından kaleme alınmıştır. Bir kısmı Farsça bir kısmı ise Arapça yazılmıştır. Bahaullah o sıralarda Osmanlı Devleti'ne bağlı olan Bağdat'ta sürgündedir. Bahai inancına göre Bahaullah vahyi ilk kez Siyah Çal'da, Kitab-ı İkan'ın yazılmasından yaklaşık on yıl önce almış fakat vahiy aldığını ve misyonunu açıkca ilan etmemiştir. Kitabın 2 gün ve gece içinde yazılmıştır. Bahaullah'ın, böylece de Bahailik'in, başlıca teolojik eseridir. Farsça Beyan'ın tamamlanışı olarak da tanımlanmıştır. 

 


İbadet 

Başlangıçta islam dininin bir mezhebini andıran Bahailik zamanla bağımsız bir din halini almıştır. Bahailik 'te Yahudilik ve Hıristiyanlıktan alınan esaslarda vardır. Bahailik, Allah ' a, kitaplarına, peygamberlerine, kıyamete ve Baha 'ya imanı emreder. Bahailik için insan yaşamının amacı Tanrıyı tanımak O 'na tapmak ve sürekli ilerleyen uygarlığı desteklemektir. Bahailik alemin birliğini sağlama ve dünya barışının temelleri oluşturma gayreti içerisindedir. Bahailik öğretilerinin en başında ; 

- Bağnazlıklardan vazgeçilmesi 
- Kadın erkek eşitliği 
- Zorunlu eğitim 
- Uluslar arası ortak bir dilin gerekliliği 
- Aşırı zenginlik ve fakirliğin ortadan kaldırılmasının sağlanması gibi öğretiler Bahai dinin temel öğretileri arasında sayılmaktadır. 

Bahailik 'te namaz ve oruç gibi ilahi yasaların yanında insansı yasalarda bulunmaktadır. Bahailik aile kurumuna önem verir ve tek eşli evliliği emreder ve kendilerince zorunlu durumlar dışında birden fazla kadınla evlenemezler. Cenaze namazı dışında toplu namaz kılmazlar. Alkol kullanımı kesinlikle yasaktır. Bahailer herhangi bir siyasi ve politik düşünceyi savunmaz veya tavır almazlar. Yaşadıkları toplumun siyasi ve geleneksel kurallarını yorumlamaksızın kabul ederler. 

Bahailer 21 mart günü başlayan her biri 19 gün süren 19 aydan oluşan Bahai Takvimini kullanırlar. Bahai Takvimine göre Bahailerin 9 kutsal günleri vardır ve son ay oruç tutarlar.. Günde üç vakit özel namaz kılarlar. Namaz kılarken islam 'dan ayrılan önceleri mezhep sonra ayrı bir din hüviyetine dönüşen inanç sistemi olmalarına karşın Kabe 'yi kıble olarak kabul etmezler. Bahaullah 'ın oturduğu evin bulunduğu yeri kıble sayarlar. 

 


Bahai Dini'nde Dünya Barışı, Dünya Görüşleri 

Dünya barışı sadece mümkün olmakla kalmayıp aynı zamanda kaçınılmazdır. Barışa, insanların eski davranış kalıplarına inatla sarılmasının sebep olacağı akla hayale sığmaz dehşetteki olaylardan sonra mı ulaşılacak, yoksa şimdi müşaverelerle belirecek iradenin tasarrufu ile mi kucak açılacak; bu, tüm dünya sakinlerinin önündeki bir seçimdir. 

Dünyanın tek bir ülke olması, insanlığın vatanı olarak yeniden örgütlenmesi ve yönetimi için ilk temel şart, insanlığın birliğini kabul etmektir. Dünya barışını kurma çabalarının başarısı için bu ruhani prensibin evrensel ölçüde kabulü gereklidir. Bunun için, evrensel olarak beyan edilmeli, okullarda öğretilmeli ve sosyal yapıda içerdiği organik değişikliğe hazırlık olarak her millete devamlı olarak ifade edilmelidir. 

En zararlı ve inatçı kötülüklerden biri olan ırkçılık barışın en büyük engellerinden biridir. Irkçılık uygulaması, bahanesi ne olursa olsun, insanlık onurunun en çirkin bir şekilde ihlalini teşkil eder.” “Zengin ve yoksul arasında ölçüsüz farklılık, şiddetli bir ıstırap kaynağı olarak dünyayı, hemen hemen savaşın eşiğine getiren bir istikrarsızlık halinde tutmaktadır. 

Makul ve meşru bir vatanseverlik dışında, dizginlenmemiş bir milliyetçiliğin yerini daha geniş temelli bir bağlılığın, tüm insanlık sevgisinin alması gerekir. Bahaullah şöyle demektedir: ‘Dünya tek bir ülke ve insanlar onun vatandaşlarıdır.’ Dünya vatandaşlığı kavramı, bilimin ilerlemesi sebebiyle dünyanın tek bir mahalleymiş gibi daralmasının ve milletlerin tartışmasız şekilde birbirine bağımlı olmasının doğrudan bir sonucudur. Dünya milletlerinin hepsini sevmek insanın kendi memleketini sevmesini dışlamaz. 

Dinsel çatışmalar tarih boyunca sayısız savaşlara ve çarpışmalara neden olmuş, ilerlemeye büyük bir engel teşkil etmiş, her dinden veya dinsiz insanlar için gitgide menfur hale gelmiştir. Bütün dinlerin mensupları, bu çatışmanın ortaya çıkardığı temel sorunlara bakmaya ve açık seçik cevaplar aramaya razı olmalıdırlar. 

Kadınların özgürlüğü, iki cins arasında tam eşitliğin sağlanması, barışın daha az kabul edilmekle beraber, en önemli ön şartlarından biridir. Ancak kadınlar insan girişiminin her alanında tam ortaklığa kabul edilirse, uluslararası barışın boy vereceği ahlaki ve psikolojik ortam oluşabilir. 

Tüm din ve ırklar birdir: “Hiç şüphesiz hangi milletten, hangi ırk veya dinden olursa olsun, tüm insanlık ilhamını bir İlahi Kaynaktan almaktadır ve tek Tanrı’nın kuludur.” 

 


Diğer Dinler'e Göre Bahailik 

Birçok kaynağa göre Bahai Dini, yeni dini akımlar arasında sayılmaktadır. Bazı görüşlere göre, 19.yüzyılda doğmuş, başlıca büyük dinler ve diğer inançları sentezlemeye çalışan hümanist ve barışçıl bir dinsel harekettir; bazılarına göre bir din sayılmamaktadır. Bahailiği bir din olarak kabul edenler arasında, tarihsel kökeni nedeniyle onu İbrahimî Dinler arasında sayanlar da vardır. 

Başta 3 büyük Ortadoğu dini, yani İslam, Hıristiyanlık ve Yahudilik inananlarının Bahailik ile çatıştığı ve karşı olarak öne sürdüğü noktaların başında "son din, son peygamber inanışı" sayılabilir. Çünkü bu üç dinin mensuplarında da, doğru yolda olma, bir daha başka peygamber gelmeyeceği inancı görülebilir. Örneğin Müslümanlık'taki son din kavramı gibi, Hıristiyanlık'ta İncil'de geçen "Alfa benim, Omega da Benim" -yani İlk benim, Son da benim- sözlerinden kaynaklanan sonluk inanışı, Musevilik'te (Yahudilik) de temelini Kutsal Kitap Tevrat'tan alan, Tanrı'nın seçilmiş tek dini olma inancı vardır. Bahailiğe göre ise bu ifadelerin kastettiği şey, bu dinlerin peygamberlerinin aslında aynı dini ve aynı öğretileri diriltmekte olduğu; dolayısıyla dinlerin bu noktada birbiriyle çelişik olmadığıdır. 

Bahailik, dünyada birçok ülkede resmi din olarak tanınmakla birlikte bazı yerlerde bu söz konusu değildir. Özellikle doğduğu ülke olan İran'da başlangıcından itibaren meydana gelen baskılar ve ölümler sonrasında, dünyanın birçok kıtasına Bahailerin göçü yaşandı. Bugüne kadar geçen 150 yıllık sürede bu göçler yüzbinlerle sayılabilecek kadardır. İran'daki Bahailer halen kamu hizmeti ve üniversite öğrenimi haklarından yoksun durumdadırlar. 

Bahai Tapınakları 

Chicago,Wilmette'deki Bahai MabediBahai Tapınakları, her dinden kimsenin sessiz olmak koşuluyla bildikleri şekilde ibadet edebilecekleri mekanlardır. Şimdiye dek her kıtada bir tane olacak şekilde 7 adet tapınak inşa edilmiştir. Bu tapınakların ortak özeliği, bir kubbeleri ve 9 girişleri olmasıdır (dünyada 9 dinin varolduğuna dair Bahai inancını yansıtır). 

İlki Aşkabat’ta 1908’de inşa edilmişti. 1938’e kadar hizmet veren bu tapınak Sovyet rejimi tarafından ibadete kapatıldı; 1962’de bir depremle yıkıldı. Bu ilk tapınak; hastane, okul, hostel gibi başka bir çok birimi içeren bir kompleks idi. 

1953 yılında ABD’nin Illinios eyaletinde Chicago’nun kuzeyinde bir Bahai mabedi tamamlandı. (Bakınız: resim) 

Daha sonra inşa edilen tapınaklar sırasıyla şu ülkelerdedir: Uganda(Kampala), Avustralya (Sidney yakınında), Almanya (Frankfurt’un dışında), Panama (Panama City yakınında), Batı Samoa (Apia), Hindistan (Yeni Delhi) 

En yeni Bahai Tapınağı olan Hindistan, Yeni Delhi’deki tapınak, 1986’da tamamlandı. Pek çok mimari ödül aldı. 

 


Osmanlı Reformcuları ve Bahailik 

Osmanlılar/Tanzimat Devri 

1789 Fransız Devrimi’nden sonra Hürriyetçilik (liberalizm) ve Milliyetçilik gibi bazı ideolojiler Osmanlı İmparatorluğu’na da ulaştı ve 19. yy.’a kadar Avrupa, Osmanlılar için önemli bir rol taşımıyordu, ancak ondan sonra Batı’nın gelişmiş orduları, hızla gelişen teknolojisi ve siyasi ve kültürel fikirleri gittikçe iktidarda olanların ve entellektüel grupların ilgisini çekmeğe başladı. Avrupa artık medeniyetsiz değildi lâkin büyük bir tehdit ve aynı zamanda araştırmaya değer bir model olarak görülüyordu. Osmanlıların baştaki Batı’ya olan hayranı ve taklidi daha sonra Batılılaşmanın, kendi toplumunu yeniden tanımlamak ve düzenlemek kanaatına yol açtı. 

1839-1876 senelerini “Tanzimat Devri” olarak tanıyoruz. Bu devirde Sultan II.Mahmud, I.Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz iktidarlarında değişik alanda reformlar ilan edildi ve birkaç paşanın sayesinde gerçekleştirilmeğe çalışıldı. Reform Devrinin önemleri aşamaları, 1839'da Mustafa Reşid Paşa tarafından ilan edilen “Gülhane Hatt-ı Şerifi” ile başladı. Bu belge, sosyal haklar açısından herkese, hangi dine mensup olsa da, aynı hakları temin ediyordu. Gelecek 30 sene içinde bu ve daha sonraki belgelerin şartları yürürlüğe girecekti. Bu müddet esnasında, Mustafa Reşid Paşa başta olarak, Mehmed Emin Âli ve Keçecizade Mehmed Fuad Paşalar da önemli rol oynadılar. Âli ve Fuad Paşalar Bahai tarihinde iyi tanınan kişilerdir, çünki Bahaullah onlara, Kendisini ve başka Bahaileri, durumlarını hiç araştırmadan sürgün ettikleri için, şiddetli kelimeler yöneltmiştir. 

Gülhane belgesinin ilanından hemen sonra reform çabaları, onlara karşı olanların çoğunluğu yüzünden durakladı, ama 1856’da Hatt-ı Hümayun veya İslahat Fermanı ilan edildi. Bu, birinci belgeyi tasdik ediyor ve yeni şartlar da koşuyordu, bilhassa Hıristiyanların haklarını vurguluyor, onlara sınırsız din hürriyeti ve sivil makamlar sağlıyordu. Âli ve Fuad Paşalar Tanzimat reformlarını ellerinden geldiği kadar gerçeklestirmeğe çalıştılarsa da etraflarındakilerden ve toplumdan gereken muvafakatı bulamadıkları için reformlar gene yavaş yürütülüyordu. Osmanlıların parasal ve idari sorunları, 1876 senesinde bir krizde sonuç buldular. O zamana kadar hükmeden Abdülaziz aklî dengesizliği ve müsrifliği yüzünden sorunlara çözüm bulamadı ve tahttan indirildi. 

Yeni sultan II.Abdülhamid 1876 senesinde Kanun-i Esasi’yi ilan etti. Bu Türkiye tarihindeki önemli belge Tanzimat’ın şartlarını tekrarladı ve bir daha vurguladı. Bununla beraber, en önemli noktası olarak, Meşrutiyet’i yani bir anayasayı ortaya koydu ve demokrasi saltanatını takdim etti. 1877-78 Balkan krizi esnasında Abdülhamid Batı ülkelerine, absolütist yani mutlak monarşiyi kaldıracağına ve bir parlamenter demokrasi kuracağına söz verdi. Ancak sultan, Balkan krizinin karışıklığında Mart 1877’de açılan ilk Türk parlamentosunu 1878 senesinde belirsiz bir süre için dağıttı. İmparatorluk kanunen demokrasi saltanatıydı. Halbuki Abdülhamid 1909’e, Jön Türk devriminin sonrasına kadar mutlak hükümdardı. Tanzimat’ta eğitim alanında başlatılan reformlar birçok bürokrat, doktor, subay, yazar, vs. yetiştirdi ve bunlar Batı’dan her türlü liberal fikirleri benimsediler. Bu entellektüeller yavaş yavaş Osmanlı gelenekçiliğiden uzaklaşıp gitgide Batı eserlerine yöneldiler ve kendi yazıla-rında Osmanlı İmparatorlugu’ndaki siyasî, iktisadî, toplumsal ve dinî sorunlarını ele aldılar. 

 


Tanzimat ve Yeni Osmanlıların Muhalefeti

Devlet görevlerinde çalışan ve Batı’da eğitim gören bu entelektüeller 1860-1870’li yıllarında Tanzimat reformlarını yürüten yüzeysel politikayı ağır eleştirdiler. “Yeni Osmanlılar” adıyla tanımlanan ve İttifak-ı Hamiyyet 1867’de kurulan grupta toplananlar, daha hür şartlar altında yaşamayı ve bir anayasayı (meşrutiyet) destekliyorlardi. Yeni Osmanlılar’ın en tanınmış üyesi şair ve yazar Namık Kemal (1840-1888) ve Ziya Paşa’dır (18. Bu kendi zamanlarına göre modern görüşlü ve devrimci gençlerin ortak gayeleri Avrupa’ya karşı olan ilgileri ve Osmanlı İmparatorlugu’nun çöküşünü durdurmaktı. Ortak düşmanları sultan değil, Âli Paşa (1815-1871) ve Fuad Paşa (1815-1869) idiler. Kendilerine göre bunlar İmparatorluk’daki yaşayan Müslümanları Batı’ya satıp, Avrupa ülkelerinin emperiyalizm esirleri ve Batı kültürünü körü körüne taklid eden kişilerdi. Yeni Osmanlılar’ın tek istedikleri şey, Osmanlıların hem Batı, hem de İslam kültürüne iştirak etmeleriydi. Tanzimat’ı yürüten paşalar parlamenter hükümeti reddederken, Yeni Osmanlılar değişik milletlerin böyle bir sistemdeki katılımını Müslümanlarda ve gayri Müslümanlarda aynı “vatan” duygusunu uyandıracağından emindiler. Böylece milliyetçiliğe karşı olan ilgi zayıflatılmış olurdu. 

Görüşleri yüzünden bazı Yeni Osmanlılar 1867 senesinden sonra Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldılar; 1871’de Âli Paşa’nın ölümünden İstanbul’a geri döndüler. Ancak Namık Kemal’in 1873’te “Vatan yahut Silistre” adlı tiyatrosunun büyük bir heyecan uyandırması ve Namık, Ebüzziya Tevfik ve Menapirzâde Nuri’nin bilhassa tahta iddiali olan Murad Paşa’yı destekledikleri için, Sultan Abdülaziz tarafından değişik vilayetlere sürgün edildiler. Böylece Namık Kemal Kıbrıs, Magosa’ya, Ebüzziya Tevfik Rodos’a ve Menapizâde Nuri Bey ile Bereketzade İsmail Hakkı da Akka’ya sürgün edildiler. Sürgünleri sırasında oradaki Bahailer’le temasta bulundular. 

Yeni Osmanlılar ve Bahailer 

Ebüzziya Tevfik Yeni Osmanlı Tarihi adlı eserinde, “Babiler”den yani Bahailerden, onların İstanbul’dan Rodos üzeri Akka’ya sürgün edildiklerinden bahsediyor ve şöyle yazıyor: Daha evvel Babî’lerden kimseler Rodos’a gönderilmiş, çünkü bizim Hükûmet kendisi için aldığı zabıta tedbirlerine kanaat etmeyerek, komşu Devletler için de zaptiyelik ederdi. Netekim sırf dinî inançla ilgili ve hiç bir vakit sünnîliğe saldırmasına imkân olmayan “Babi” mezhebini çıkaranlarla inananlarını da, Rodos’a, oradan da Akkâ’ya sürgün etmişti. Sırası gelmışken şurasını bildirelim ki, kırkbeş seneden beri Osmanlı topraklarında o-turmakta olan bu adamlar, mezhep ve dinî inançlarını kabul ettirmek yolunda, bir kişiye bile tekliflerde bulunmamışlardır. Hiç bir Osmanlı Babî olmamıştır. Çünkü Babî’lik, kim ne derse desin bir mezhep değil, fakat mezhep örtüsü altında bir siyasî inançtır ve sırf İrana mahsus inkilâp hareketlerile ilgilidir. 

İşte bu kimselerden Bahaeddin Efendi isminde ve ihtimal halen hayatta bulunan bir zatın, insanlık göstermek gayreti sayesinde, Nuri Beyle Hakkı Efendiden, önce bir haber, sonra da yazdığımız mektuba cevap aldık. 

Tevfik burada şüphesiz “Bahaullah” ismini “Bahaeddin” ile karıştırıyor. ... Magosa’ya sürgüne gönderilen olan Namık Kemal, öyle görünüyor ki, orada daha cok Ezelîler’le temasta bulunmus; Ezelîler, Bahaullah’ın üvey kardeşi ve O’na karşı çıkan Mirza Yahya “Subh-i Ezel”in taraftarlarıydılar. Bir tarihçiye göre, Namık’ın en yakın arkadası ve “Kuleli Vak’ası”nın aslî faili Şeyh Ahmed Efendi, Kıbrıs’ta görünüşte Babiliğe veya Bahailiğe inanmış, ve Namık Kemal 1876’da yazdığı bir mektupta kendisinin de “Babi” olduğu söylentileri reddediyor. 

Başka bir mektupta Magosa ve oradaki insanlardan anlattıktan sonra “Babiler”den şöyle bah-sediyor: 

Gâh nübuvvet ve gâh ulûhiyyet davasında bulunan ve hatta haşa Cenâb-ı Hakk’ı kendi-leri yaratmış olmak zu’mlarına kadar çıkışan Babiler burada ... Babiler hazarâtı, yevmiye nâmı ile memleket memurlarından ziyade maaş alıyorlar. Yiyorlar, içiyorlar; saye-i seniyyede Memâlik-i Osmaniyye’nin taksimine çalışıyorlar; hele Devlet-i Âliyye’nin kahr-ü izmihlaline duadan bir dakika hâli oldukları yoktur. 

Ve daha başka bir mektupta Namık Kemal Babileri “eşerr-i mevcudât” (en kötü yaratıklar) olarak nitelendiriyor. Nitekim Süleyman Nazif’in Nasiru’d-Din Şah ve Babiler adlı eserindeki tespitlerinden, Namık’ın “eşerr-i mevcudât”la Ezelîler’i kasdettigini görebiliriz: 

 


Kemal Bey’in Babileri “eşerr-i mevcudât” kabul etmiş olması Abbas Efendi’yi [Abdülbaha’yı] yalanlamaz. Çünki evvela Abbas Efendi Babilik’ten ayrılmış, hatta Allah’a sığınıyordu. İkincisi, Babileri Şark daima fena görmüş, fena anlamıştı. Bu mektup yazıldıktan yirmi küsür sene sonra bile, ben bir Fransız edibine Babiler hakkındaki fenaatımı izah ederken, onları “kana susamış bir çift siyah gözle kızıl bir hançer” görü-yordum. ... Şu da doğrudur ki, Subh-i Ezel’in etrafı Babilerin fena ve soysuzlaşmış ta-kımıyla çevrilmiş idi. Kuvvet ve azamet Bahaullah tarafına gitmişti. Nasıl ki hala iyice yerleşmiş ve Avrupa ile Amerika’da itibar sahibi olan yalnız Bahaullah’ın mezhep ve tarikatıdır. 

Nazif’in burada “Abbas Efendi Babilikten ayrılmış” demesinin anlamı, üvey amcası olan ve Bahaullah’ın peygamberliğini reddeden Subh-i Ezel’in ve “Babilerin fena ve soysuzlaşmış takımı”nın yaydıkları Babilikten ayrılmasıdır. Nazif aynı eserinde Namık Kemal’ın Abdülbaha ile mektuplaştığını söylüyor: 

Bahaullah’ın oğlu Abbas Efendi ile iki sene önce [1917] Hayfa kasabasında görüştüğüm zaman, Kemal Bey’e birçok mektuplar ilettiğini ve fakat Sultan II. Abdülhamid zama-nında bir aralık takip ve araştırma edilmek endişesiyle bu mektupları yakmış olduğunu bana tam bir kederle söylemiş(ti)... 

Namık Kemal Ezelîler hakkında kötü konuşmasına rağmen, kendisinden, “Gülnihal” adlı tiyatrosunu Subh-i Ezel’in oğlu Ahmed Ezel’e yazdırdığını ve tebyizi onun olduğunu ögreniyoruz. Süleyman Nazif, bazı Batılı tarihçilere göre Ziya Paşa Kıbrıs mutasarrıfı iken Subh-i Ezel ile buluşmuş ve Babiler ile Yeni Osmanlılar arasındaki temasların temelini atmış olmasına işaret ediyor, ancak bunu ıspatlıyacak deliller olmadığını söylüyor. Ayrıca Abdülbaha’nın Yeni Osmanlı hareketinde önemli rol alan Ziya Paşa ile tanışıklığı olduğundan söz ediyor. Şu kesindir ki, Abdülbaha, 1876’ta Meşrutiyet’i hazırlayan Midhat Paşa ile Beyrut’ta buluşmuş. Akka’da sürgünde olan Nuri Bey ve İsmail Hakkı Efendi'ye gelince, bunların Bahailerle şahsi ve iyi tanışıklıkları olmuş. İsmail Hakkı Efendi Yâd-ı Mâzi adlı hâtıratında Babiliği ve Bahai-liği olumlu bir sekilde ele alıyor ve “Mirza Abbas Efendi” yani Abdülbaha’nın “âlim, fâzil ve asrin ahvaline vâkıf soylu yüzlü bir zattir” oldugunu söylüyor. Ayrıca yabancı gazetelerde İran hakkında makaleler okuduğunu ve Bahai çocuklarına yabancı diller okuttuğunu zikredi-yor. 

Biz Akka’da bulunduğumuz müddetçe, Bahâullah Efendi, kirayla oturduğu evde münzevî olup cemaattan baska kimseye görünmez olduğundan cemaatin işlerini Abbas Efendi idare ederdi. Abbas Efendi’nin tavir ve meşrebi incelenirse şeyhâne olmaktan çok siyasî bir tarz ve durumu andırdığı ortaya çıkar. Yabancı basında İran hakkında bir makale, dikkatli gözlerine tesadüf edince saatlerce, kendini vererek, düsüncelerini açıklar ve bundan o kadar tat alır ki, bütün bütün uykusunu ve rahatını ona feda eder. Bazen Arapça ve Farsça makaleler yazıp Fransızca tercümeleriyle Avrupa basınına gönderdiği olurdu. Sohbetinin ve insanlarla geçinmesinin güzelliği, cömertliği ve iyiliğiyle Akka’da halkın kalbini elde ettiginden oturdukları evin bulundugu meydancığın karşısında selamlık olarak kullanınan yerde, zengin ve fakir, Müslim ve gayri Müslim ziyaretçiler, sabah akşam eksik olmaz. Misafirlere lezzetli çaylar, Şiraz’ın en nefis tömbeklerinden nargileler ikram edilir. Pek çok olurdu ki, Abbas Efendi sur dışında bulunan bahçeler içinde satın aldığı bahçede bize ziyafetler verirdi. Birlikte çıkıp gezintiler yapılıp yemekler yendikten sonra yine birlikte kaleye dönülürdü. 

Şerif Mardin’e göre İsmail Hakkı Efendi Akka’daki “Babiler”i ilkel görmüş ve ciddiye almamış, ancak İsmail Hakkı’nın söylediğine bakarsak bunun doğru olmadığını görüyoruz: “...avâmın anlattıklarını cemaatinin mâkul tavırlarına bakarak yalanlamaya layık görürüm. ... Gerek cemaatin gerekse çocukların terbiyeleri, hakikaten takdire layıktır.” Yeni Osmanlılar, İmparatorluk’ta fazla değişim getirmedilerse de, düşünceleri ve fikirlerini kısa bir süre sonra “Jön Türk” adı altında toplanan ve bu sefer Sultan II. Abdülhamid’e karşı olan genç aydınlar miras aldılar. 

Şintoizm

  • 30.1.2017 13:55:59
  • 0 Yorum
  • 482

Dünyanın en eski dinleri arasında yer alan Şintoizm M.Ö.VII yy kadar eskiye dayandırıla bilinecek Japonların Milli Dini karekterini sergilemektedir. Şintoizm 'in Japoncada karşılığı Kami-Nomiçi 'dir ( Tanrıların Yolu) Şintoizmin herhangi bir kurucusu yoktur. Şintoizm 'in geçirdiği safhalar üç devrede incelenir. Bunlar ; 

1 - Mitolojik dönemlerde başlayan ve Budizm 'in Japonya 'ya girişine kadar devam eden dönem(MS 552) 
2 - Budizm, Şintoizm mücadeşlesinin kızıştığı 9.yy kadar süren dönem. 
3 - Şintoizm 'le Budizm 'in birbirinden ayrıldığı,1192 'den 1868 reformuna kadar devam eden dönem. 

Şintoizm 'in bir diğer özelliği milli,iptidai resmi inanış sistemi bulunmayan, diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir din olmasıdır . Şintoizm 'in 2 temel özelliği kısaca; 
-Milli bir dindir 
-Tabiata tapmaya önem verir. 

 

inanç ve ibadetleri

ilahlarla ilgili inançlara göre birbiriyle hem kardeş hem karı-koca olan Gök (Baba Tanrı) ile Yer (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer Tabiat Tanrılarını doğurmuşlardır. Bu iki ilah inancı etrafında dönüp dolaşan başka Tanrı inanışları da vardır. Nakledildiğine göre Japonya 'da 8.000.000 ilah vardır. Dağ, ırmak, ateş, gök gürlemesi, fırtına, yağmur, vb. ilahlar dışında her meslek sahibinin de ayrı bir ilahı vardır. Ölüler yaşayanlara muhtaçtır. Kendilerine ikram yapıldığı, mezarın üzerine yiyecek, içecek, eşya vs.. konulduğu sürece mesut olurlar. 

Ailenin, köyün, klanın ve imparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. imparator Güneş ilahesinin torunudur. Genellikle Japonlar dünyanın iyi ve kötü ruhlarla dolu olduğuna inanırlar. Şintoizm 'de tapınak ve evde yapılabilir. Japonya 'da yüzbinin üzerinde mabet olduğu söylenmektedir. Mabetlerde genellikle eskiliği açısından değerli olan ayna, kılıç, mücevherli taş ve Amatarasu 'nun heykeli bulunur. 

 

Japonların ibadet şekilleri çok sade ve basittir. ibadet etmek isteyen kişi mabede gider, elini, yüzünü ve ayaklarını Müslümanların abdest almaları gibi yıkarlar. Mabetteki kıymetli eşya karşısında diz çöker. ibadetini tamamlar ve dışarı çıkar. Eskiden ibadette kurban bulanmasına rağmen, günümüzde rastlanmamaktadır. ibadet için temizliğe çok önem veren Japonlar bunu ihmal etmeyi büyük günah sayarlar. Bazı özel durumlarda islam inancındaki gusüle benzer bir temizlik yaparlar. ibadeti rahipler idare eder. Özel öğretimlerle yetiştirilirler. 

Evlenme törenleri mabetlerin bitişindeki evlenme salonlarında rahipler tarafından icra edilir. Cenaze törenlerini ise Budist rahipler yönetir. Bu anlayış bir Japon tarafından “Biz Şintoist doğar, Budist ölürüz” şeklinde kabul edilir. inançlarına göre ölen herkes “Kami” olur. Onlara göre “Aile bir dindir, aile ocağı ise tapınaktır.” Ölülere karşı görevini yapan insan, yaşayanlara karşı olan vazifelerini de yerine getirmiş olur. Çok eski zamanlardan kalma duaları ve sıhri formülleri ezbere okumak, ilahlara hediyeler takdim etmek Japonların bugünde vazgeçemedikleri davranışlardandır.

 

Tanrı Anlayışları


Japon dilinde genellikle Tanrı veya O 'nun yerini tutacak kavramlar için üst, yukarı anlamına gelen “Kami” kelimesi kullanılmaktadır. 

Şintoizm 'de ilahlar hem erkek (izanagi) hem de dişi (izanami) 'dir. Bu iki ilah daha sonra geleceklerin ataları olmuştur. Şintoizm 'de kutsal metinlerin de bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlarda aynen insanlar gibi doğar, evlenir, banyo alır, hastalanır, kıskanır, ağlar ve ölür. Ahlaki karakterleri de insanlarınkine benzer. Bütün ilahlar doğrudan doğruya tabiat güçleri veya tabiatta bulunan bazı maddelerle ilgili görülmüştür. Tabiat ilahları arasında en önemlisi güneş tanrısı Amaterasu 'dur. 

Şintoizm 'in iki mukaddes metninde yıldız ve fırtına ilahları ile sis ilahesinin de adı geçer. Fuji-Yama Dağı da mukaddes dağlar silsilesinin en önemlidir. 

 

Kutsal Yazıları

 


Şintoizm 'in kutsal metinleri de ikidir: 1- Kojiki 2- Nihongi. Çin yazısının kabulünden önce kendilerine has bir yazıları bulanmadığı için Kojiki 'nin yazıya dökülmesi 712 yılında imparatorun emri ile olmuştur. Tanrıların ve devletin ilahi kaynağı ile insanlığın başlangıcından Kojiki kitabında bahsedilir. Nihongi ise, bir nevi Kojiki 'nin yorumudur. Nihongi 'de devlet hizmetlerinde görev alanların uyması gereken bazı tavsiyeler yer alır. 

 

Günümüzde Şintoizm

Günümüzde Şintoizm Milli bir din olması nedeniyle Japonlar arasında yaygındır.Başta Japonya olmak üzere Japonların yaşadığı diğer ülkelerde de yayılma imkanı bulmuştur.Günümüzde Şintoistlerin sayısının 4.000.000'un üzerinde olduğu tahmin edilmektedir. 

Budizm

  • 30.1.2017 12:51:00
  • 0 Yorum
  • 628

Dünyanın 4. en çok üyesi bulunan dinidir.(3. Hinduizm, 2. İslam 1. Hristiyanlık) Aslında bir din olarak başlamamıştır. MÖ. 563-483  yılları arasında yaşayan Sidharta Gautama(Buda) nın felsefesi [dmy.info/felsefe-nedir] çevresinde oluşan yaşam tarzıdır. Fakat tepki olarak yayıldığı Hinduizm ve onun putperestliğinden etkilenmek durumunda kalmıştır. Dünya açısından önemi: Bir misyonerlik faaliyeti olmamasına rağmen batıda yayılmasındandır. Einstein bir sözünde: “Bilimin ihtiyaçlarına en uygun din budizmdir” diyor. Birçok sanatçı, bilim adamı ve genç insanın da bu akımı takip ettiğini biliyoruz.

Türk tarihinde de önemli bir yeri vardır. 9 yy. dan itibaren Uygur Türkleri Budizm’i kabul etmeye başlamıştır. Budizm’in getirdiği şehir hayatı ile Türkler birçok alanda ilk ürünlerini vermiştir. O dönemin seyyahlarına göre birçok din Uygur Türkleri arasında barış içinde yaşamaktaydı. O dönem için çok gelişmiş bir kültüre sahiptiler. 20 yy. da bulunan bazı belgeler arasında halk arasında yapılan sözleşmeler, hukuk vesikaları, antlaşmalar gibi binlerce belge bulunmaktadır. Uygur sulama kanalları, budist edebiyat ve felsefe külliyatı meşhurdur. Hala orta Asya’da, başta Tuva Cumhuriyeti olmak üzere 1.5 milyon Budist Türk yaşamaktadır.

Naropa7a

Budizme göre  insanlar genel olarak duhkha, acı, içindedirler. Bunun nedeni akış ve değişimi bilmiyor olmaları ve hayal olan değişmez biçimlere iştahlarıdır. Hayaller, nesne, olgu, olay ve fikirler olarak karşımıza çıkarlar. Özgün ve bağımsız bir benlik düşüncesi de hayaldir ve bu sanı acılara neden olur. Acı ve üzüntülerin nedeni trişna, vazgeçmemektir. İnsanlar bilgisizlikten gerçekliğin akıcı ve hep değişmekte olan biçimlerine bağlandıkça neden–sonuç kısır döngüsünden kurtulamaz, acı duyarlar. Bu duruma samsara, yani “yaşamın ve ölümün tekerleği” denir. Bu tekerleği harekette tutan kuvvet ise karma,  yani “nedensellik zinciri”dir.· Acı ve üzüntülerden kurtulmak insanlar için olanaklıdır. Samsara’nın sonsuz dairesi kırılır, karmanın tutsaklığından kurtulunursa Nirvana denilen, mutlak özgürlüğe ulaşılır. Bu özgürlük durumunda, öz benlik kavramının yanılsamasından kurtulup, tüm yaşamın bir ve bütün olduğu anlaşılır ve sürekli algılanır.

The_Tiger's_Nest_(_Paro_Taktsang_)Nirvana, tüm düşünsel kavramların ötesinde olan bir bilinçlilik durumunu yansıttığı için söze gelmez, anlatılamaz, açıklanamaz. Budalığa “sekiz basamaklı yol” ile ulaşılır. İlk iki basamağı doğru görmek ve doğru bilmek ile ilgilidir. Sonraki dört basamak doğru davranmaya yöneliktir. Son iki basamak ise doğru bilinçlilik ve doğru meditasyonu ele alır ve son amaç olan gerçekliğin mistik biçimde doğrudan deneyimini ortaya koyar.

Budizme Göre “Dört Yüce Gerçek “

Dukkha – Yaşam bir katlanmadır. (Acı çekmektir)
Samudaya – Acıların sebebi iştahtır. Geçici şeyleri arzu etmektir.
Nirodha – Acılar bertaraf edilebilir.
Magga – Acı çekmeyi bitirmek sekiz yol ile mümkündür.
Sekiz Yol

1. Doğru Görüş    Bilgelik
2. Doğru Niyet
3. Doğru Konuşma    Ahlak
4. Doğru Davranma
5. Doğru Geçim
6. Doğru Çaba    Zihinsel Gelişim
7. Doğru Farkındalık
8. Doğru Odaklanma
budizm nedir- sekiz yol

Budizm nedir sorusunun cevabı ve Budist felsefenin özü Buda’nın söz ve davranışlarıdır. Buda, her şeyin geçici olduğunu, doğada “süreksizliğin” esas olduğunu vurgulamış, her türlü dini otoriteye karşı çıkmıştır. Kendi otoritesini bile eleştiren Buda, yüce uyanışa ve yüce gerçeğe ulaşmak için herkesin kendince Budalığa erişme gereğini öğretmiştir. Kısaca söyleyebiliriz ki: Budizm’e göre hayat acı çekmektir. Acıların bertaraf edilmesi için iştahların dizginlenmesi gerekir. Hayatın anlamı bir şeylere katlanırken kendimize kalan zamanı hoş geçirmektir. Hinduizm’de kendini fark etmek olan anlam Taoizm’de geçici varlıklarımızın ve asli olan her şeyin birliğinin farkına varmaktır.  İslam’da Allah’a ibadet etmek esasken, Yahudilikte fiziksel dünyayı geliştirmek ve mesihin geleceği güne yükseltmek- onarmak açıklamasını görürüz. Tüm bu anlam ifadelerinin karşılaştırılması ve ontolojinin temelinin doğu uygarlıklarında araştırılması çalışması da alternatif bir doğu felsefesi[dmy.info/felsefe-nedir] perspektifi ortaya çıkarır.

Musevilik

  • 30.1.2017 12:32:56
  • 0 Yorum
  • 424

Musevilik Allah'ın İsrailoğulları'na Hz. Musa aracılığıyla bildirdiği din kurallarının bütünü. Tektanrıcı büyük dinlerin en eskisi Museviliktir. Bu dine inanlara Yahudi denir. 

İsrailoğulları Milattan 2 bin yıl önce Filistin'e yerleşmişlerdi. Birkaç kabileye ayrıldılar. Bunlardan Yahuda kabilesi sonradan ülkenin bütününü egemenliği altına aldı. Bu kabilenin adından türeyen Yahudilik ve Yahudi sözcükleri, sonradan Musevilik ve Musevi sözcükleriyle karşılandı. 

Museviliğin kuralları Musa'nın ilkelerinden doğdu, ama İsrail halkıyla birlikte gelişti. Bu imanın temeli tek Tanrı'dır. Bu Tanrı (Yahova olan) gözle görülmez, elle tutulmaz, her şeyden üstün, doğru ve güçlüdür. Yeri ve göğü yaratan odur. Musevilik ahlakı ve kuralları «On Emir»de özetlenmiştir. 

Museviliğin bütün ilkeleri iki eserde yer alır: Tora ve Talmud. Tora, Kutsal Kitap'ın ilk beş kitabını (Pentatök) ve Sina Dağı'nda Musa'ya açıklanan «On Emir»i (Dekalogos) içerir; bunların tamamı, Tanrı'nın kullarıyla anlaşmasını içeren ve kutlayan bir dinsel yasa meydana getirir. Her sinagog'da, yani Musevi tapınağında, Tora'nın iki sırığa sarılmış bir parşömen üzerine el ile kopya edilmiş bir nüshası bulunur; her ayinde haham (Musevi din adamı), sinagogdakilere bundan bölümler okur. 

Miladın III. ve IV. yy.larında kaleme alınan Talmud, Tora'nın, Musevi topluluklarının hayat koşullarını belirlemeyi amaçlayan yorumlarının ve açıklamalarının derlemesidir. Sözgelimi şabbat ilkesi Talmud'da geçer: madem ki Tanrı dünyayı yarattıktan sonraki yedinci gün dinlenmiştir, o halde İsrailliler de cumartesi günü hiç bir iş yapmamalıdır. Bunun gibi, bazı beslenme kurallarına uymaları da gerekir: et, kaşer olmalı, yani dinsel törelere göre hazırlanmalıdır (hayvanlar hahamın huzurunda kesilir). Ve ekmek hamursuz olmalıdır, yani maya katılmadan yapılmalıdır; domuz eti ve pulsuz balıkların eti yasaktır.
Hıristiyanlığın kökeni
Musevilik, Hıristiyanlığın doğmasına yol açmış ve Hıristiyanlık, kutsal kitaplarının büyük bölümünü (Eski Ahit) Musevilikten almıştır. Ancak, Hıristiyanların tersine, Museviler, İsa'yı Mesih (kurtarıcı) olarak tanımazlar. 

İbrani takvimi 

Hıristiyan takviminin 1975 yılı İbrani takviminde 5735 yılıdır. Musevilikte büyük bayramların tarihi İsrail takvimine göre hesaplanır. En önemli bayram Yılbaşı Bayramı'dır (Roş Aşana), ardından on günlük oruç gelir, Büyük Bağışlanma (Yom Kipur) günüyle son bulur. Paskalya, Mısır'dan ayrılan ve Musa'nın yönetiminde Filistin'e ulaşan İbranilerin kurtuluşunu kutlar. 

Sinagog: Genellikle Kudüs'e doğru yön verilmiş sinagog, ibadet için kurulmuş bir yapıdır. Adı Yunanca «toplantı» anlamına gelen bir sözcükten alınmıştır. Başlıca öğeleri Tora'nın saklandığı Kudas dolabı ve Bima denen bir düzlükte bulunan masa veya kürsüdür. Haham, ayini bu masadan yönetir. 

Yehovanın Şahitleri

  • 30.1.2017 12:30:37
  • 0 Yorum
  • 425

Yehova’nın Şahitlerinin inançları gizli değildir, yayınları yüzlerce dilde kolaylıkla elde edilebilir. Aşağıda temel inançlarından bazılarını görebilirsiniz.

1. Kutsal Kitap
Yehova’nın Şahitleri ‘Kutsal Yazıların tümünün Tanrı ilhamı’ olduğuna inanırlar (2. Timoteos 3:16). Bir üniversitenin ilahiyat bölümünde doçent olan Jason D. BeDuhn, Yehova’nın Şahitleri hakkında şöyle yazdı: “Kutsal Kitabın içeriğiyle ilgili önceden herhangi bir varsayımda bulunmadan inanç ve ibadetlerini tamamen Kutsal Kitaba [dayandırırlar].” Onlar Kutsal Kitabı inançlarına uydurmaya çalışmazlar, bunun yerine inançlarını Kutsal Kitapla uyumlu hale getirirler. Aynı zamanda Kutsal Kitaptaki her şeyin sözcük anlamıyla anlaşılmaması gerektiğinin farkındalar. Örneğin yedi yaratılış “günü” aslında semboliktir ve çok uzun dönemlere işaret eder (Başlangıç 1:31; 2:4).

2. Yaratıcı
Gerçek Tanrı Kendine, O’nu sahte tanrılardan ayıran özel bir isim seçmiştir: Yehova * (Mezmur 83:18). (Bazı bilginler ve çeviriler bu ismi Yahve olarak yazmayı tercih eder.) Tanrı’nın isminin İbranicesi, Kutsal Yazıların orijinal metninde yaklaşık 7.000 kez geçer. İsa örnek duasında bu ismin önemine dikkat çekerek şöyle dedi: “İsmin kutsal kılınsın” (Matta 6:9). Tanrı haklı olarak, yalnızca O’na tapınmamızı ister. Bu nedenle Şahitler Tanrı’ya tapınırken dinsel resim, heykel ya da başka bir nesne kullanmaz (1. Yuhanna 5:21).

İsa Mesih
“Baba benden büyüktür” (Yuhanna 14:28).
3. İsa Mesih
İsa “Kurtarıcı”dır ve “tüm yaratılanların ilki” olduğundan “Tanrı’nın Oğlu” olarak adlandırılır (Elçiler 5:31; Koloseliler 1:15; Yuhanna 1:34). O, Tanrı’nın yarattığı bir varlıktır, Hıristiyan Âleminin öğrettiği gibi Tanrı değildir. İsa “Baba benden büyüktür” demişti (Yuhanna 14:28). O, yeryüzüne gelmeden önce gökte yaşıyordu, yaşamını kurban olarak  verdikten ve diriltildikten sonra da göğe geri döndü. ‘Onun aracılığı olmadan Babaya kimse gelemez’ (Yuhanna 14:6).

4. Tanrı’nın Krallığı
Bu, gökte bulunan gerçek bir yönetimdir. Kralı İsa Mesih’tir ve “yeryüzünden satın alınmış” 144.000 kişi onunla birlikte yeryüzü üzerinde hüküm sürecektir (Vahiy 5:9, 10; 14:1, 3, 4; Daniel 2:44; 7:13, 14). O zaman dünya tüm kötülerden temizlenecek ve Tanrı’ya sadık milyonlarca kişi orada yaşayacak (Özdeyişler 2:21, 22).

5. Dünya
Vaiz 1:4 şöyle der: “Yeryüzü . . . . sonsuza dek duruyor.” Kötüler yok edildikten sonra yeryüzü cennete dönüştürülecek ve doğru kişiler orada sonsuza dek yaşayacak (Mezmur 37:10, 11, 29). Böylece İsa’nın duasında söylediği “yerde de Senin isteğin gerçekleşsin” sözleri gerçekleşmiş olacak (Matta 6:10).

6. Tanrı’nın gelecekle ilgili söyledikleri
‘Tanrı yalan söyleyemez’ (Titus 1:2). Dolayısıyla Tanrı’nın Kutsal Kitapta bu kötü ortamın sonuyla ilgili bildirdikleri de dahil söylediği her şey mutlaka yerine gelir (İşaya 55:11; Matta 24:3-14). Peki bu ortamın sonu geldiğinde kimler hayatta kalacak? 1. Yuhanna 2:17 “Tanrı’nın isteğini yerine getiren sonsuza dek kalacaktır” der.

7. Yönetimler
İsa, “Sezar’a ait olanı Sezar’a, Tanrı’ya ait olanı Tanrı’ya ödeyin” dedi (Markos 12:17). Yehova’nın Şahitleri buna uygun olarak, yaşadıkları ülkenin kanunlarına Tanrı’nın kanunlarıyla çelişmediği sürece uyarlar (Elçiler 5:29; Romalılar 13:1-3).

Kutsal Kitap hakkında sohbet eden iki kadın
“Krallığın bu iyi haberi, dünyanın her yerinde bütün milletlere şahitlik amacıyla duyurulacak ve son o zaman gelecek” (Matta 24:14).
8. Duyuru işi
İsa, bu ortamın sonu gelmeden önce ‘Krallığın iyi haberinin’ dünya çapında duyurulacağını söyledi (Matta 24:14). Yehova’nın Şahitleri hayat kurtaran bu işe katılmaktan onur duyarlar. Elbette dinleyip dinlememek herkesin kendi seçimidir. Kutsal Kitap şöyle der: “Dileyen ücretsiz olarak hayat suyu alsın” (Vahiy 22:17).

9. Vaftiz
Yehova’nın Şahitleri sadece, Kutsal Kitabı ayrıntılı olarak inceleyip Tanrı’ya O’nun bir Şahidi olarak hizmet etmek isteyen kişileri vaftiz ederler (İbraniler 12:1). Bu kişiler, kendilerini Tanrı’ya adamanın sembolü olarak suya daldırılarak vaftiz edilirler (Matta 3:13, 16; 28:19).

10. Ruhban sınıfı
İsa, takipçilerine “hepiniz kardeşsiniz” dedi (Matta 23:8). İsa’nın ilk takipçileri arasında ruhban sınıfı yoktu; Kutsal Kitabın kısımlarını kaleme alanlar bile bir üstünlüğe sahip değildi. Kutsal Kitaptaki bu örneği izleyen Yehova’nın Şahitleri arasında da kimse diğerinden üstün değildir.<

Alevilik

  • 30.1.2017 12:23:14
  • 0 Yorum
  • 406

Alevîlik Nedir? Alevîler Müslüman mıdır?
 
Alevilik nedir, sorusuna bazı kimseler; “Alevilik bir din'dir. İslâmiyet'ten ayrı ve farklı bir din'dir”, derken, bazıları; “Alevilik Şiiliktir, Şianın Türk Milleti içindeki özel ismidir. Yani, Alevilik, bir İslâm mezhebidir” diyor. Halbuki, başka bazı kimseler; “Alevilik, ne o ne de diğeri değil, Ehl-i Sünnet vel Cemaat bir tarikattır” diyorlar. 

Peki, bu görüşlerin hangisi doğru? Bize kalırsa, doğru olan, Alevilikin Ehl-i Sünnet bir tarikat olduğudur. Fakat biz gene de, bütün görüşleri teker teker ve kısa kısa gözden geçirelim. Gerçeği, bu yolla hem ortaya koymaya hem de ispatlamaya çalışalım. 

Alevilik nedir, sualine; yazılı, sözlü ya da görüntülü basın- yayın kuruluşlarına çıkıp, “Aleviler müslüman değildir. Alevilik, biraz İslâm öncesi Türk Milli Dini'nden, biraz Şiadan ve biraz da kaynağı bilinemeyen şeylerden etkilenerek meydana gelmiş, apayrı bir inanç sistemidir, bir din'dir”, diyen ve kendilerini Alevi Dedesi(!) ya da Babası(!) olarak tanıtan, bazı kişiler var. Ama olsun... Onlar öyle diyor diye, hakikat değişmez! Alevilik ayrı bir din değildir. Aleviler de müslümandır! Hem de, en az Sünniler kadar! 

Müslümanların yaşamadığı bir coğrafyada Alevilikten bahsetmek mümkün müdür? Kesinlikle, mümkün değildir! Peki, İslâmiyet'in olmadığı bir bölgede Aleviler var mıdır? Asla yoktur! 

Öyleyse, sadece bu tesbitler bile, Alevilikin İslâmiyet ile ilgili bir şey olduğunu anlamak ve kabul etmek için yeter de artar bile! Alevilikin ayrı bir din olduğunu ileri sürenler, böyle bir tesbiti farketmediklerine göre, maksatları hayır değil, şerdir. Ulu ve yüce Allah herkesin gönlüne göre versin! 

Ayrıca, hukukumuzda bir temel kaide var: “Aslı olmayanın fer'i olmaz.” Yani bir şeyin aslı olmaz ise, şubeleri de olmaz. Meselâ ağaç olmaz ise, dalları, yaprakları, meyvesi de olmaz. 

Eğer, ulu ve yüce Allah, Peygamber olarak görevlendirip, O'na Kur'ân-ı Kerim'i göndermeseydi, Mekke'de kuru ekmek yiyen Amine'nin oğlu Muhammed Mustafa'yı kim tanırdı? 

Peki, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed olmasa idi, O'nun ailesini, akrabalarını, çocuklarını, damadını kim, nereden, niye bilecekti? Hz. Ali'yi, Hz. Hasan'ı, Hz. Hüseyin'i kim, neden, niye tanıyacaktı? 

Hz. Ali'ye, Hz. Hasan'a, Hz. Hüseyin'e ve Ehl-i Beyt'e verilmiş bütün üstün sıfatlar ile şeref ve izzet, İslâmiyet'ten ve Peygamber Efendimiz, Hz. Muhammed'den dolayı değil midir? 

Fazla söze lüzum yok. İslâmiyet ve Muhammed Mustafa (s.a.v) olmadan, Alevilik olmaz. Olamaz! Madem mihver, merkez, esas ve asıl İslâmiyet'tir, Peygamber Efendimiz'dir. O halde, Alevilik ayrı bir din değildir! Ayrı bir din de olamaz! 

Dünya'da, bazıları ya bilerek ve kasıtlı olarak, Türk Milleti içinde Fars (İran) emperyalizmine müsait bir zemin hazırlamak için, veya Türk Milleti'nin birlik, beraberlik ve bütünlüğünü bozmak için; bazıları da bilmeyerek ve hiçbir ardniyet taşımaksızın, sadece Alevilik'i, mezhepler tarihi içinde de, tarikatlar tarihi içinde de herhangi bir yerde bulamadıkları için; Şia'nın müteradifi veya Türk milletindeki özel adı gibi kullanıyorlar... Ancak bu da, katiyyen doğru değildir... Alevilik bir mezhep de değildir. 

Çünkü, biraz aşağıda, teferruatlı olarak ortaya koyup ispat edeceğimiz gibi, Aleviler Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolundadır; itikatta Maturudi ve amelde, fıkıhta Hanefi'dirler. 

Kesin olarak bilinmektedir ki, Alevilik (eşittir) Şiilik görüşü de yanlıştır... Çünkü, Alevilik Şiilik değildir... Bu durumu, Prof. Dr. Amiran Kurtkan BİLGİSEVEN, şöyle ifade ediyor: “Türkiye'de mevcut Alevilik akımını sonradan İran'da ortaya çıkan İmamiye Şia'sı ile bir tutmaya imkân yoktur.”... Alevilik Şiilik olmadığı gibi, Şia'ya mensup bir kol ya da Şii bir tarikat da değildir... Alevilik ile Şiilik başka başka şeylerdir... Şiilik (Ehl-i Şia), Ehl-i Bid'at mezheplerden bir mezhep iken, Alevilik Türklere has bir tasavvuf kolu, bir tarikattır... Bilindiği gibi mezhep başka, tarikat başka bir şeydir. Öyle iken, Alevilik (eşittir) Şiilik, görüşü nasıl doğru olabilir? 

 

ALEVİLİK TARİKATTIR! 

Evet, evet, Alevilik bir tarikattır. Adı da Bektaşiliktir! Tarikatın piri de Hünkâr Hacı Bektaşi Veli Hazretleri'dir. Ayin-i Cem denilen şey de, bu tarikatın zikir şekli ve ayinidir. Tıpkı, Mevlevî tekkesinin ayin ve zikir şeklinin Sema oluşu gibi... Ayin-i Cem'deki semah da benzer bir şeydir. 

Tarikat denilince, hemen akla gelen ve iki de bir hücum edilen, Nakşibendiye Tarikatı ile bu Bektaşi Tarikatı, silsileleri incelenir ise, Hz. Ali'den gelen kol ve silsile olarak, Yusuf Hemedani Hazretlerine kadar aynilik gösterir. Sonra iki kola ayrılır. 

Yusuf Hemedani'nin iki halifesi var: Biri Ahmet Yesevi Hazretleri, diğeri de Abdülhalik Gucduvani Hazretleri'dir. Bektaşilik Ahmet Yesevi'den, Nakşilik de Abdülhalik Gucduvani'den gelir. İkisi de aynı kökten gelmiş tarikatlardır. Birinin zikri cehrî (açık), diğerinin zikri hafî (gizli)dir. Bütün fark bundan ibaret. Gerisi hep teferruat! 

Bu durumu, merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, şöyle ortaya koyuyor: “Sünni müslümanlığın hâkim olduğu bölgelerde tarikatler sünnî İslâm akidesine bağlıdır; bu akideye en aykırı görünen Bektşşilik bile şeriatı esas alır. Birçok tarikatlere alevî denmesi onların silsilelerinin Ali'ye dayanması yüzündendir, yoksa Sünniliğin karşısında bir yol tutturduklarını göstermez.” 

Şurası, kat'i olarak bilinmelidir ki, Alevilik ayrı bir din değildir. Din olmadığı gibi, bir mezhep de değildir... Aleviler müslümandır! Ve, Aleviler, Ehl-i Sünnet vel Cemaat müslümandır! 

Alevilik ayrı bir din değildir. Alevilik diye bir mezhep de yoktur. Alevilik, Ehl-i Sünnet vel Cemaat bir tarikattır, dedik... Dedik ama, tarikatlar tarihine bakanlar Alevilik diye bir tarikata rastlayamıyorlar... Tarikatlar tarihinde Alevilik diye bir tarikat yok... Bu nasıl oluyor? Bu işin aslı, esası nedir? 

Bu haklı sualin cevabı, uzun bir hikaye. Sabrederseniz, arz edelim. 

Osmanlı Hanedânı döneminde, devlet düzeni şeriat ile sağlandığı gibi, toplum ahlâkı ve disiplini de tarikat ile sağlanıyordu... Tarikat mensupları arasında yaşayan, “Pirsiz meslek haram” gibi sözler bugün bile bilinmektedir. Bu, Osmanlı devrinde çok daha etkili idi... O zamanlar, her mesleğin bağlı olduğu bir tarikat ve tekke vardı. 

Türk Tarihi'nde, Osmanoğlu Orhan Gazi'ye kadar askerlik bir meslek değildi. Millet, bağında-bahçesinde, çiftliğinde, işinde gücünde çalışır, fakat, cenk davulu vurunca, kimi atlı kimi yaya, kılıcını alıp gelir. Muharebeye iştirak eder, ölürse şehit olur. Kalırsa gazi olup, tekrar evine-barkına, işine-gücüne dönerdi. Asker millet... 

Orhan Gazi, işi ve mesleği askerlik olan bir ordu kurmak ister. Yeniçeri Ocağı'nı kurar. Bir grup Yeniçeri'yi de, hayır duasını almak üzere Hacı Bektaşi Veli'ye gönderir. Hazreti Hünkâr bu davranışı pek beğenir ve elini gelen askerlerden birinin başına koyarak dua eder. Böylelikle, yeni kurulan askerlik mesleği de, Pir Hacı Bektaş Veli'ye bağlanmış olur. Zaten o dönemde iki tarikat meşhurdur: Biri Mevlevilik, diğeri de Bektaşilik... Bektaşilik; avamın, halk tabakalarının tarikatı, Mevlevilik ise; havasın, okumuş-yazmış insanlar ile saray halkının tarikatıdır. 

Yeniçeri Ocağı büyük hizmetlerde bulunur. Ama, her şey gibi, O'da ömrünü tamamlar... Şöyle olmuş, böyle olmuş, hepsi bahâne; Yeniçeri Ocağı ömrünü tamamlar... 1826 yılında, topa tutularak ortadan kaldırılır. Sadece, çeşitli sebeplerle Kışla dışında bulunan, Yeniçeri'ler kurtulur, diğerlerinin hepsi top mermileri ile can verir. Tarihçiler de, nedense, bu olaya sanki alay eder gibi, Vaka-i Hayriye derler. 

Kıyım'dan kurtulan Yeniçeri'ler, mensubu oldukları, Bektaşi tekke ve dergâhlarına sığınır, Yeniçeri libâsını çıkarıp, Bektaşi dervişi kıyafetine bürünürler. Başlarlar, sağda-solda konuşmaya: “Padişahın yaptığı iş doğru mu? Osmanlı'nın hiç mi düşmanı yoktu? Moskofun önüne sürseydi de, bari, adamlar şehit olsaydılar” demeye. 

Bektaşi tarikatı halk arasında çok yaygın ve itibarlı bulunduğu için, söylenen bu sözler, halk üzerinde müthiş tesirli olur. Halk ile devletin arasının açılması tehlikesi zuhur eder. II. Mahmut çaresiz kalır; Şeyhülislâm'dan fetva alır ve 11 Ocak 1827 tarihli bir fermanla, Bektaşi tarikatını yasaklar. Hacı Bektaşi Veli'ye duyulan saygıdan ötürü, Hacı Bektaş'taki Pir Postu hariç, bütün Bektaşi tekke ve dergâhları kapatılır. Vakıf mallarına el konulur. Muhakemeler yapılır. Bir takım Dede veya Babalar asılır, bir kısmı da, Çorum, Tokat, Sivas, Yozgat, Malatya, Erzincan ve Elazığ'a sürgün edilirler. 

Fakat Bektaşiler, haklı olarak, her şeye rağmen tarikat'ı yaşatma mücadelesine girişirler. Bektaşilik yasak olduğuna göre, ne yapacaklar? İsim değiştirirler! Biz Bektaşiyiz demezler de, “biz Aleviyiz” demeye başlarlar! Alevilik ismi altında, faaliyetlerine gizli gizli devam ederler. Dikkat edin, 1827 yılına kadar olan hiçbir Osmanlı kaydında Alevilikten bahsedilmez iken, 1827'den sonra da, Bektaşilik'ten hiç söz edilmez. Ta ki, Sultan Abdülaziz bir ferman neşrederek, Bektaşi tekkesi'nin yeniden kurulmasına izin verinceye kadar. 

İşte bu suretle, yasak dönemine kadar kullanılan Bektaşi kelimesi yerine, 1827'den sonra, aynı şeyi ifade etmek üzere, yasaklanmamış olan Alevi deyimi kullanılmaya başlanmıştır. Bu sebeple de, 1827 yılına kadar olan devlet arşiv belgeleri ile Baba ve Dedelerin ellerinde bulunan ferman, berat, icazet ve benzeri hiçbir belgede Alevi tabiri yoktur. Bu belgeler ve resmi yazışmalarda hep Bektaşi terimi kullanılmıştır. Bu bakımdan, 172 yıldır kullanılan Alevi kavramı, Bektaşi manâsına kullanılmaktadır. Alevilik eşittir, Bektaşilik'tir. “Legal iken Bektaşilik, illegal iken Alevilik.” 

 

ALEVİLİK EHL-İ SÜNNET BİR TARİKATTIR! 

O halde: Alevilik = Bektaşilik demek olduğuna göre, Alevilik'in hak mı yoksa bâtıl mı, Ehl-i Sünnet mi yoksa Ehl-i Bid’at mı olduğunu anlayabilmek için, bizim yapmamız gereken şey; Bektaşilik'in hak mı yoksa bâtıl mı, Ehl-i Sünnet mi yoksa Ehl-i Bid’at mı olduğunu araştırmaktır. Çünkü, böylelikle, eğer incelememiz sonunda, Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet olduğu neticesine ulaşır isek, o zaman Alevilikin de hak ve Ehl-i Sünnet olduğu sonucuna da -kendiliğinden- ulaşmış oluruz. 

Esasen, Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet olduğu noktasında insaf ve ilim sahibi hiç kimsenin zerre kadar bile bir şüphesi yok... Bütün ilim erbâbı Bektaşilik'in hak ve Ehl-i Sünnet bir tarikat olduğunda hemfikirdir. Ama biz gene de, araştırmamızı yapalım. 

Bektaşilik'in Pir'i, HACI BEKTAŞi VELÎ'nin, bugün, elimizde MAKALAT ve ŞERH-İ BESMELE isimli iki eseri bulunmaktadır. Bu eserleri inceleyen bütün uzmanlar, meselâ Prof. Dr. Esat COŞAN ile Dr. Abdülkadir SEZGİN; “Bektaşilik itikat bakımından MATURUDÎ mezhebine, ameli-fıkhi bakımdan ise, HANEFÎ mezhebine mensuptur” demektedirler. Öyle ise, Bektaşilik ve dolayısı ile Alevilik de Ehl-i Sünnet vel Cemaat, yani, hak bir tarikattır. Bu, Bektaşilik'in teori'si bakımından böyle. 

Böyle olması da gayet normal! Aksi halde, Osmanlı, askeri gücünün önemli bir kısmını teşkil eden Yeniçeri Ocağı'nı, o zaman için can düşmanı olan, İranlı mollaların ellerine teslim etmiş olurdu ki, bu mümkün olmadığı gibi, aptalca olurdu! Böyle bir akılsızlığı, Osmanlı herhalde yapmazdı! Öyle değil mi?

Peki, Bektaşilik'in pratik'i bakımından durum ne? Aynı mı? Yani, Bektaşilik'in uygulaması da, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve hak mı? Birlikte bakalım. 

Bütün tarikatlarda, tarikata katılan-giren talip bir ikrar metni okur. Bir söz verir. Bu, usuldür... Bu ikrar, talibin, bundan sonra inanacağı esaslarla tâbi olacağı kuralları belirler. Bu bakımdan, bu ikrar metni, tarikat için de, talip için de, fevkalâde önemlidir. 

Bektaşilik'te de bir ikrar metni vardır. Bu metni birlikte okuyup, hükmü beraberce verelim: 

“Allahü Azimüşşan'ın kuluyum. Adem Safiyyullah'ın neslindenim. İbrahim Halilullah milletindenim. Dinimiz, din-i İslâm, kitabımız Kur'an, Kıblemiz Kâbe, Muhammed Aleyhisselam'ın ümmetindenim, Şah-ı Merdan-ı Mürteza Ali'nin bendesiyim. Güruh-u Nacidenim. İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim. Allahü Ekber ve lillahil hamd.” 

Görüldüğü gibi, bu ikrar metninin insanı şüpheye düşüren veya anlaşılmayan hiç bir tarafı yok. Sadece iki hususun, konumuz bakımından, biraz izah edilmeye ihtiyacı var. Bu açıklamayı, gene birlikte, yapmaya çalışalım: 

 

Birincisi, Güruh-u Naci sözü ki bu söz, Peygamber Efendimizin hadisinde de geçen, bildiğimiz fırka-i naciye yani Ehl-i Sünnet vel Cemaat anlamındadır. Bunda, hiç kimsenin, hiçbir şüphesi yok... 

 

İkincisi ise, “İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim” sözüdür ki, bu cümlenin biraz daha uzun bir izahata ihtiyacı var. 

 

Bektaşiler veya Aleviler bu sözü, bazılarının anlamak ve yutturmak istediği gibi, fıkhî ve itikadî mezhep olan Caferilik olarak almamaktadır... (Çünkü Caferilikin kurucusu, Cafer-i Tus 

adında başka birisidir.) Tasavufî anlamda almaktadırlar... Ki, bu çok daha doğru bir anlayıştır. Çünkü, gerçekten de, Bektaşi tarikatı'nın Ehl-i Beyt’e altın halka ile bağlandığı nokta, İmam-ı Cafer Sadık Hazretleri'dir... Ve, Bektaşilerin tarikat yolu, İmam-ı Cafer Sadık'ın kutlu öğretisi ve gösterdiği işaret yönünde devam etmektedir. 

Bektaşiler, yukarda da belirtildiği gibi, itikadî bakımdan Maturudî ve fıkhî-ameli bakımdan ise, Hanefi'dir. Yani, Ehl-i Sünnet vel Cemaat'tır. 

Ayrıca, İmam Cafer Sadık Hazretleri imam-ı kül idi. O'nun vaktinde mezheplerin kurulmasına ihtiyaç yoktu. O sebeple, İmam Cafer Sadık mezhep kurmamıştır. Mezhep imamı değildir. O devirde, O'nun gibi bir âlimin hayatta olduğu dönemde, bütün müslümanlar onun fetvalarına göre amel ediyordu. O mezhep kurmaktan da müstağni idi. Çünkü, O, Şeriat-ı Ahmediye'yi usûl ve fürû olarak babası İmam Muhammed Bakır'dan, O, babası İmam Zeynelabidin'den, O, babası Şehid-i Kerbelâ İmam Hüseyin'den, O, babası Aliyyel Mürteza'dan, O'da, doğrudan Hazreti Peygamber'den almıştır. 

Bektaşi ikrarındaki, “İmam-ı Cafer Sadık Mezhebindenim” sözü, bu sebeple, “tarikat yolu olarak ve tasavvufta rehberlik anlamında İmam-ı Cafer Sadık yolundayım”, demektir... Bilindiği gibi, şeriat, tarikat ve mezhep kelimeleri, Arapça'da yol anlamındadır. Bunların dinî terimler haline gelmeleri, çok daha sonra olmuştur. 

Görüldüğü gibi, Bektaşilik'in ikrar metninin tetkikinden de, Bektaşilik tarikatının tatbikatının da, Ehl-i Sünnet vel Cemaat ve hak olduğu neticesi çıkmaktadır. Öyle ise, Bektaşilik demek olan Alevilik'e; kim ki, ayrı bir dindir, ya da ayrı bir mezheptir demektedir, o ya gafildir ya da haindir! 

Alevilik ayrı bir din değildir! Alevilik ayrı bir mezhep de değildir! Alevilik, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda, itikatta MATURUDÎ ve amelde, fıkıhta HANEFi bir tarikattır! Bu, böylece bilinmelidir. 

Bakın, meşhûr Alevi-Bektaşi KAYGUSUZ ABDAL, neler yazıyor: 

1 2 

İslâm'ın şartını sual edersen, Savm ile salat, zekât ile hac, 

İcmalin de, şartı beştir, efendi. Malın var ise, Hak yoluna saç, 

Muradın eğer iman öğrenmek ise, Biri şehadettir, lisanını aç, 

Anın da adedi şeştir efendi. Bu sana acaip iştir efendi. 

 

3 4 

Peygamberleri sev, onlara inan, Din, Muhammed dini, cümleden asıl, İnanmayanlardır, ol nâre yanan, Gayri dinleri bilmesem nasıl, 

Melek, kitap, ahiret olmaz mı ahsen Ziyade değildir, üç farzdır gusül, 

Var ise, inanın boştur efendi. Mazmaza, iştinşak, beden yaştır efendi 

 

5 6 

Biz dört biliriz abdestin farzın, On iki şartı vardır salatın, 

Gel öğrenmeğe var ise kastın, Kılıp anı menzile iletin, 

Dirseklerin mail, yumalı destin, Ayne'l-yakin varise illetin, 

Vech ile ricleyn yaştır efendi. Anın da adeti şeştir efendi. 

 

7 8 

Hadesten, necasetten eyle taharet, Tekbir al, ellerin başına götür, 

Ört avret yerini, etme kerahet, Kıyam, kıraat, rüku, sücuddur, 

İstikbâl-i kıble, vakitle niyyet, Kade-i ahirede, bir miktar otur, 

Bu altı saydığın dıştır efendi. Kılarsan ne güzel iştir efendi. 

 

Kaygusuz Abdal'ın bildiği böyle, 

Noksanı var ise, doğrusun söyle, 

Su bulunmaz ise teyemmüm eyle, 

İki darp, bir niyet, üçtür efendi. 

Bu şiirin altına, Ehl-i Sünnet vel Cemaat yolunda bir Müslüman olarak, biz, imzamızı atarız. Ya siz, siz imzanızı atmaz mısınız? Herhalde siz de atarsınız, öyle değil mi? O zaman, yazdıklarımıza da katılıyorsuz, demektir. Bizim, bir sürü lâf kalabalığı ile ispatlamaya çalıştığımız tezi, Kaygusuz Abdal bir şiir ile mükemmel bir şekilde anlatıyor. Ulu ve yüce Allah, O'ndan, razı olsun. 

Alevilik konusunda, Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri merhum S.Ahmet ARVASÎ Hocamız ise şöyle diyor: 

“Türk tasavvuf tarihi, incelendiğinde görülmektedir ki, Türk milleti, gerek Hz. Ebubekir'den gelen, gerek Hz. Ali'den gelen bütün tarikat kollarına sahip çıkmıştır... Âlim ve mütefekkir Doğu Türklüğü ile asker ve şair Batı Türklüğü arasındaki küçük mizaç farkları, galiba 

tasavvufa da yansımış bulunmaktadır.” 

“Türkistan Türklüğü, savaşçı karakteri, Ashâb-ı Kiram'a ve Ehl-i Beyt'e olan yüsek sevgisi yanında, daha çok büyük sahâbi Hz.Ebu Bekir'in tasavvuf çizgisini takibetmiş ve dolayısı ile bu mizaca uygun olarak ilim ve tefekkür sahasında isim yapmış gözükmektedir.” 

“Türkler Batı'ya ve Anadolu'ya geldikten sonra, yaşamak ve varolmak için sürekli olarak kılıç kullanmak zorunda kalınca, bütün Ashâb-ı Kiram'a ve büyük imam Hz. Ebu Bekir'e olan yüksek saygısını korumakla birlikte, daha çok Hz. Ali çizgisinde gelişen tasavvuf kollarını tercih etmiştir... Nitekim, Anadolu ve Batı Türklüğünün Sünni çevrelerinin dahi Alevimeşrep olmalarının sebebi bu olsa gerek.” 

“Biz, Sünni ve Alevi kelimelerini, gerçek manâları içinde kullanıyoruz. Bu kavramları, soysuzlaştırarak düşman kamplar meydana getirmek için yanlış yorumlar yapan ardniyetli çevrelerle bizim alâkamız yoktur... Bilindiği gibi, Alevi kelimesi, lügat manâsı itibarıyla, İslâm’ın yüce halifelerinden İmam-ı Ali (R.A) Hazretlerine mensubiyet ifade eder. En saf ve berrak manâsı ile Hazreti Ali'nin soyundan olan veya yolundan giden demektir... Sünni kelimesi ise, Şanlı Peygamberimiz Hazreti Muhammed'in (O'na binlerce selât ve selâm olsun), Yüce Sünnetine uyan ve O'nun mübârek yolundan giden demektir.” 

“Böyle olunca, Alevi ve Sünni mefhumları arasında zıddiyet ve düşmanlık arayanlar, ya çılgın veya ardniyetli olmalıdırlar. Çünkü, bizzat yüce sahâbi Hazreti Ali, Şanlı Peygamberin soyunu devam ettirmeye memur ve O'nun sünnetine, herşeyden daha bağlı olan yüce İmam ve Halifedir. Fakat, sinsi ve kahpe düşmanlıklara bakın ki, ne yapılmışsa yapılmış, iki mübârek kelime etrafında düşman kamplar ihdas edilmiştir ve bu kamplaşmanın devam etmesi için, ne mümkünse yapılmaktadır. Bu konuda dış düşmanların tertipleri mühim olmakla birlikte, yaraları kanatıp durmakta olan din bezirgânlarının rolü de küçümsenemez.” 

“Bilindiği gibi, İslâm’ın yüce halifeleri Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer Şanlı Peygamberimizin kayınpederleri, Hz.Osman ile Hz. Ali de damatlarıdır. Muhterem vâlidemiz Hz. Ayşe de şanlı Peygamberimizin sevgili eşleri... Allah'ın, kendilerinden razı olduğu bu yüce İslâm büyükleri, birbirlerine iman kardeşliği ile aile ve akrabalık bağları ile, en güçlü gönül bağları ile bağlı oldukları halde, düşman, Müslümanlara öyle bir tuzak hazırlamış bulunmaktadır ki, onlar, bunların etrafında ve manevi atmosferinde bir diğeri ile kaynaşmak ve kenetlenmek yerine bu yüce adları bahane ederek birbirlerine düşman bulunmaktadırlar. Gafletin veya ihanetin bu derecesine pes demek gerekir.” 

“Kaldı ki, Ashâb-ı Kiram da insanlardan meydana gelmişti. Bütün insanlar gibi, onlar da hatâ işleyebilirlerdi. Onlar da içtihadlarında yanılabilirlerdi, onların arasında da teessüfe şayan hadiseler cereyan edebilirdi. Bütün bunları bahane ederek Müslümanları, asırlarca sürecek kin ve fitne dalgalarına itmek, birbirine düşürmek elbette doğru olmazdı. Halbuki, bu gibi konularda, Müslümanlara düşen vazife ya susmak veya hayır konuşmaktır.” 

“Unutmamak gerekir ki, dinimizde, müslümanın müslümanı çekiştirmesi yasaktır. Şimdi düşünün, müslümanların Ashâb-ı Kiram'ı çekiştirmesi nedir?” 

“Kesin olarak bilinmelidir ki, bu fitne devam ederse, İslâm dünyası iflâh olmaz. Zaaftan zaafa yuvarlanarak, emperyalizmin pençesinde inlemeye devam eder.” 

“Bütün bu açıklamalardan sonra, rahatça belirtebiliriz ki, gerek Karahanlılar, gerek Selçuklular, gerek Osmanlılar döneminde olsun, İslâm'a girdikten sonra Türkler, Alevimeşrep Sünniler durumundadırlar. Hattâ, Hatay (yahut Kıtay) Türklerinden ve Sünni bir ailenin çocuğu olan Şah İsmail, bilhassa Batı Türklüğünün bu durumundan istifade etmeye kalkışmıştır. İran'dan sonra, Anadolu Türklüğünü de kontrolü altına almak için, Türk milletinde mevcut olan coşkun Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisinden faydalanmanın yollarını araştırmıştır. Öte yandan Türk ve İslâm dünyasının liderliğine oynayan Yavuz Selim Han, Şah İsmail'in bu oyununu görmüş ve bozmuştur. Nitekim, başarıya ulaştıktan sonra, Sultan Yavuz Selim Han, tuğrasına bir de Şah ünvanını ekliyerek, tahtını bu sevginin yörüngesinde ısrarla tutmuştur. Bununla da yetinmemiş, bütün dünya müslümanlarının da lideri (Halifesi) olmayı başarmıştır. Sünni ve Alevi bütün İslâm dünyasını, bu çapta toplayan başka bir Yavuz Selim var mıdır? Hz. Ali'ye aşk ile bağlı olan Yavuz'u, Alevi düşmanı tanıtmak büyük haksızlıktır; O gerek Türk dünyasını, gerek İslâm dünyasını, bölmek için uydurma çatışma kampları hazırlamak isteyen hırslara ve kötü niyetlere karşı çıkmış, birlik ve bütünlük için savaşmış bir Türk büyüğüdür. O'nu iyi anlamak lâzımdır.” 

“SİZ, MÜSLÜMANLARI, SÜNNi VE ALEVİ DİYE UYDURMA DÜŞMAN KAMPLARA AYIRMAYA ÇALIŞAN DÜŞMAN OYUNLARINA ALDIRMAYIN. UNUTMAYIN Kİ, GERÇEK SÜNNİLER, GERÇEK ALEViLERDİR; YAHUT GERÇEK ALEViLER GERÇEK SÜNNİLERDİR.” 

 

MEZHEPÇİLİK MESELESİ NASIL HALLEDİLİR? 

Öyle ama, biz ne dersek diyelim, neye inanırsak inanalım, her şeye rağmen, ortada, bir realite olarak, Türk Milleti'nin millî birlik, beraberlik ve bütünlüğünü tehdit eden bir sıkıntı yok mu? Var... Ve, bu problemin adı, biz kabul etmesek bile, ne yazık ki, birileri tarafından Mezhepçilik Meselesi olarak konulmuş ve bu isimlendirme kamu tarafından kabul edilmiş. Öyle değil mi? Öyle! Fakat, bizim, yukarda gelişme ve oluşma tarihçesi ve dini delilleri ile ispatlamaya çalıştığımız gibi, bu, hiç de Mezhepçilik Meselesi değil. Ve bu, sadece yapay bir Alevi-Sünni zıtlaşma ve çekişmesidir. Lâkin, bir sıkıntı, bir problem ve bir mesele vardır ve mutlaka çözülmelidir. Çünkü çözülmediği sürece büyüyecektir. Nitekim büyümektedir. Peki, bu, sünni ve alevi probleminin bir çözümü var mıdır? Alevi ve Sünni meselesi nasıl çözülür? 

Bu suale, en doğru ve güzel cevabı Ülkücü Hareket'in büyük mütefekkiri rahmetli S. Ahmet ARVASÎ Hocamız şöylece veriyor: 

“Hemen belirtelim ki, bu problemin, ülkemizin dışına taşan çok önemli boyutları bulunmakla birlikte, bu problemin çözümünde tamamen çaresiz durumda değiliz. İç ve dış düşmanlarımızın elele vererek, kanattıkları, siyasî ve ideolojik maksatlarla istismar ettikleri, bu içtimaî yaramızı elbette tedavi imkânları vardır.” 

“Kanaatimizce, kendimizi, yanlış laiklik telakkisine ve kompleksine kaptırarak problemi oluruna bırakmak asla doğru değildir. Esasen, biz, bu tavrı takınarak ve dine ilgisiz kalarak ülkemizde, son yarım asır içinde meydana gelen, dinî gelişmeleri ciddiyetle takip edemedik. Hatta, bu sahayı, tamamı ile iç ve dış düşmanların yahut cehaletin istismarına terkettik. En azından, din müessesesi karşısında aldığımız, bazan olumsuz, bazan ilgisiz, vaziyetten yine biz zarar gördük. Esefle belirtelim ki, dinin, asrımızda da fonksiyonel ve canlı bir müessese olduğunu gören her renkteki emperyalist güçler, bizim bu ilgisizliğimizden, tahminlerin üstünde faydalandılar.” 

“Oysa, devlet, kendi temel prensipleri ile ters düşmeden, gerçek, ciddi, dosdoğru ve samimi bir din eğitimi ile hem gençlerimizi hem milletimizi bu tehlikelerden korumuş olurdu, hem de devlet ve millet bütünlüğünü pekiştirirdi. İslâmiyet'in dosdoğru anlatılması, bizce, çok kolaydır. Çünkü, İslâm dininin kaynakları, dost düşman herkesin de kabul edebileceği bir biçimde, apaçık ortadadır. Aynı Mukaddes Kitaba ve aynı Peygambere inanan insanları, bir araya getirmek pekalâ mümkündür. İslâm dünyasında ve bilhassa ülkemizde farklı kollara rağmen bütün müslümanların Kitab'ı, tektir ve bütün hayatı, yaşayışı, davranışı ve sözleri en sağlam biçimde tesbit edilmiş bir Peygamber'e inanılmaktadır. Hıristiyan dünyasında rastladığımız tarzda, birbirini nakzeden İncil'ler etrafında paraçalanmadığımıza göre, uygun bir zamanlama ve strateji ile ülkemizde, problem çözülebilir niteliktedir.” 

“Biliyorum, yaranın çok derine varan kökleri ve çetin boyutları vardır. Problem, çok faktörlü ve çok biçimli bir gelişme içinde bugünlere ulaşmıştır. Ancak, iman etmekteyim ki, bu problem, bütün çetinliğine rağmen çözülmez değildir. Bence, ilk iş, bütün ithamlara rağmen, ciddi, samimi ve dosdoğru bir din eğitimi plânlanmalıdır. Din sahası, hem cehaletin hem istismarcıların hem de kara ve kızıl emperyalizmin elinden kurtarılmalıdır. Bilhassa yabancı güçlerin el ve ayakları ülkemizden uzaklaştırılmalı, yarayı kanatmaya çalışan basın ve yayın faaliyetleri durdurulmalıdır. Yanlış bir laiklik politikası ile devlet, dinin yanlış anlatılmasına ve istismar edilmesine karşı ilgisiz bırakılmamalı; bilakis, devlet, dinin dosdoğru anlatılmasına ve yorumlanmasına yardımcı olacağı ortamı hazırlamaya teşvik edilmelidir. Dinde indî ve sübjektif yorumlar yerine, edille-i şer'iyye ile tayin olunmuş ölçüler hâkim olmalıdır. Din ve vicdan hürriyeti, devletin ve milletin aleyhine kullanılmamalı, siyasî mezhepçilik yapılmamalı, inanç farkları, ideolojik ve politik çatışmalara paravan edilmemelidir.” 

“Diyanet İşleri Teşkilâtı, inanmış, ehliyetli ve vatanperver kadrolarla takviye edilmeli, ilmî ve akademik çalışmalarla din sahası, babilerin, hurufilerin, bâtinilerin, istismarcıların, dedelerin, ahundların ve yobazların ellerinden ve neşriyatından kurtarılmalı; tarikat ve tasavvuf maskesi altında dinin soysuzlaştırılmasına engel olunmalıdır. Emperyalist oyunlarını tesbitte ve teşhiste devlete yardımcı olmalıdır.” 

“Bizce, bu problemin çözümünde, temel tedbir eğitimdir. Devletçe ve milletçe İslâmiyet'in yanlış anlatılmasının ve yorumlanmasının önlenmesi için gerekli örgün ve yaygın eğitim tedbirlerinin ciddiyetle ve samimiyetle alınmasıdır. Şaşıyorum, biz, İslâmiyet'i başka milletlerin , başka dinden olan çocuklarına, anlatabiliyoruz da sadece kendi insanlarımıza mı anlatamıyoruz? İslâmiyet, inançları ile ibadetleri ile ve bütün cephesi ile meçhul bir şey değil ki, onu anlatmakta ve öğretmekte zahmet çekilsin” ..... 

“Mukaddes ve mübarek Sünni ve Alevi kavramları etrafında çirkin oyunlar oynayarak müslümanı müslümana, Türk'ü Türk'e kırdırmak istemektedirler. Hiç şüphesiz, Türkoğlu, bu oyunları da bozacaktır.”

Şamanizm

  • 30.1.2017 12:18:43
  • 0 Yorum
  • 411

Şamanizm, Türklerin Müslümanlığa geçmezden önceki inanç sistemi idi. 

Derler ki, şamanlığın genetik kökenleri vardır ve kimin şaman olup, olamayacağı çocukluğundan belli olur. 

Tanrılardan işaret alındıktan sonra da çocuğun çok fazla seçeneği yoktur. Ya ölecek, ya delirecek ya da deliliğin sınırlarını aşıp, şaman olacaktır.
Şamanların özel güçleri vardır.

Şamanların özel güçleri vardır.
Şamanlar, bir din görevlisi, şifacı ya da büyücü olarak tanımlanabilir. Şamanın en temel özelliği, ruhlarla temas duruma geçebilme özelliğidir. Bu gücü sayesinde mistik parçalanma (ölüp dirilme), hastalık tedavisi, kutsama gibi misyonlarını gerçekleştirebilir. Bu teması elbette herkes gerçekleştiremez, bu güce hasıl olmanın genetik kodlarla taşındığı savunulur. 

Şamanlar genellikle rahatlıkla transa geçebilecek kişiler arasından seçilir. Genellikle de kadınlar arasından seçilir. Olur da erkek bir şaman olursa dahi, giydiği kıyafetler kadın kıyafetleridir. Dini ritüel esnasında giyilen kıyafete manyak denir. Bu elbise garip ve ruhani olduğu söylenen objelerle doludur.
Şaman olabilmek için en önemli şart...

Şaman olabilmek için en önemli şart...
Şaman olabilmek için en önemli şart, Tanrı ile iletişime geçebilmek ve ritüel esnasında transa geçebilme yetisine sahip olmaktır. Bu yeteneklere sahip olduğu ve şamanlık için de uygun olduğu düşünülen adaylar belirlenir. Buradaki kilit nokta şudur: Şaman, adayı; aday da şamanı seçer. 

Eğitim, adayın benliğinin yok edilmesiyle başlar. Yaklaşık 10 gün süren bu süreçte şaman adayının, dünyevi şeylerle olan ilişkisini kesmesi beklenir. Eğitim öncesindeki tüm bildiklerinden, o yaşına kadar tüm öğrendiklerinden feragat etmesi istenir. Tıpkı bir ölü gibi geçmişiyle olan tüm bağını koparması ve usta şamana tamamen ve koşulsuz bir şekilde uyacağını vaat etmesi beklenir. 

Şamanlık eğitim yaklaşık 15 yıl gibi bir süreç alır ve bu dönemde şaman adayı, öğreticisini koşulsuz bir biçimde izler. Bu süreçte adayın yaşayacağı mental zayıflık, savsaklama, aksama ya da şüphe gibi durumlar eğitim sürecinin kesilmesine ya da bitmesine neden olur.
Ayin biter ve şaman hiçbir şeyi hatırlamaz.

Ayin biter ve şaman hiçbir şeyi hatırlamaz.
Şamanlık ile ilgili birçok şey zaten oldukça ilgi çekici ve farklı iken, şamanların dini ritüel ya da ayin esnasında yaşadıkları trans hali fazlasıyla merak uyandırıcı bir durumdur. 

Öncelikle ayinin gerçekleştirileceği yerde küçük bir ateş ve birbirinden farklı kokular yayan tütsüler yakılır. Ayini izlemek serbestti fakat ayin esnasında odayı terk etmek yasaktır. Manyak denilen kıyafetini giymiş olan şaman, tütsülerden yayılan dumanla birlikte transa geçmeye ve hızlı hızlı hıçkırmaya başlar. Daha sonra bir miktar su içer fakat bu suyu yutmaz, majikal bir çember oluşturacak şekilde 4 farklı köşeye tükürmeye başlar. Çember oluşturulduktan sonra ateşin sönmesi beklenir ve trans halindeki şaman da davul çalmaya, farklı ezgilerde şarkılar söylemeye başlar. İşte tam bu esnada şamanın, başka ruhlarla iletişime geçmesi ve bu ruhlardan yardım istediği söylenir. 

Ayin bittikten sonra şaman, trans halinden çıkar ve ayin esnasındaki hiçbir şeyi hatırlamaz.
''Onlar, kötülük yapmaya çalışırlar.''

''Onlar, kötülük yapmaya çalışırlar.''
Ünlü Rus Türkolog Vasili Vasilyeviç Radlof, Orta Asya'yı kapsayan gezilerinde edindiği bilgileri şöyle aktarıyor: 

Şamanın hali bir hastalık mı, delilik mi yoksa bir oyun mudur? Hayır bunlardan hiçbiri değil. İyi melekler insanları korumak ve takdis etmek üzere semanın en yüksek hükümdarı tarafından gönderilirler, fakat kötü ruhlar ne yaparlar? Bunlar vücutsuz ve akıllı yaratık oldukları için elbette ki, büsbütün hareketsiz kalamazlar. Bunlarda mutlaka bir hareket arzusu bulunduğunu kabul etmemiz icab ettiğine göre, bu arzu da pek tabi olarak kötülüğe doğru yöneltilmiştir. Maddi tabiat onların gayreti karşısında hissiz kalır, bundan dolayı onların düşmanca hareketleri için yegane faaliyet sahası insanlardır. Onlar, dünyada insanlar arasında çöldeki aslanlar gibi yaşarlar ve insanlara, eşkiyalar gibi her yerde zarar vermeye, kötülük yapmaya çalışırlar. Doğrudan doğruya yapılan bu hücum, bizim fikir, arzu hareketlerimizde tecelli ederi uyanık olursak, onlarla mücadele ederiz, Tanrının yardımı ile uzaklaştırırız. 

Ayrıca ekliyor;

öyle misaller vardır ki, kozaklar kendinden geçmiş şamanı kamçı darbeleriyle ayıltamamışlardır, diğer cihetten öyle misaller de vardır ki, (kendi tecrübeme göre söylüyorum) kendinden geçmiş bir şamanın elinden derhal davulunun düşmesi için papazın müdahelesi kafi gelmiştir.
''Eski Türk inancına göre ölü...''

''Eski Türk inancına göre ölü...''
Şamanizm inancından, bizim kültürümüze geçmiş birçok gelenek ve adet vardır. 

 

Ateizm

  • 30.1.2017 11:59:54
  • 0 Yorum
  • 433

Bunca yıldır Ateistforum’da ve Ateizm.org’da ateizmi anlatır dururuz. Buna rağmen, gerek toplumda, gerekse Ateistforum ziyaretçileri arasında -ki bu ziyaretçiler sözde konuya ilgi duyan ve meseleyi araştırmış olması gereken kişilerdir-, ateizmin tam olarak ne olduğunun ve ne olmadığının anlaşılmadığını, netleşmediğini görüyoruz.

Belki de ateizmin ne olduğundan çok, biraz da ne olmadığına değinmemiz gerek. Yanlış anlamaların ve geçersiz kabullerin önüne geçebilmek için.

 

Ateizmin ne olduğu tanımından bellidir. Ateizm, teist iddiaların reddidir. Teizmin Tanrı’sına ve dolayısıyla bununla bağlantılı diğer iddialarına inanmamaktır.

 

Ateizm, Tanrı’nın varolmadığının kanıtlanmak zorunda olunduğu bir duruş değildir. ‘Güçlü’ (pozitif) ateizm Tanrı’nın varolmadığına dair savlar ve iddialarla gelir, ama ‘Zayıf’ (negatif) ateizm Tanrı’nın varolmadığını kanıtlamakla uğraşmaz. Teist iddiaların ve Tanrı’nın varlığı fikrinin reddinde kullanılabilecek başka bazı yöntemler izler bu tür ateizm. Dolayısıyla, ateizmin tanımında iki bakış açısını da kapsayacak bir ifade yer almak durumundadır, bu yüzden de ateizmin tanımında Tanrı’nın varolmadığını kanıtlama yükümlülüğünü gerekli kılacak ifadeler yer almaz. Ateizm Tanrı’nın varlığı iddiasının reddidir denir. Bu reddin gerekçesi ister böyle bir Tanrı’nın varolmadığının gösterilmiş olması olsun, ister böyle bir Tanrı olduğunu düşünmeye bizi itecek geçerli sebeplerin olmadığının gösterilmesi olsun, sonuçta önemli olan nokta ve ateizmi ateizm yapan nokta, Tanrı’nın varlığı iddiasının reddedilmesidir.

 

Dolayısıyla, ateistten “Madem ateistsin, Tanrı’nın varolmadığını kanıtla” türünde bir talepte bulunulması doğru değildir. Tanrı’nın varolmadığı kanıtlanmadan da ateist olunabilir.

 

Ayrıca, zaten konuyu yeteri kadar incelememiş çoğu kişinin farkında olmadığı birbaşka gerçek, ortada pek çok farklı Tanrı kavramlarının dolaştığıdır. Değişik kişilerin Tanrı’dan anladığı değişik şeylerdir, ve sadece deist, panteist ve agnostiklerin değil, inançlıların bile pek çoğunun ortak bir Tanrı tanımında buluşması zordur. Zaten çoğu kez inançlı, inandığını söylediği Tanrı kavramı konusunda yeteri kadar kafa yormamıştır, ve net bir tanımı olmayan, tartışmadan tartışmaya, konudan konuya anlamı ve tanımı değişen bir Tanrı’ya inanmaktadır. Hatta çoğu ortalama inançlı, zaten inandığı Tanrı’yı tanımlama yetisine de sahip değildir.

 

Bu yüzden, Tanrı hakkında konuşabilmek için zaten önce hangi Tanrı’dan bahsedildiğini netleştirmek, Tanrı’nın doğru dürüst bir tanımını yapmak gerekmektedir. Ancak ondan sonra ‘Güçlü’ veya ‘Zayıf’ ateizm, hatta deizm, panteizm, vb gibi ayrımlar yapılmalıdır.

 

 

Kısacası, ateizm, Tanrı’nın varolmadığını kanıtlamak zorunda olmak demek değildir.

 

 

Ayrıca ateizm, dünyanın ve evrenin kökeni ile ilgili felsefi soruların cevabını bulduğunu iddia etmek de değildir.

 

Ateist, genel olarak evren ile ilgili, içinde akıllı tasarımcı temaları içermeyen açıklamaları tercih eder haliyle. Ama ateist, evren ile ilgili belli bir spesifik düşünceyi savunmak zorunda olan bir kişi değildir.

 

Ateizmin tanımı ile bağdaşan, evreni teist Tanrı haricinde başka fikirlerle açıklayan, fakat birbirinden farklı pek çok bakış açısı mümkündür ateist birey için. Evrenin nedensiz varolduğunu söylemek de bir ateist fikirdir, evrenin bir nedeni olduğunu, fakat bunun akıllı ve bilinçli bir neden olmadığını söylemek de ateist bir fikirdir, evrenin başlangıcı ve sonu olmayan, dolayısıyla yaratılmamış olduğunu söylemek de ateist bir fikirdir. Hatta, günümüzde evrende varolan zeka ve uygarlığın, çok uzak bir gelecekte, zamanda geriye doğru bir etkide bulunarak evreni yaratmış olabileceği türünde, içinde akıllı tasarımcı temaları taşıyan pek çok fikir de ateist kanatta kabul edilebilecek fikirlerdir. (Teizmle ve teizmin Tanrısı ile bağdaşmadıkları için).

 

Dolayısıyla ateist, evrenin kökeni, hayatın amacı, vs gibi felsefi konularda tek bir şekilde düşünmek zorunda olan bir kişi değildir. Ateistlerin bu konularda ne düşünmeleri gerektiğinin yazılı olduğu, ateizmin bir kutsal kitabı falan bulunmamaktadır.

 

Ateistler genel olarak, bağımsız ve özgür düşünceli bireyler olarak, bu konularda kendi yaptıkları bazı araştırmaların neticesinde bazı fikirleri benimserler. Ya da bu konularda agnostik bir tavır da takınabilirler.

 

Fakat bu, teizmin Tanrı’sı konusunda ateist olmamak için bir sebep değildir.

 

Tanrı kavramı konusunda epistemolojik olarak agnostik olup, ontolojik anlamda inançsız, yani ateist olmak mümkündür, hatta bence tutarlı tavır budur. Çünkü agnostisizm, “Tanrı’nın varolup olmadığı bilinebilir mi?” sorusuna verilebilecek bir potansiyel cevaptır, ateizm ise “Tanrı’ya inanıyor musun?” sorusuna. Yani bu iki eğilim aslında farklı soruları cevaplar.

 

Kısacası ateizm, dünya ve evrenin kökeni ile ilgili temel felsefi soruların kesin cevabının verildiği ve bulunduğu bir alan değildir. Bu konularda birbiriyle uyuşmayan, ya da agnostik tavır takınanların da ateist tanımlaması içinde kalmaları mümkündür.

 

***

 

Ayrıca ateizm, belli politik fikirleri veya ahlaki prensipleri savunmak demek de değildir. Ateizmin bu konulara değinen ve bunları tanımlayan bir kutsal kitabı yoktur. Ateistler arasında liberali de vardır, sosyal demokratı da vardır, komünisti de vardır, faşisti de vardır.

 

Ateizm politik prensipler ortaya koymadığı gibi, ahlaki prensipler de ortaya koymaz. Çünkü bu tür konular, ateizmin araştırma konusu içindeki konular değillerdir.

 

Ateizm teizmle ilgilenir, teizmin çürütülmesi ile ilgilenir.

 

Fakat yanlış anlamayı önlemek için hemen ardından şunu da eklemeliyiz ki, bu ateistlerin ahlaki prensipleri yoktur, ateistler ahlaksızdır, ya da ahlaksız olmaları mübahtır anlamına gelmez.

 

Ahlak ateizmin araştırma konusu değildir, ama ateizm misyonu gereği belli bir insan tipi gerektirir. Araştırmacı, sorgulayıcı, entellektüel, okuyan ve inceleyen, vs. Bu ise, dolaylı olarak toplumun kalburüstü kesiminden olmayı ve topluma örnek olmayı gerektirir. Örnek birey ve vatandaş olmanın gerektirdiği özelliklerden biri de haliyle ahlaklı olmaktır, eski zamanların değil ama modern çağın ahlak prensiplerini takip edip uygulamaktır.

 

Yani ateist, kendisini ateist yapan özellikler sebebiyle uygar, çağdaş, bilgili, entellektüel, bilimsel ve ahlaklı bir kimsedir.

 

Bu tür şartlar ateizmin bir kutsal kitabında falan yazılı değildir, ama istatistiksel verilerin gösterdiği sonuç genellikle bu yöndedir.

 

Örneğin ABD’de yapılan istatistiksel araştırmalar, ateistlerin politik olarak muhafazakar değil liberalliğe daha yakın olduğunu göstermektedir. (ABD’de liberal kelimesi ile ifade edilen politik eğilim, bizdeki liberallikle aynı değil. Bizde liberal deyince sağ anlaşılıyor, ABD’de ise politik olarak ikisi de sağ kanatta kalan iki büyük politik eğilimin biraz daha merkeze yakın olanı, yani diğerine göre daha solcu olanı liberal olarak nitelendiriliyor. Yani ABD’de liberal deyince anlaşılan kişiler, bizde sosyal demokrat deyince anlaşılan kişi tiplemesine benziyor).

 

Ayrıca, yine Batı’da yapılan istatistiksel araştırmalar, ateistlerin ortalama olarak muhafazakarlardan daha zeki olduğunu gösteriyor. (IQ düzeyi olarak).

 

Yine Batı’da yapılan araştırmalar, ateistler arasındaki boşanma oranının, inançlılara nazaran daha düşük olduğunu, ateistler arasındaki suç oranının da inançlılara nazaran çok daha düşük olduğunu göstermektedir. (ABD toplumunun %10-15 kadarı ateistken, hapishanedeki suçluların sadece %0.21’i ateisttir Amerika’da).

 

Yani ateizmin politika, ahlak, vs gibi konularda belli bazı prensipleri veya inançları yoktur, ama ateistlerin, kendilerini toplumun dinsel şartlanmalarından kurtaran özellikleri sebebiyle, istatistiksel olarak genellikle belli kişi tiplemelerine uyduğu söylenebilir. (Entellektüel, bilgili, okuyan, araştıran, sorgulayan ve ahlaklı kişilerdir genellikle ateistler).

 

***

 

Peki ateistlerin parapsikoloji, UFO’lar, doğaüstü olaylar, fal, büyü, hayaletler, komplo teorileri, vs gibi konulardaki tavırları nasıldır?

 

Yine aynı şekilde, bunlar ateizmin araştırma konusuna giren alanlar değillerdir. Bu yüzden de ateizmin bu konuda dile getirdiği fikir, prensip ve inançlar vardır denemez.

 

Ama ateistlerin büyük çoğunluğu bilimsel/materyalist dünya görüşünü benimsemiş kişilerdir. Dolayısıyla, yine istatistiksel olarak konuya bakacak olursak, ateist dünya görüşünü benimsemiş kişilerin büyük çoğunluğunun bu tür konulara olan bakış açılarının da uyuştuğu gözlenecektir.

 

Ateistler genellikle bilimsel ve kuşkucu kişilerdir. Eleştirel düşünce ve bilimsel kuşkuculuk gibi konularda iyilerdir. Bu yüzden de ateistler arasında dayanaksız veya şüpheli iddialara inananların oranı düşüktür. Yani hayaletler, fal, büyü, komplo teorileri, vs gibi konularda bilimsel bir şüpheciliğin gerektirdiği gibi davranır çoğu ateist.

 

Ateisti yaşadığı toplumun dinini ve inançları sorgulamaya iten özellikleri, haliyle başka alanlardaki şüpheli ve dayanaksız konuları reddetmeye de itmektedir. Yani ortada istatistiksel bir gösterge ve bir eğilim vardır ateistlerin bu konulardaki yaklaşımı ile ilgili olarak, yoksa ateizmin getirdiği prensipler veya inançlar falan sebebiyle değil.

 

 

***

 

Ateizmden olduğundan fazla birşey beklemek doğru değildir. Ateizm, toplumsal sorunlara bir çözüm değildir, politik veya aklaki bir felsefi akım değildir, en derin felsefi sorulara bir cevap değildir.

 

Peki nedir ateizm?

 

Ateizm, bizleri dinlerin insanları uyuşturan, ilkelliğe ve bağnazlığa iten ve günümüzün sözde ileri toplumunu bile esir almış özelliklerinden kurtarabilecek, en azından bu konulardaki mücadelede katkı sağlayabilecek bir bilimsel ve felsefi bakış açısıdır.

 

HİNDUİZM

  • 30.1.2017 11:53:51
  • 0 Yorum
  • 1047

Hinduizm, bilinen en eski organize dinlerden biridir; kutsal yazılarının tarihleri İ.Ö. 1400-1500 yılları kadar geriye uzanır. Ayrıca milyonlarca tanrısı olduğundan en değişik ve karmaşık dinlerden biridir. Hinduların çok çeşitli ana inançları ve birçok farklı mezhebi vardır. Hinduizm, dünyanın üçüncü en büyük dini olduğu halde, esas olarak Hindistan ve Nepal’de bulunmaktadır. 

Hinduizm’in ana metinleri, Vedalar (en önemli sayılırlar), Upanişad, Mahabharata ve Ramayana’dır. Bu yazılar, ilahiler, büyüler, felsefeler, ritüeller, şiirler ve öyküler içerir. Hindular inançları için bunları temel alır. Hinduizm’de kullanılan diğer metinlere Brahmanalar, Sutralar ve Aranyakalar dahildir. 

Hinduizm sık sık, sözde 330 milyon tanrıyı kabul eden çok tanrılı bir din olarak anlaşıldığı halde hepsinin üzerinde olan tek bir “tanrısı” da vardır ki bu da Brahma’dır. Brahma, evrenin bütününde gerçeğin ve varoluşun her kısmında var olduğuna inanılan varlıktır. Brahma hem kişisel değildir ve bilinemez ve sık sık da, Brahma—Yaratıcı; Vişnu—Koruyucu ve Şiva—Yok Edici olmak üzere üç farklı biçimde var olur. Brahma’nın bu “yönleri,” her birinin pek çok kereler beden alışları aracılığıyla bilinir. Hindi ekolleri, hemen hemen her teolojik sistemden öğeler içerdiğinden Hindu teolojisini özetlemek zordur. Hinduizm şöyle olabilir: 

1) Monistik (Tekçi)—Sadece bir tek şey vardır; Sankara ekolü
2) Panteistik (tüm tanrıcı)—Sadece bir tek ilahi varlık vardır, bu yüzden Tanrı dünyayla özdeştir; Brahmanizm
3) Panenteistik—Dünya Tanrı’nın bir parçasıdır; Ramanuja Ekolü
4) Teistik—Yaratılıştan ayrı olan tek bir Tanrı vardır; Bhakti Hinduizm.

Diğer ekoller gözlemlendiğinde, Hinduizm ateist, deist ya da hatta nihilist (yokçu) olabilir. “Hindu” başlığı altında bu kadar çok çeşitlilik dahil olduğunda onları ilk baştan “Hindu” yapanın ne olduğu merak edilebilir. Önemli olan tek şey bir inanç sisteminin Vedalar’ı kutsal olarak kabul edip etmediğidir. Eğer kabul ediyorsa Hindu’dur, etmiyorsa Hindu değildir. 

Vedalar, teoloji kitapları olmanın çok ötesindedir. Hikâye biçimindeki bir din kökü oluşturmak için zengin ve renkli, “teo-mitoloji” yani, mit, teoloji ve tarihi beraber dokur. Bu "teo-mitoloji" Hindistan'ın tarihi ve kültürünün o kadar derinliğindedir ki, Vedalar’ı reddetmek Hindistan’a karşı olmak olarak görülür. Bu yüzden bir inanç sistemi Hint kültürünü bir ölçüde benimsemiyorsa Hinduizm tarafından reddedilir. Sistemin teolojisi teist, nihilist ya da ateist olsa bile, Hint kültürü ve teo-mitik tarihi kabul ediyorsa "Hindu" olarak kabul edilebilir. Çelişkiye bu açıklık da dinsel görüşlerinde mantıklı tutarlılık ve rasyonel savunulabilirlik arayan Batılılar için bir baş ağrısı oluşturabilir. Ancak dürüst olmak gerekirse, Hristiyanlar da Rab’be iman ettiklerini iddia edip yaşamlarında Mesih’i inkâr ederek hayatlarını pratik ateistler olarak sürdürdüklerinde bundan daha mantıklı değildir. Hindu için çatışma gerçek mantıksal çelişkidir. Hıristiyan içinse çatışmanın daha çok basit bir ikiyüzlülük olması mümkündür.

Hinduizm insanlığı ilahi olarak görür. Brahma her şey olduğu için, Hinduizm herkesin ilahi olduğunu ileri sürer. Atman ya da benlik, Brahman ile biridir. Brahman dışında tüm gerçek sadece bir yanılsama olarak kabul edilir. Bir Hindu’nun ruhsal amacı Brahma ile bir olmak ve böylece “bireysel benlik”in yanılsatıcı biçiminde var olmasının son bulmasıdır. Bu özgürlük "mokşa” olarak adlandırılır. Hindu, “mokşa”ya erişilene dek, gerçeği öz-gerçekleştirme üzerinde çalışması için tekrar tekrar yeniden dünyaya geleceğine inanır (ki gerçek sadece Brahman’ın var olduğudur). Bir insanın dünyaya tekrar ne olarak geldiği, doğanın dengesi tarafından yönetilen bir neden sonuç ilkesi olan karma aracılığıyla belirlenir. Bir insanın geçmişte yaptıkları gelecekte olacakları etkiler ve onlarla bağlantılıdır, buna geçmiş ve gelecek hayatlar da dahildir. 

Bu sadece kısa bir özet olmasına rağmen, Hinduizm’in inanç sisteminin hemen hemen her bakımından Kutsal Kitap’a uygun Hristiyanlığa aykırı olduğu görülmektedir. Hristiyanlık’ta bir tek Tanrı vardır ve bu Tanrı hem kişisel hem de tanınabilir bir Tanrı’dır (Yasanın Tekrarı 6:5; 1 Korintliler 8:6). Hristiyanlık’ta bir tek Kutsal Yazılar dizisi vardır, yeryüzünü ve üzerinde yaşayan her şeyi Tanrı’nın yarattığını öğretir (Yaratılış 1:1; İbraniler 11:3). Hristiyanlık insanın Tanrı’nın benzerliğinde yaratıldığını ve sadece bir kez yaşadığına inanır (Yaratılış 1:27; İbraniler 9:27-28) ve kurtuluşun sadece İsa Mesih aracılığıyla olduğunu öğretir (Yuhanna 3:16, 6:44, 14: 6; Elçilerin İşleri 4:12). Hinduizm İsa’yı benzersiz bir şekilde beden alıp dünyaya gelen Tanrı-İnsan ve Kurtarıcı, insanlığın kurtuluşu için tek yeterli kaynak olarak görmediğinden dini bir sistem olarak başarısızdır.

Hristiyanlık

  • 30.1.2017 11:41:49
  • 0 Yorum
  • 451

Hristiyanlık dünya üzerindeki en yaygın, en fazla inanana sahip dindir. Ancak esasen kendisini din olarak tanımlamaz. Din olarak tanımlanmasının sebebi dünyada başka inanışların var oluşu ve kendilerini ilahi olarak tanıtmasıdır. Tanrı'ya göre dinler yoktur, buna hıristiyanlık dini de dahil.
Ancak dünyadaki sınıflandırma gereğince, Tanrı sözüne yani Kutsal Kitap'a iman edenler hristiyanlık dinine mensup kişiler olarak adlandırılmıştır. Kutsal Kitap ise tektir ve tevrat, zebur, incil'den oluşur. Tanrı bu kitapları insanlara verirken onlara ayrı bir din değil, kendi sözlerini vermiştir. Bu sözler insanın yaşamının nasıl olması gerektiğini, doğru ve yanlışın ne olduğunu belirtir. Dolayısıyla hristiyanlık bir din değil, bir yaşam tarzıdır. Hristiyanlık dinine mensup 2 milyar insan vardır resmi kayıtlara göre. Ancak bunların kaçı gerçekten hristiyan, kaçı değil bilemeyiz. Zira kutsal kitaba göre hristiyan olan kişideki temel nitelik Tanrı sözüne olan bağlılığı ve yaşamındaki meyvelerdir. Buna göre bir kişi hristiyan olduğunu söylüyor ancak Tanrı sözüne göre yaşamıyorsa o zaman gerçekte hristiyan değildir. Hristiyanlık yalnızca kabul etme, varlığını kabullenme ile içerisine girilebilecek ve anlaşılabilecek bir olgu veya oluşum değildir. Hristiyanlık kabullenmenin yanı sıra boyun eğme ve adanma ister. Kişi iman ettiğinde, eski yaşamını arkasına alıp kendisine yeni bir sayfa açar. Buna göre kişi artık eski yaşamındaki şeylerden tövbe eder ve tam bir adanmlışlıkla Tanrı sözüne sarılır, yaşamını o şekilde şekillendirir. Bu yaşam tarzının dinler boyutunda aldığı isime hristiyanlık dini denir.

Hristiyanlık da sevap kavramı yoktur. Yani kişi yaptığı iyi şeyler ile kurtuluşa erişemez. Dünyasal dinler ile hristiyanlığı ayıran temel farklardan birisi bu kurtuluş şeklidir. Kurtuluş yalnızca Tanrı'nın bizlere sağladığı lütuf ile sağlanabilir. Bizim yapacağımız iyilikler bizim kurtuluşumuza etki eden bir faktör değildir. Daha çok iyilik yapan birisi, daha az iyilik yapan birisinden daha kutsal, Tanrı'nın gözünde daha iyi değildir. İnsan doğası gereği günahlıdır ve yüreğinde kötülük vardır. İnsan günahsız bir yaşam sürme, iyi bir yaşam sürme olanağına sahip değildir. Herkes günah işler. Ve Tanrı da bunu bilir. Eğer Tanrı bizleri iyilik ve kötülüklerimize göre, yüreklerimizdeki düşüncelere göre yargılayıp adaleti sağlasaydı o zaman hiçbirimiz kurtulamazdık. Çünkü hepimiz günah işliyoruz ve günahın ücreti ölümdür. Dolayısıyla Mesih İsa olmasaydı hepimiz ölüme doğru ilerliyor ve kurtuluşa çok uzak kalıyorduk. Ancak bizim günahlarımızı o üstlendi. Bu da Tanrı'nın gücüyle, bize olan sevgisinden dolayı, lütfu ile gerçekleşti. Tanrı'nın günahlarımızı lütfuyla örtmesi, İsa Mesih'in çarmıhı ile bizleri aklaması müjdenin temelini hatta kendisini oluşturur. Dolayısıyla hristiyanlık bir yaşam tarzı olmasının yanısıra Tanrı'nın insanlara sağladığı bir kurtuluş yolu, bir müjdedir.

Peki Hristiyan Kimlere Nedir?
Hristiyanlık inancını benimsemiş olan kişiye hristiyan denir. Hristiyan kişi İsa Mesih'in öğretilerini benimser ve hayatında uygular. Hristiyan sözcüğü Grekçe "??????????"(Hristiyanos) sözcüğünden gelmiştir. Antakya'nın Tarsus bölgesinde İsa Mesih'e ilk inananlara hristiyan denmeye başlanmıştır. Hristiyan "Mesih'in yandaşı" , "Mesih yanlısı" anlamına da gelir. Bugün dünyada resmi olarak 2 milyardan fazla hıristiyan bulunmaktadır. Ancak bu rakam gerçekten hristiyan olarak yaşayan ve kutsal kitap öğretisini tam olarak uygulayanların sayısını bizlere göstermez. Hristiyan olmak her kişinin içinde tartabileceği bir durum olmaktan öte, Tanrı'nın gözündeki durumunda ne olduğu önemlidir. Kendisini hristiyan olarak sayıp, Tanrı sözünün tersini uygulayan bir çok kişinin var olduğu dünyamızda kimin hristiyan olup kimin olmadığını söylemek bir hayli zor. Ancak kesin olan ve değişmeyen tek şey hristiyan kişi Tanrı sözüne sadık, tövbekar kişidir.