KÜLTÜR

Ana Tanrıça Kibele'nin Partneri Bulundu

  • 1.8.2018 14:26:47
  • 0 Yorum
  • 98

Doğu Karadeniz'in ilk bilimsel arkeolojik kazı alanı olan tarihi Ordu Kurul Kalesi'nde, 2 bin 100 yıllık olduğu tahmin edilen üç farklı figürden oluşan heykelcikler bulundu. Bayadı Mahallesi sınırları içerisinde yer alan ve 2 yıl önceki kazılarda 2 bin 100 yıllık olduğu tahmin edilen ‘Ana Tanrıça Kibele’ heykelinin bulunduğu kalede, Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Süleyman Yücel Şenyurt başkanlığında 15'i arkeolog, 35 kişilik ekip tarafından yürütülen çalışmalarda yine 2 bin 100 yıllık tarihi olduğu tahmin edilen Dionysos, Pan ve Riton adlı heykel bulundu.

Bu yıl ki çalışmalarda da hemen kazı çalışmalarının başında yüzeye yakın bir noktada tapınak alanı olarak öngörülen bir alanda, yeni bir heykel grubuyla pişmiş toprak  heykel grubuyla karşılaştıklarını söyleyen Başkan Şenyurt, “Bu grup, tamamen ‘In sitü’ durumda bir küt alanının, bir ritüel alanının içerisinde açığa çıktı. Kurul Kalesi, özellikle Tanrıça Kibele Heykeli, Türkiye ve dünya gündemine Doğu Karadeniz’i tekrar tanıtmıştı. Bu yeni buluntu grubumuz, yeni bir Tanrı’yı yine Kibele’nin partneri olan Anadolu Kökenli bir Tanrı’yı karşımıza çıkartıyor. Bu da ‘Dionysos.’ Yeni bulduğumuz bu buluntular, pişmiş topraktan yapılmış bir tane çocuk Dionysos ve onu yetiştiren Tanrı Pan figürü, yine Dionysos kültü ile ilişkili olan Tanrı Pan ile ilişkili olan keçi biçimli hayvan şeklinde kaplar. Bunlar törenlerde kullanılan kaplardır. Böyle bir grup bulduk" dedi.

Şu anda kazıların devam ettiğini ve daha fazla buluntu ile karşılaşmayı hedeflediklerini aktaran Şenyurt, “Açık söylemek gerekirse, Dionysos ile ilgili daha farklı buluntular ile karşılaşacağız. Burada bu heykellerin bulunması hepimizi mutlu etti. Bu kült, Doğu Karadeniz’de bu grek dünyasından bildiğimiz bu kültün Anadolu topraklarında ve Doğu Karadeniz’de kendini temsil ediyor olması, bizi gerçekten çok mutlu etti. Kurul Kalesi kazıları, daha çok buluntuya ve daha çok eserlere gebe diyelim. Bundan sonraki kazılarımızda aynı hızda devam edecek” şeklinde konuştu.

Hafta Sonu Hava Durumu Ne Olacak!

  • 2.3.2018 10:26:24
  • 0 Yorum
  • 192

Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nin resmi açıklamasında ülkemizin batı kesimlerinin yoğun yağış altında bırakılacağını duyurmuş oldu.Yer yer rüzgarlarda etkisini göstermeye başlayacak.

Meteoroloji'den alınan bilgiye göre,sovuk havalar azalarak yağmur gelecek.Cuma günü sıcaklık gündüz 9 derece, gece 1 derece. Nem oranı yüzde 56 ila 76 arasında. Rüzgar saatte 12 km hızında esecek. Cumartesi günü yağmur etkisi 

sürdürecek. Gündüz sıcaklık 9 derece, gece sıcaklık ise 7 derece. Gece sıcaklık 5 günlük verilerine göre en yüksek dereceye çıkıyor. Nem oranı yüzde 87 ila yüzde 93 arasında. Rüzgar hafta sonu hızını artıracak. Pazar günü yağmur 

etkisini kaybetse de hafif yağış devam edecek. Gündüz sıcaklık 8 derece, gece sıcaklık 5 derece olacak. Pazartesi günüyse gökyüzü çok bulutlu olurken, yağış beklenmiyor. Gündüz sıcaklık 10 derece olurken, gece sıcaklık 5 derece 

olarak tahmin ediliyor.
Bu hafta sonu tatil veya piknik planlaması yapan vatandaşlara duyurulur.Özellikle İstanbul'da kar yağışının yerini yağışlar alacak.

Victoria Dönemi ve Tarihi Gariplikler Furyası

  • 8.1.2018 16:47:34
  • 0 Yorum
  • 263

Victoria dönemi teknik bakımdan İngiltere tarihinin yükselişi olarak kabul edilir. Yaklaşık 64 yıl süren Kraliçe Victoria iktidarı, birçok tarihi gelişime ve değişime tanıklık etmiştir. Bu dönemde Sanayi Devrimi yükselmiş, İmparatorluğun zirvesi olarak kabul edilen yıllar yaşanmıştır. Dönemin İngiltere’sinde yaşanan bu başarı furyası aynı zamanda birçok garipliğe de ev sahipliği yapmıştır. Bu yazımızda Victoria döneminin kulağa çılgınca gelecek tuhaflıklarını inceleyeceğiz.

Victoria döneminin en belirgin ve en ağır suçu ise cinsellikti. Kraliçe Victoria’ya göre bunun sebebi Havva’nın Adem’i baştan çıkarmasıydı. Bu yüzden cinselliği hiç yokmuş gibi varsaydı Kraliçe, halkını da bu yönde yönlendirdi. Kraliçe cinsellik ile ilgili tüm olayları suç olarak sayıyor ve ağır cezalara başvuruyordu.  Victoria döneminde hayvanat bahçesinde ki hayvanlara dahil kıyafet giydirilirdi sebebi ise cinsel güdüleri hatırlatmasıydı. Cinsel güdüleri hatırlatan diğer bir etken ise İncil’di. Bu dönemde Kraliçe İncil’i yeniden yazdırdı.

Tamamen baskı içerisinde olan halk bu dönemde sessiz kalmak zorunda kalmış. Bu dönemde her ne olursa olsun göğüs kelimesini telaffuz etmek yasaktı. Tavuk göğüsü demek bile yasaktı, bunun yerine tavuk boynu deniliyordu. Kadınların göğüslerine ise bağır yada bacak deniliyordu, daha da kaba bir tabirle uzuv. Bu kadar abartılı müdahalenin elbette bir sonucu olacaktı, fakat bu sonuç oldukça ağırdı. Bu dönemde baskıların sonucu olarak; çocuk istismarı arttı,pornografi en yüksek seviyeye çıktı, cinsel yol ile bulaşan hastalıklar birçok kez can aldı.

Dönemde tüm ölümcül hastalıkların nedeni olarak cinsellik ve cinsel aktiviteler gösteriliyordu. Kraliçe Victoria çok önemli bir noktayı kaçırmıştı. Thames Nehri halkın içme suyu ihtiyacını karşılıyordu. Yıllarca insan dışkıları bu nehre atıldı. Ölü insanlar,ölü hayvanlar,çöpler ve atıklar bu nehirde toplanıyordu. Birçok insan bu dönemde dizanteri, kolera ve tifo yüzünden hayatını kaybetti. Bu ölümler gerçekleşirken herkes ölenlerin cinsellikten dolayı hayatını kaybettiğini düşünüyordu.

Bu yanlışlık 1860 yılında çözüldü. Victoria dönemi zenginlik ve ferahlık dönemi olarak bilinir fakat temizlik ve hijyen açısından sınıfta kalmıştır. 1891 yılında  Lady Harberton elbisesinin iki izmarit, dokuz sigara, domuz turtası, dört kürdan, iki toka, yarım ayakkabı tabanı, pipet, çamur, kağıt parçaları ve dışkı topladığı bildirilmiştir. Sokakların pisliğini gözler önüne serecek en önemli örnek bu olsa gerek.

Dönem çocuk ölümlerinin en çok yaşandığı dönemdir. Çocukların %50’si henüz 5 yaşına gelmeden ölüyordu. Bu ölümler gelişmiş metropollerden ziyade gecekondu tarzı yerleşim yerlerinde gerçekleşiyordu. Ölümlerin çoğunun gerçekleşme sebebi ise çocukların sokak hayvanlarını yiyecek kadar aç olmasıydı. Bir yas sembolü olarak ise aileler ölen evlatlarıyla sanki hayattalar gibi fotoğraf çektirip, resim çizdirirlerdi. Zenginler fotoğraf çektirirdi genelde fakirler ise çizim yaptırırlardı.

Dönemde edebiyat, kısıtlamalardan nasibini alsa da gelişmekten geri kalmamıştır. Hatta Ezel dizisi ile hayatımıza girip hepimizin dayısı olan Ramiz Karaeski, bu dönemde yazılmış Oscar Wild’e ait şiiri seslendirmiştir. Tuncel Kurtiz‘i rahmet ile anıp bu güzel şiir ile yazımızı sonlandırıyoruz.

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!

Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür; 
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür; 
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.

Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır; 
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür; 
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.

Amazon Ormanlarının Özgür İnsanları

  • 5.1.2018 15:59:58
  • 0 Yorum
  • 337

Adına “uygar” denilen vahşi dünyanın kolonyal temsilcileri, “vahşi” olarak niteledikleri yerli halkların topraklarına geldiklerinde, dostluk ve barışla karşılanmışlardı. Yerliler, bunun karşılığında bir soykırıma uğradılar. Kolonyalistlerden sonra sayıları azalan Yerliler, bugün modern kapitalist şirketlere ve devlete karşı var olma mücadelesi yürütüyorlar. Adına “uygar” denilen dünyayı gerçekten uygarlaştırmak için. Oklarıyla, yaylarıyla tankların tüfeklerin polis ve askerlerin, aç gozlü kaçak odun kesicisi şirket ve kişilerin karşısına dikiliyor; ozgür yaşam geleneklerini canları pahasına savunuyorlar.

Kolonyalistler, beş yüz yıl önce bu kıtaya adım atarak, “yeni dünya” adını verdikleri bu yeri “keşfetmişlerdi.” Oysa, Latin Amerika topraklarında, yerli halkların kökeni yapılan arkeolojik araştırmalara ve bilim insanlarına göre, yirmi bin yıl öncesine kadar uzanıyor. Yani onlar açısından yaşadıkları bölge hiç de “yeni dünya” tanımına uygun düşmüyor.

Brasilia Üniversitesi’nden dilbilimci Aryon Rodrigues’e göre, sadece Amazonlar bölgesinde yaklaşık 240 farklı dil konuşuluyor. Bu diller, üç büyük dil ailesinden geliyorlar (1). O Brasil Indígena raporuna gore ise 274 değişik yerli dili ve 305 farklı etnik grup var (2).

Bu kıtanın acılı tarihi birçok kitapta anlatılır. Brezilya’ya Portekizliler, Fransız Guyanası’na Fransızlar, Surinam’a Hollandalılar, Guyana’ya önce Hollandalılar sonra İngilizler ve kıtanın diğer kalan bölümüne ise İspanyollar çıktılar. Bu Avrupalı kolonyalistlerin tümü, yerli katliamına bulaştı.

ABD ve Avrupa ülkeleri, onsekizinci yüzyıldan beri Amazonlar’ın uluslararası bölge ilan edilmesini istiyorlar. Aslında istedikleri, bu bölgenin kendileri tarafından denetlenmesi. Yıllar önce Brezilyalı bir bakan, ABD’ye şöyle seslenmişti: “Siz New York’u uluslararası bölge ilan edin. Biz de aynı şeyi Amazonlar’a uygulayalım.”
Amazon ormanları, yaklaşık 6 milyon km²’lik bir alana sahip ve dokuz ülkeye yayılıyor. Neredeyse Avustralya kadar bir ormanlık alan. Bu sekiz tane Türkiye kadar ormanlık bir alan demek aynı zamanda. Bu ormanların yüzde altmışı Brezilya’da bulunuyor. Gezegendeki tropik ormanların yüzde kırkı ve suyun beşte biri bu alanda bulunuyor. Bu sularda, bütün Avrupa’daki balık çeşitlerinden otuz kat daha fazla balık türü yaşıyor.

Ayrıca altmış bin çeşit bitki, üç bin çeşit balık, üç yüz elli üç memeli, yetmiş iki çeşit karınca tespit edilmiş(3).
Doğal bölgelerinde yaşayan bazı yerli halklar, paleolitik bir yaşam biçimini sürdürüyorlar. Bazı kabileler, kapitalist yaşam biçimini reddederek, hâlâ ilkel komünal bir tarzda yaşamaya devam ediyorlar. Amazonlarda hâlâ “keşfedilmemiş”, dünya ile temas kurmaktan kaçınan çok sayıda kabile var. Bazen yerliler, kendi doğal bölgelerine yol ya da iş alanı açmak isteyen hükümet güçleri veya büyük şirketler ile karşı karşıya geliyorlar. En son Bolivya ve Peru’da bu nedenle, devlet güçleri ile yerliler karşı karşıya gelmişlerdi. Yerliler, yüzlerce yıllık deneyimlerinden biliyorlar ki, ormana yol yapmak demek, “sömürgeci beyaz adamın”, şirketlerin ve onların silahlı adamlarının bölgeye gelerek huzuru bozmaları demek. Bu nedenle, yerli temsilcileri, birçok kez okları ve yaylarıyla, yüzlerine savaş boyaları sürünmüş bir biçimde başkent Brasilia’ya protestoya gittiler.

    “Benim arkamdan yürüme, belki ben liderlik etmeyi bilmem. Benim önümden de yürüme, belki seni izlemek istemem. Yanımda yürü, beraber yan yana yürüyelim.” (4)

Amazonlardaki bazı yerli kabileleri şunlardır:
• Arara
• Bororo
• Gavião
• Katukina
• Kayapó
• Kulína
• Marubo
• Sateré – Mawé
• Tenharim
• Tikuna
• Tukâno
• Wai-Wai
•Yanomami

Yerliler, daha çok Amazon bölgesinde olmakla birlikte, Brezilya’nın her yerinde yaşıyorlar. Benim bulunduğum Avrupalı orijine sahip güneyde bile, daha az sayıda da olsa yerli nüfus barınıyor. Birkaç yıl önce, ülkenin orta tarafında bulunan Mato Grosso do Sul eyaletinin Campo Grande kentinde yerli mahallesini ziyaret etmiştim. Mahalledeki yerliler beton evlerde yaşıyor, elbise giyiyor ve o kenttekilerden pek farklı yaşamıyorlardı. Asimile oluyorlar ve yeni nesil –dil kurslarına rağmen- dilini konuşmayı bilmiyor. Burada el ürünlerini (artesanato) sattıkları bir alan da var.

Onlar, ana toprağın ve ormanın uslanmaz çocuklarıdır. Asla baş eğmezler, ne gözleri altın altın bakan altın arayıcılarına, ne de kendi çıkarları için doğa katliamı yapan şirketlerin silahlı adamlarına. Onlar, ormanın ve “yüce ruhun” çocuklarıdır.

Birlikte avlanır, birlikte yerler doğanın o cömert sofrasından. Onlar, doğayla barışık, ortaklaşa bir hayatın gerçekleştiricisidirler.

Asimilasyon sürecinde Yerliler

Tarihçiler, 1500 yılından önce Brezilya’da üç-dört milyon yerlinin yaşadığını tahmin ediyorlar. O zamanlar, bu ormanlarda binden fazla değişik etnik gruptan yerlinin olduğu dile getiriliyor(5). Oysa bugün, soykırımdan geriye, yaşayan çok az yerli kaldı.

Brezilya’da, yerlilere yönelik “pozitif ayrımcılık” olarak nitelendirilen, bazı uygulama ve yasalar yürürlükte. Üniversitelerin yerli kotaları ve bursları var.

2010 nüfus sayımına gore, yerli topraklarinda yerli ya da kendisini yerli olarak kabul eden 896 bin kisi olduğu açıklandı. Bu nüfusun 324 bini kentlerde, 572 bini ise kırsal alanda yaşamını sürdürüyor. Yüzde 32.3 yerli nüfusuna mensup insanlar ne yazık ki hâlâ okuma yazma bilmiyorlar.

Kendi doğal alanlarından başka yerlere göç eden yerliler, yeni ortamlarına ayak uydurmakta zorlanıyorlar. Alkol de, asimilasyon sürecindeki bazı yerlilerin önemli problemlerinden birisi olmaya devam ediyor. Bazı yerliler, hükümetin onlara yardım olarak verdiği yiyecek yardım paketini satarak alkol alıyor.

Amazon ormanlarında ve orman yakımı

1960’lı yıllardan itibaren orman bolgesine yerleşen çiftçiler ve oduncular ormanlık alanları yakmaya ya da ağaçları kesmeye başladılar. Çiftçiler boylece tarıma elverişli alan açmaya çalışıyorlardı. Bunlar illegal olarak yapılan eylemlerdi. Daha sonraları günümüze dek buraya yerleşen kaçak odun kesicileri, çiftçiler ile yerliler arasında sık sık çatışmalar yaşandı, yaşanıyor.

Hükümet dışı bir organizasyon olan Amazonlar İnsan ve Çevre Enstitüsü’nun (O Instituto do Homem e Meio Ambiente da Amazônia (Imazon), raporuna gore; yalnızca Kasım 2014’de Amazon ormanlarındaki ormansızlaştırma oranı yüzde 427 oranında yükseldi.(6)

Bazen yerliler kendi bölgelerinden kaçak olarak ağaç kesimi yapan kişilerle çatışıyorlar. Bazı çete ve şirketler, kaçak ağaç kesimi yapıyor ve binlerce ton keresteyi bölgeden çıkararak satıyorlar.
Geçen seneye kadar, Amazon yağmur ormanlarındaki ormansızlaştırma olgusu, son 40 yıl içinde, 184 milyon futbol sahasına karşılık, yani 762.979 kilometre kare (km²) alana ulaştı. Amazon ormanları yalnızca 40 yılda bu kadar alan kaybetti.(7)

Mcdonald’s Amazon ormanlarında kaçak ağaç kesimi yapıyor

Greenpeace, geçenlerde ünlü restoran zinciri McDonalds’ın Amazon ormanlarının kaçak kesimini teşvik ettiğini açıkladı. McDonalds, bölgede tavuk çiftlikleri ve soya üretim alanları açılmasını da destekliyor. Bu da ormanların kesilmesi anlamına geliyor. Yani bu ülkede, McDonalds’ta yenilecek tavuk, daha fazla ağacın kesilmesi anlamına geliyor. Yine Greenpeace yeryüzü raporuna göre, sadece son dört yılda 77 bin m² ormanlık alan, kaçak olarak kesilerek tüketilmiş. Amazonlar’dan çıkan kerestenin, yüzde sekseninin kaçak olduğu tespit ediliyor.

2012 yılında çıkarılan Yeni Orman Yasası (Novo Código Florestal) daha çıkmadan once çevreciler, sosyal hareket aktivistleri ile hükümet arasında polemiklere neden olmuştu; yasa tasarısı kaçak ağaç kesimi yapan şirketlerin cezalarının affedilmesini getiriyordu. Bazı çevre orgütleri ve savunucuları, yasanın orman restorasyonu için çaba ve teşvik içermemesinden dolayı bir formalite olmaktan oteye gitmediğini düşünüyorlar.

Şirketler işçileri koleleştiriyor

Bu şirketler, ayrıca işçileri köleleştirerek çalıştırıyorlar. İşin ilginç yanı, kesilen ağaçların geliri onu kesen işçilere değil de, şirketlere gidiyor. Kaçak odun şirketleri o kadar güçlüler ki, bazı devlet görevlilerini bile rüşvetle satın aldıkları saptandı. Bu duruma karşı çıkan yerliler ve onların haklarını savunanlar da öldürülmüşler. Bunların en ünlüsü kuşkusuz sendikacı ve çevre hakları savunucusu Chico Mendes (Francisco Alves Mendes Filho d. 1944 – ö. 1988).

Ghandi Kimdir?

  • 2.1.2018 16:21:50
  • 0 Yorum
  • 237

Batı dünyasında ''Mahatma'' ya da ''Büyük Ruh'' olarak adlandırılan Mohondas Karamşand Gandhi , çağımızda büyük bir devrimi, şiddet aleyhtarı bir politika izleyerek gerçekleştiren tek siyasi liderdir. Tarihin en etkili pasif direniş hareketinin yapıcısı olarak, bugün uygulanmakta olan oturma grevlerinin, diğer boykot türlerinin ve şavaş aleyhtarı gösterilerin de öncüsü sayılır.
 
Gandhi, 2 Ekim 1869 'da Hindistan 'ın kuzeybatı kıyısındaki Porbandar 'da dünyaya geldi. On üç yaşında evlendirildi ve dört oğlu oldu. 1887 Eylülünde, henüz on sekiz yaşındayken hukuk öğrenimi görmesi için Londra 'ya gönderildi. Karşılaştığı bu yeni kültüre alışmakta oldukça zorluk çeken Gandhi, 1891'de hukuk öğrenimini tamamlayıp Hindistan'a geri dödü. Güney Afrika 'daki bir Hint firmasınca işe alınıp bu ülkeye gönderilinceye kadar avukatlıkla pek ilişkisi olmadı. Sosyal bilince de burada geçirdiği yıllarda erişti. Vatandaşlarının burada ikinci sınıf insan muamelesi gördüklerine tanıklık eden Gandhi, bir kaç yıl geçmeden siyasi hakların mücadelesinde bu insanların yanında yer aldı. Güney Afrika'daki bu deneyimleri, Hint sorununun büyüklüğünü anlamasına neden oldu. Gandhi, Güney Afrika'nın, kişiliğine saygısı olan bir Hintli için yaşanılır bir yer olmadığını çabuk farketti ve bütün aklı, bu ırk ayrımı metotları ile mücadele için çalışmaya başladı.
 
1894 yılı Mayıs ayında Gandhi ve bağzı Hintli arkadaşları, Afrika Hintlileri Kongresi'ni kurdular ve Hintlilerin temizlik, sağlık, barınma ve eğitim sorunlarının çözümlenmesi için kampanya açtılar. Bu arada Gandhi, rahat ve mutlu bir hayatın, makineleşmeye çok az bağımlı olmakla sağlanabileceği inancını benimsemeye başlamıştı.
 
1906'da Zulu isyanı patlak verdiğinde, Gandhi de kendisini bu ülkenin bir vatandaşı sayıp, genel valiye mektupla başvurdu ve devlet kuvvetlerine Hintlilerin de bir sağlık birliği ile katılmak istediklerini bildirdi. Teklifi kabul edilince Gandhi kendini, sınıf farkı gözetmeksizin insanların iyileştirilmesine adadı. Bu alandaki denemesinden sonra benliğini temizleme kararı aldı ve eşi Kasturbai'nin izniyle bekarlık yemini etti. Gandhi'ye göre kendini ailevi zevklere kaptırırsa halkının mücadelesine kendini adayamazdı. Bu sırada Transvaal'daki bunalımn kendi toplumuna hızla yaklaşmakta olduğunu gördü. Kendilerine düşman Avrupalı liderler, Hintli liderlerin Transvaal'i, burada oturmaya hakları olmayan Hintli göçmenlerle doldurmak için bir komploya giriştikleri yolunda uydurma istatistikler ortaya atmaya başlamışlardı. Bunun sonucu olarak da Asyalılara karşı son derece insafsız yasalar çıkarılmaya başlandı. Sözgelişi, sekiz yaşından büyük kadın ve çocukların, tıpkı suçlular gibi parmak izi aldırmaları şart koşuldu.
 
Böylece tarihe damgasını vuracak olan an geldi ve Gandhi, bu amansız yasalara karşı mücadele etmek için ilk defa sessiz bir Yasalara Uymama Kampanyası açtı ve pasif direniş politikası yarattı. Daha sonra bu buluş uluslararası politikada yeni bir kavram olarak benimsenecekti; Satyangraha diye adlandırılan bu hareket, hiç bir ayrıcalığı olmayan kitlelerin adalet araken kullandıları manevi bir silah olacaktı.
 
Gandhi satyagraha'yı şöyle anlatmaktadır:
 
 
'' Bu en basit haliyle manevi bir güçtür. Nezaman ve nasıl olursa olsun, silah, fiziksel kuvvet, ya da kaba kuvvet kullanmak imkanı vardır... Satyagraha'nın Güney Afrika'da baş göstermesiyle, ortaya çıkan zıtlığın tamamen farkındayım. Pasif direnişle satyagraha arasında temelde büyük bir fark vardır. Zayıf ve aciz olduğumuza inanmaya devam edecek olursak ve başkalarını da buna inandırırsak, pasif direnişi zayıfların bir silahı olarak terk etmeliyiz. Buna karşılık birer satyagrahis olursak, güçlü olduğumuza inanarak satyagrahayı uygularsak, bundan belirli iki sonuç ortaya çıkar, güç fikrini güderek, hergün biraz daha güçleniriz. Gücümüzün artması ile birlikte satyagrahamız çok daha etkili hale gelir ve bundan vaz geçmek için bir fırsat kollamamız gerekmez. Ayrıca pasif direnişte sevgiye yer yokken, satyagrahada nefrete hiç yer yoktur ve bu onun yönetim ilkesinin olumlu bir zaafıdır. Pasif direnişte fırsat bulunduğunda silah kullanmak hoşgörülürken, satyagrahada fiziksel güç kullanmak, uygun bir fırsat çıksa bile, yasaklanmıştır. Pasif direnişte daima karşı tarafı yıkma fikri vardır ve karşı taraftan sert bir davranış geldiği zaman, buna aynı sertlikle karşılık verilebilir, oysa satyagrahada karşı tarafa küfretmek gibi en küçük birşey bile yoktur.''
 
Gandhi bu yeni hareketini uygulamaya çalışırken, Transvaal'da Asyalılara karşı kısıtlamaları ve baskıyı daha da arttıran ve yargılanmalarına yeni usuller getiren Kara Yasa kabul ediliyordu. Bu kanun Gandhi'nin ilk defa hapse girmesine neden oldu ve Johannesbourg'da iki ay süren cezasında ilk defa Gandhi Pelerinini giydi ki, bu elbise, sonradan Hint bağımsızlığının sembolü haline gelecekti. Gandhi'nin satyagraha ilkesiyle sağladığı küçük zaferin sonucunda, 30 Ocak 1908'de General Jan Smuts ile görüştü ve Gandhi ve arkadaşları serbest bırakıldı. Fakat general anlaşmanın payına düşen kısmını gerçekleştiremedi ve Asyalıların Transvaal'e girmelerini yasaklayan yeni bir yasa daha çıkarıldı. Ardından Güney Afrika Yüksek Mahkemesinin, ancak Hristiyan nikahlarını geçerli kılacağı yönündeki kararı, Hint azınlığa yeni bir hakaret olarak ortaya çıktı. Gandhi'nin önderliğinde Hintliler bu kararı protesto için kendilerini kitleler halinde tutuklattılar.
 
Hintlileri toplumun dışına sürmek isteyen yeni baskı tedbirlerinin alınması üzerine, 1913'te durum iyice gerginleşti ve Gandhi iki bin kadar işçiyle sınıra doğru bir yürüyüş düzenledi. Bu protesto yürüyüşü, kamuoyu üzerinde oldukça etkili oldu. Hintlilere karşı alınan kararları iptal etmek üzere bir komisyon kuruldu.
 
Kampanyasının başarıya ulaşmasından sonra Gandhi Hindistan'a geri döndü ve Hint Ulusal Kongre Partisi'nin faal üyeleri arasına katıldı. Satyagraha politikasını uygulayarak, Şamparan köylülerinin hükümet baskısı altında ezilmelerine karşı direnişi kazandı.
 
Gandhi artık Hindistan'da da bir kuvvet olmaya başlamıştı ve Hintli gönüllülerin denizaşırı ülkelerde görev almalarını sağlamak için, Hindistan Kral Naibi tarafından Delhi'de düzenlenen Savaş Konferansı'na çağırıldı.
 
I. Dünya Savaşı'nı sona ermesiyle Gandhi yeniden bir kampanya silahı olarak sessiz direnişe başladı ve bu sefer de 1919'da Pencap'ta çıkan karışıklıkları bastırmak üzere hükümete olağanüstü yetkiler veren yasalara karşı çıktı. Halkın tutumu son derece sertti ve Gandhi'nin satyagraha ilkesine rağmen çeşitli şiddet hareketleri patlak verdi. Sıkı yönetim ilan edilince, bu seferde Amritsar'da kanlı bir katliam oldu. Gandhi bu gidişata son vermek için kampanyaya durdurma kararı aldı.
 
1918-22 yılları arasında Hindu ve Müslüman toplulukların arasında bir anlaşma yolu bulmak için inatla çalıştı ve ezeli düşmanları barıştırmak amacıyla 1924'te Delhi'de üç hafta süreyle açlık grevine başladı.
 
Gandhi, dört yıl boyunca köy köy, kasaba kasaba dolaşarak insanları anlaşmaya çağırdı. Ayrıca içki ve esrar alışkanlıklarına karşı savaştı, kendisi de vejeteryan olan Gandhi insanları hayvanlara karşı duyarlı olmaya çağırdı. p> 1927 yılında Sir John Simmons'un başkanlığındaki Komisyon, Hindistan'a bağımsızlık tanınıp tanınmayacağını inceliyordu. Gandhi ise, hükümet Hindistan'a derhal Dominyon statüsü tanımazsa yeni bir sessizlik direnişi kampanyası başlatacağını açıkladı. Aynı zamanda, büyük bir kalabalığın katıldığı bir gösteri yürüyüşü düzenleyerek denize kadar ulaştı. Bu yürüyüş, İngiltere ve Amerika'da büyük yankı uyandırdı. Gandhi yürüyüşün son günü kumsaldan bir tutam tuz alarak, sembolik bir şekilde yeni kampanyasını başlattı.
 
Bir ay sonra süresiz tutuklanmasını öngören bir kanun maddesiyle yeniden tutuklanan Gandhi, hapse atıldı. Hindistan halkı bu olaya bir gün süresince siyasi yas ilan ederek tepki gösterdi. Hapis altında da mücadelesini, üstelik daha da güçlü bir şekilde devam ettiren Gandhi, 1938'de Hindularla Müslümanlar arasındaki uçurumu kapatmak için uğraşmaya başladı ve II. Dünya Savaşı başlayıncaya kadar, şiddete karşı politikasının propogandasını sürdürdü. Salıverilen Gandhi, 1942'de Kongre'nin aldığı '' Britanya Hindistan'ı terketmelidir.'' kararından sonra, yeniden tutuklandı.
 
Gandhi'nin eşi Kasturbai da yıllarca kocasının mücadelesine ortak olmuş ve o da tutuklanmıştı. 1944 yılında hapishanede hayata gözlerini kapadı.
 
Gandhi'nin çabalarıyla 1947 Şubat ayında İngiltere hükümeti, Hindistan'ı terketme kararını açıkladı. Hindistan'ın bağımsızlığına kavuşması en büyük tutkusu olan Gandhi en sonunda bunun gerçekleştiğini görmüştü. Fakat Hindular ve Müslümanlar arasındaki gerginlik giderek artıyordu. Yetmiş dokuzuncu yaş gününde barışın sağlanması için beş günlük bir oruca girdi. Ama orucun son günü halkın neşesi kanlı bir dehşet gösterisine dönüştü. Gandhi bir dua toplantısına giderken, aşırı bir Hindu genci tarafından vurularak öldürüldü.
 
Kaynak:Biyografi.info

Epikürizm

  • 30.12.2017 10:46:41
  • 0 Yorum
  • 251

Epikürizm hakkında bilgi: Helenistik dönemin  ilk  büyük  felsefe okulu, Epikürosçu Okul’dur. Okul Yunanlı bir  filozof  olan Epiküros  tarafından  kurulmuştur.  MÖ  341  yılında  doğmuş  olan  Epiküros  (MÖ  341-271),  felsefe tarihinde,  daha  çok  belli  bir  yaşam  tarzının  savunucusu  olan  bir  ahlakçı  olarak  bilinir.  O,  insan yaşamının  sıkıntılarıyla  ilgilenmiş,  insanın bu dünyadaki mutsuzluğunun,  tanrılarla,  ölüm  ve kaderle ilgili  yanlış  inançlardan  kaynaklandığını,  söz  konusu  yanlış  inançların,  ancak  onların  yanlışlığını  ve temelsizliğini ortaya çıkaracak bir varlık görüşüyle ortadan kaldırılabileceğini düşünmüştür. Başka bir deyişle, özgün katkısı etik alanında olan Epiküros, bu amacına ulaşabilmek için belli bir bilgi ve varlık görüşü ortaya koymak durumunda kalmıştır.

Bu  çerçeve  içinde,  felsefenin  amacının,  insana  mutlu  bir  yaşam  sürmesi  için  yardımcı  olmak olduğunu düşünen Epiküros,  tıpkı Sokrates gibi, özel bilimlerin bu amaca hiçbir katkı sağlamayacağı kanaatindeydi. Ona göre, bizim temelde ve öncelikle, varlığa ilişkin doğru bilgiye ulaşırken sağlam bir bilgi  ölçütüne  sahip  olabilmek amacıyla mantık bilgimiz  ya  da  bir  bilgi kuramımız  olmalıdır.  İkinci olarak  da  var  olan  şey  ve  olayların  doğal  nedenlerini,  var  olan  her  şeyin,  doğaüstü  değil  de  doğal nedenlerin  eseri  olduğunu  anlayabilmemiz  için  fizik  ya  da  varlık  bilgimizin  olması  gerekir.  İşte  bu bilgi,  bizi Tanrı,  ölüm  ve  kader  korkusundan  kurtaracağı  için  gerçekten  de  yararlı  olan  bir  bilgidir.

Nitekim, o materyalist görüşüyle insanları bu korkulardan kurtarmaya çalışmıştır. Son olarak da ne’den sakınıp neyin peşine düşmemiz, neyi arzu edip, ne’den uzak durmamız gerektiğini öğrenmek için insan doğasını tanıma ve bilme zorunluluğumuz vardır.

Metafiziği

Metafiziğiyle,  insanı  Tanrı  ve  ölüm  korkusundan  kurtarıp,  bir  ruh  sükûnetine  ulaştırmayı amaçlayan  Epiküros,  daha  önceki  atomcular  gibi,  gerçekten  var  olanın  son  çözümlemede  iki  ve yalnızca iki türden şeye indirgenebileceğini belirtmiştir: Atomlar ve boşluk.

Epiküros, bu tezine bir dizi metafizik kabul ya da önermeye dayanarak ulaşmıştır: Varolan şeylerin bir  şeyden  varlığa  geldikleri  apaçık bir olgudur,  öyleyse  (i)  hiçten  hiçbir  şey  çıkmaz,  (ii)  hiçbir  şey bütünüyle ortadan kalkıp mutlak hiçliğe gitmez, şeylerin kendisine döndükleri, kendisine gittikleri bir şey  olmalıdır. Ve  nihayet,  (iii)  evren hiçbir  zaman  şimdiki  halinden  farklılık  gösteren  bir  hal  içinde olmayacaktır. Evren var olan her şeyi kapsadığına göre, evrenin dışında, evrendeki değişmeye neden olan hiçbir  şey  yoktur. Dahası, bu durum  tüm  zamanlar  için geçerlidir. Yani, varolan  şeylere  ilişkin genel bir açıklama ezeli-ebedi olarak geçerli olmak durumundadır.

Epiküros’a göre, cisimlerin varoldukları olgusu hiç kimse  tarafından yadsınamayacak olan apaçık bir olgudur. Cisimler bir şey  içinde olmak, bir şey  içinde hareket etmek durumunda olduklarına göre, cisimlere ek olarak bir de boş mekânın var olması gerekir. Ona göre, cisimlerin ve boş mekânın dışında başka bir şeyin varolduğu düşünülemez. Epiküros var olan  cisimlerin ortaya,  iki  ayrı  türden  cisimler olarak  çıktıklarını  öne  sürer.  Bunlar  da  sırasıyla  bileşik  cisimler  ve  söz  konusu  bileşik  cisimlerin kendilerinden meydana  geldikleri  birimler  olarak  atomlardır.  (ii)’de  yer  alan metafizik  kabule  göre, bileşik olmayan cisimlerin değişme ve yok oluş bakımından sınırlanmaları gerekir. Bu çerçeve  içinde Epiküros, bileşik olmayan cisimlerin, yani atomların, şeylerin bileşik cisimler dağıldıkları zaman yok olarak hiçliğe gitmemek ve tam tersine varolmaya devam etmek durumundaysalar eğer, bölünemez ve değişmez olmaları gerektiğini söyler.

Evreni  sınırlayan  hiçbir  şey  bulunmadığını,  söyleyen Epiküros,  buradan  evreni meydana  getiren bileşenlerin  de  sınırsız  olmaları  gerektiği  sonucunu  çıkartır.  Atomların  bundan  başka,  bölünemezlik benzeri  birtakım  değişmez  özellikleri  vardır.  Bir  atom  varlığa  gelmiş  olamayacağı  gibi,  yok  olup gitmez de. O değişmez, nicelik bakımından artmaz ve azalmaz. Atom homojen bir birimdir.

Atomların farklı büyüklük ve şekillere sahip olabilmelerinin onları sonsuzca küçük ve algılanamaz olan  birimler  olmaktan  çıkaracağını  düşündüğü  için  atomların  büyüklük  ve  şekil  bakımından birbirlerinden farklı olabilmelerine karşı çıkan Epiküros’a göre, atomlar ağırlık açısından birbirlerinden farklılaşırlar. O,  atomların  boşlukta  aşağıya  doğru  düşmeleri  ve  yukarıya  doğru  yükselmeye  direnç göstermelerinin ancak ağırlık özelliğiyle açıklanabileceği kanaatindeydi.

Epiküros’un metafiziğinin  atomlar  ve  boşluktan  sonraki  üçüncü  temel  kategorisi,  hareket  ya  da değişmedir.  Atomlar  aşağıya  doğru  düzgün  hareket  gücüyle  dolu  olup,  her  zaman  aşağıya  doğru hareket etmişlerdir ve gelecekte de aşağıya doğru hareket edeceklerdir. Bununla birlikte, Epiküros’un atomların hareketine ilişkin açıklaması, atomcu görüşün kurucusu olan Demokritos’un açıklamasından farklılık gösterir. Bunun da nedeni, Helenistik felsefede pratik  felsefenin, dini kaygıların ve etiğin ön plana çıkmasıdır. İnsanda  irade ve seçme özgürlüğüne açık kapı bırakmak için Demokritos’un mutlak anlamda determinist bir evren görüşünden belli ölçüler içinde uzak duran Epiküros, atomların yalnızca aşağıya  doğru  hareket  ettiklerini  değil  fakat  aynı  zamanda  normal  yollarından  küçük  bir  sapma göstererek  hareket  ettiklerini  de  söyledi.  Çünkü  böyle  bir  sapma  ortaya  çıktığı  zaman,  atomların tümünün birden yönleri değişir ve dolayısıyla, her şey belirlenmiş olamaz. Bununla birlikte, sapmanın bir nedeni yoktur, bundan dolayı gelecekteki olayların seyri önceden bilinemez. Şu halde, Epiküros’un evren görüşünde rastlantıya da yer vardır.

Epiküros söz konusu maddi evren görüşünü, Tanrıları da içerecek şekilde genişletmiştir. Tanrılar da ona  göre,  var  olduklarından,  onların  atomlardan  meydana  gelmiş  olmalıdırlar.  Bununla  birlikte, Tanrıları meydana  getiren  atomlar  en  ince  ve  en  yetkin  atomlardır. Öte  yandan, Epiküros, Tanrıları içinde yaşadığımız dünyanın oldukça uzağında bir yere yerleştirir. Bu  ise Tanrıların yeryüzünde olup bitenlere  karışmadıkları,  dünyadaki  her  şeyin  yalnızca  atomların  çarpışmaları  ve  birleşmeleri sonucunda doğal olarak oluştuğu anlamına gelir. Zaten Epiküros’un materyalist teolojisi insanları Tanrı korkusundan kurtarmayı amaçlar.

Gerçekten de Epiküros’un söz konusu atomcu görüşü, insanı, ruhsal sükûnete erişmesini engelleyen üç korkudan, sırasıyla Tanrı korkusundan, ölüm korkusundan ve kader korkusundan kurtarır. Tanrılar insanların  işlerine  karışmadıklarına  ve  onlara  müdahale  etmediklerine  göre,  Tanrılardan  korkmanın anlamı yoktur. Ölümden de korkmamak gerekir çünkü biz yaşarken ölüm yoktur, ölüm geldiği zaman ise biz artık yaşamda değilizdir. Nihayet atomların düşüş ve  çarpışmaları bir zorunluluğa, mutlak bir determinizme  dayanmayıp,  atomların  gösterdiği  küçük  bir  sapmanın  sonucu  olarak  gelişigüzel  ve rastlantısal  olduğundan,  kaderden  de  korkmaya  hiç  gerek  yoktur.  İnsan  bu  korkulardan  kurtulduğu zaman, en yüksek amaç olan mutluluk yolunda tüm engelleri aşmış olur.

Etik anlayışı

Epiküros,  felsefesinin  adeta  bütününü  temsil  eden  etik  görüşünde,  hazcı  etiğin  savunuculuğunu yapar.  Nitekim  o  insan  hayatının  gerçek  amacının,  temel  hedefinin,  hazzın  bizatihi  kendisi,  haz miktarının  olabildiğince  artırılması  ama  esas  hedefin  acıdan  uzak  olmak  olduğunu  söylemiştir.

Epiküros bu  sonuca  ya  da  etik  hazcılığa  psikolojik  hazcılıktan  yola  çıkarak,  yani  bütün hayvanların acıdan kaçıp hazza yöneldiği gözleminden hareketle varmıştır. Gerçekten de “hazzın mutlu ve kutlu bir yaşamın  başı  ve  sonu  olduğunu,  […]  onun  bütün  seçimlerimizle,  her  tür  istikrahın  başlangıcını oluşturduğunu”  öne  süren  Epiküros’a  göre,  haz  her  şeyden  önce  acının  yokluğuyla  belirlenir.  Bu nedenle,  onun  hazcılığı  olumsuz  bir  hazcılık  olarak  tanımlanır.  Öte  yandan,  Epiküros’a  göre,  tüm hazlar  aynı  değerde değildir; bu yüzden, onun  niceliksel  değil de niteliksel  bir hazcılığı  benimsemiş olduğu söylenebilir.

O,  hazları  doğuran  üç  tür  arzu  bulunduğunu  söyler.  Bazı  arzular,  yiyecek  ve  içecek  örneğinde olduğu gibi hem doğal ve hem de zorunludur buna karşın diğerleri, bazı cinsel arzularda olduğu gibi, doğaldır ancak zorunlu değildir. Üçüncü türden arzular ise zenginlik ya da lüks isteği gibi, ne doğal ne de  zorunlu  olan  hazlardır.  Bunlar  bedensel  hazlara  yol  açarlar.  Epiküros,  bedensel  hazları küçümsememek  ya  da  yok  saymamakla  birlikte,  bu  türden hazlara düşkünlük  göstermenin  doğal  ve doğru  olmadığı  gibi,  kişiyi mutsuzluk  ve  acıya  götüreceğini  savunur.  Buna  göre,  “kinetik”  hazlarla “statik”  hazlar  arasında  bir  ayırım  yapan  filozof,  bunlardan  mutlu  bir  hayat  için  kaçınılmaz  olan zihinsel  ya da  tinsel dinginliği  sağlayan  kalıcı,  uzun  süreli  hazlara  statik hazlar  adını  verirken,  gelip geçici  ve  yoğun  haz  türü olarak  kinetik  hazları  bedensel  hazlarla  özdeşleştirmiştir. Bedensel  hazlar, Epiküros’a göre, hiçbir zaman  tam olarak  tatmin  edilemez; bedensel hazların peşinde koşan  insanlar, bu yüzden hep doyumsuz kalır ve hep acı çekerler. Buna göre, bir insan hep daha çok şey isterse, böyle biri halihazır daki durumundan hoşnutsuzluk duyup, huzursuz olur. İnsanı mutlu kılan, makul ve sade alışkanlıklardır, peşinden koşacağımız ve sakınacağımız şeyleri ölçebilen akıldır.

Epiküros hazcı etik anlayışını erdemli hayat telakkisiyle tamamlamaya çalışmıştır. Ona göre, temel erdem  bilgeliktir  çünkü  bilge  insan,  kendi  doğasının  ihtiyaç  duyduğu  en  azı  belirleyebilecek  ve  bu ihtiyaçları  kolaylıkla karşılayabilecek olan  insandır. Bu  ihtiyaçları karşılandığı  zaman, onun  ruh hali dengededir. Böyle biri ruhsal sükûnete ulaşmıştır. Bilge insanın ekmek ve sudan oluşan öğünü, ona bir aşçının  çok  lezzetli  yemeklerinden  daha  çok mutluluk  verir. Zira  bilge  insan,  yalnızca  az  tüketmeyi değil, daha önemlisi, az şeyle yetinmeyi öğrenmiştir. Şu halde, insan doğasının aradığı en yüksek haz, ruhsal denge,  ruhsal  sükûnettir. Bu hale  ise korkulardan ve acılardan kurtulduğumuz, hazlar  arasında önem  derecelerine  göre  bir  öncelik  sırası  belirlediğimiz  ve  merak  ile  öğrenme  isteklerimizi  tatmin etmeye  çalıştığımız  zaman  ulaşırız.  Demek  ki  önemli  olan  anlamak,  öğrenmek  ve  bilmektir,  yani insanın ruhsal ihtiyaçlarını karşılamasıdır.

Toplum ve Siyaset Felsefesi

Epiküros,  tarih görüşü bakımından evrimci bir  tarih anlayışı benimsemişti. Buna göre, başlangıçta insan  varlıkları  yalnızdılar,  gelişigüzel  ürüyorlardı,  sözel  bir  iletişim  içinde  değillerdi;  onların  bu dönemde,  toplumsal  kurumları  yoktu,  kendilerinden  sonra  gelen  hemcinslerinden  fiziki  olarak  daha güçlü oldukları için ayakta kalabildiler. Zaman içinde insan ırkı, biraz da ateşin keşfedilmesi sayesinde önemli  ölçüde  yumuşamış  ve  bunun  sonucunda  aile  kurulup  komşuluk  ilişkileri  başlamıştır.  İşte  bu evrede insanlar doğal tehlikelerden korunmak için dil, tarım ve ev inşası gibi birtakım teknik ustalıklar geliştirmişlerdir.

Devleti yaratmak için bir neden daha vardı. Tarihin ilk zamanlarındaki kıtlığın ardından, sanatların keşfinin temin ettiği göreli zenginlik, insanlara hayatlarının yanısıra mallarını da korumaları için devlet adını  verdiğimiz  politik  örgütü  yaratmanın  bir  zorunluluk  olduğunu  göstermiştir.  Buradan da anlaşılacağı üzere, Epiküros söz konusu evrimci tarih anlayışı içine sözleşmeye dayandırdığı bir devlet öğretisi yerleştirmiştir. Bu sözleşmeci devlet anlayışı, önceleri ortak çıkar anlayışından yoksun olarak birbirleriyle mücadele eden insanların, zamanla ortak bir çıkar duygusuna sahip olduklarını, tehlikeleri birlikte önleyip birlikte çalışarak daha fazla haz ve mutluluk elde etmek amacıyla, devleti bir sözleşme temelinde kurduklarını söyler.

Bu  devlet  görüşü,  devleti  doğal  bir  kurum  olarak  gören  Platoncu-Aristotelesçi  devlet  anlayışına taban tabana zıt bir görüştür. Buna göre, devlet doğal bir kurum olmayıp birey için varolan, sözleşmeye dayalı bir kurumdur. Toplumsal yaşam, bireyin çıkarı  ilkesine dayanır; bireyler, kendilerini korumak, varlıklarını  sürdürmek  ve  dolayısıyla  mutlu  olmak  için  bir  araya  gelerek,  devleti  bir  sözleşmeyle kurmuşlardır. Adalet de bu sözleşmeye dayalı,  salt uzlaşımsal bir değerdir. Bizim doğal haklar  adını verdiğimiz haklar ise insanların yararlılıklarından dolayı benimsediği genel davranış kurallarıdır. Tüm yasalar  ve  devlet  de  dahil  olmak  üzere  tüm  kurumlar,  bireyin  güvenlik  ve  mutluluğuna  katkıda bulundukları, eşdeyişle yararlı oldukları sürece, gerekli ve adil olurlar. İnsanlar adil olmak çıkarlarına uygun düştüğü  için adil olurlar, adaletsizlik yapmak  ise onların çıkarlarına ve dolayısıyla kendilerine çeşitli  cezalar  yoluyla  zarar  verdiği  için  kötülükten  ve  adaletsizlikten  kaçınırlar.  Bundan  dolayı, adaletsizlik kendi içinde kötü olduğu için değil de sonuçları olumsuz olduğu için kötüdür.

Kaynak: Felsefe Tarihi, Ahmet Cevizci

Buda'dan yaşam felsefenizi değiştirecek 20 hayat öğretisi

  • 29.12.2017 16:20:52
  • 0 Yorum
  • 222

Budizm öğretisi, yaşam hakkında güzel dersler çıkarabileceğimiz bazı güçlü felsefeler ve bakış açıları barındırır.  Bugün sizlerle, birçoğu Buda’nın sözleri olan ve Budizm öğretisinin ana felsefesini oluşturan 20  ilginç ve öğretici bilgiyi paylaşacağız.

İşte Buda’dan yaşama bakış açınızı değiştirebilecek güçteki 20 öğretici ders;

1. Sevgi her şeyin ilacıdır.

 “Nefretin açtığı yaralar nefretle tedavi edilemez. Ruhta açılan yaraları tedavi edebilecek tek güç sevgidir ve bu, yaşadığımız evrenin en temek kuralıdır.’’

2. Sizi siz yapan söyledikleriniz değil, uygulamaya geçirebildiklerinizdir.

“Birini sırf çok konuştuğu için bilge olarak tanımlayamazsınız. Kişinin bilgeliği ancak içindeki huzur, sevgi ve cesaretle ölçülebilir.’’

3. Sağlıklı yaşamın sırrı, anı yaşamakta gizlidir.

‘’Geçmişe takılıp kalma, geleceğin hayalini kurma. Zihnini yalnıca içinden bulunduğun ana odakla ve yaşa.’’

‘’Bedensel ve ruhsal olarak sağlıklı olabilmenin sırrı ne geçmişin yasını tutmakta, ne de gelecekle ilgili endişe duymakta. Sağlıklı olabilmenin sırrı bilgece ve farkında olarak anda yaşamakta.’’

4. İçine dönebilen herkes görünmeyeni görmeye başlar

“Sonsuz huzura giden yol göklere değil, yüreğe uzanır.’’

5. Kelimeler hem silah hem de merhemdir.

“Kelimeler bir insanı hem yaralayacak hem de iyileştirebilecek güce sahiptir. Hatta doğru ve ince olabilenleri, dünayayı bile değiştirebilir.’’

6. Akışına bırak, istediğin her şey sana gelir.

“Sürekli çevresinde dönüp durduğun şeyi en çabuk kaybedersin.’’

7. Kimse hayat yolunuzu sizin için yürümez

“Bizi kendimizden başka kimse kurtaramaz.. Hepimiz kendi yolumuzu kendimiz yürümek zorundayız.”

8. Mutluluk paylaşıldıkça çoğalır.

“Binlerce mum, tek bir mumun ışığıyla yanabilir ve o mumun ömründen hiç bir şey götürmez. Mutluluk da mum ışığı gibi paylaşıldıkça çoğalır.’’

9. Çevrenizdekilere karşı yardımsever olun.

 “Zengin ya da fakir…Herkesin başa çıkmaya çalıştığı problemler var. Bazılarınınki çok, bazılarınınki az.’’

10. Sizeden inanmanız beklenen şeyleri sorgulayın.

“Herhangi bir şey yalnızca öyle duyduğunuz için öyle olmak zorunda değil. Duyduğunuz şeylere ne kadar çok kişi inanıyor olursa olsun koru koruna inanmayın. Dini kitaplarda yazdığı için, deneyimli insanlar söylediği için ya da gelenekleriniz bunu gerektirdiği için inanmayın. Gözlem ve analiz yapın. Düşündüğünüz şeyin sebeplerini araştırın ve olası sonuçlarıyla ilgili çıkarımlarda bulunun. Deneyimleyin ve kendi deneyimlerinizle öğrenin.’’

12. Cesur olun

“Var olmanın en büyük sırrı korkusuz olmaktır. Geleceğin size getireceklerinden korkmayın. Korkularınız yüzünden başkalarına bağımlı yaşamayın. Cesur olmak özgürlük kilidinin anahtarıdır. ‘’

13. Gerçekler bir şekilde gün yüzüne çıkacaktır.

“Hayatta asla gizlenemeyecek 3 şey vardır: Güneş, ay ve gerçekler.’’

14. Zihninizin kontrolünü sağlayamazsanız o sizi kontrol etmeye başlar.

“Sağlıklı olabilmek, gerçek mutluluğa ulaşabilmek ve huzuru bulabilmek için zihninizi kontrol edebilmelisiniz. Kontrol edemediğiniz bir zihin sizi kendi karanlığına çeker ve bilgeliğe ulaşmanızı engeller.’’

15. Şüphe ayrıştırır, güven birleştirir.

“Şüphe kadar zihni kemiren başka bir alıkanlık yoktur. Şüphe, insanları ayrıştırır. Arkadaşlıkların ve en büyük aşkların ölümüne sebep olan zehir, şüphedir. ‘’

16. Hayatınızdaki kimseyi kendinizden daha çok sevmeyin.

“Hayatımız boyunca kendimizden daha çok seveceğimiz birilerini arar dururuz. Bu kişiyi çok uzaklarda ararız ancak bize kendimiz kadar yakındır. Hayatta en çok sevmeniz gereken ve sevginizi en çok hakeden kişi kendinizsiniz.’’

17. Herşeyi bilmek, bilgeliktir; kendini bilmek ise aydınlanma.

“Binlerce savaşı kazanmak için savaşmak yerine kendinizi fethetmeyi deneyin. Zafer, sizsiniz.’’

18. Maneviyat bir lüks değil, ihtiyaçtır.

“Tıpkı bir mumun ateş olmadan ışık veremeyeceği gibi, bir insanın da maneviyat taşımadan aydınlanabilmesi mümkün değildir.’’

19. Kıskanmak yerine takdir etmeyi öğrenin.

“Çevrenizdekilerin sahip olduğu iyi şeyleri kıskanmak yerine takdir edin ve daha iyilerine sahip olabilmek için çalışın.’’

20. Huzuru içinizde arayın.

“Huzur içinizdedir, dışarıda aramayın.’’

 

Determinizm Nedir?

  • 12.12.2017 17:25:22
  • 0 Yorum
  • 368

Belirlenimcilik (Determinizm);bütün olguların evrensel nedenselliğe dayandığını aynı koşullarda aynı nedenlerin aynı sonuçları doğuracağını öne süren öngören öğreti. İlk kez, Antik Çağ felsefesinde Atomcular tarafından, ortaya kondu. Kavramlaştırılması doğa bilginlerince ve Galileo, Descartes, Newton, Lomonosow, Laplace, Spinoza ile 18. yüzyıl Fransız maddecileri tarafından yapıldı. Bu düşünürler nedenselliğin kesin devimsel (dinamik) yasalarca yönetildiğine inandılar. Laplace, evrenin geçmiş ya da gelecek herhangi bir andaki durumunun evrenin atomlarının (koordinat) itici güçlerince belirlendiği görüşündeydi. Gerekirciliğin Laplace‘cı yorumu yazgıcılık olarak nitelendirildi. Kuantum mekaniğinde belirli olmayanlar bağlılaşımının (korelasyon) bulunmasıyla Laplace‘cı Gerekircilik çürütüldü. Mekanik Gerekircilik, Diyalektik Maddeciliğin bilime uygulanmasıyla önemini yitirdi. Diyalektik Maddecilik, Gerekirciliği salt hareket yasalarına indirgemedi. Nedenselliğin evrensel olduğunu, evrene Tanrıca ve insan aklıyla girmediğini, insan iradesi ya da olağanüstü bir gücün etkisi ile var edilemeyeceği gibi, yok edilemeyeceğini ve değiştirilemeyeceğini, neden’in sonuç’u etkilediğini, sonucun da kendi nedenini etkileyecek biçimde “karşılıklı etki” ilişkisi içinde olduğunu ortaya koydu.

Her şeyin bir nedene dayalı olarak ortaya çıktığını, aynı koşul ve nedenlerde sonuçların da aynı olacağını; evrende olup biten her şeyin, her varlığın böyle ortaya çıktığını; bir şeyi anlamak istiyorsak bunun ancak onu belirleyen nedenleri çözmekle gerçekleşebileceğini savunan bu görüş, değişik alanlarda değişik biçimlerde yorumlanmıştır. Doğa bilimlerinde nedensellik bağlantısı evrensel boyutlarda ele alınıp olgular zorunlu bir bağlama sokulur.

İlahiyatta insanın tüm istemlerini ve bunlara ilişkin davranışlarını Tanrı belirlemiştir. İnsanın kendine bağlı kendisince belirlenmiş eylemi olamaz. Ahlak felsefesinde kimi görüşlere göre insan her şeyiyle bağımlıdır. İrade özgürlüğü yoktur ve eylemlerimiz iç ve dış nedenlerle belirlenir. Bu temel görüş yöresinde değişik bakış açılarına göre değişik savlar ortaya çıkar. Örneğin, mekanist belirlenimciler irade ve eylemi dış etkilere bağlarken, tarihsel belirlenimciler bunları tarihsel olguların belirlediğini, insanı tarihin yönlendirdiğini; toplumsal belirlenimciler ise bunları belirleyenin toplum, toplumsal koşullar ve toplumdaki olgular olduğunu savunurlar. Buna karşın irade ve eylemde ilkin “ben”in (kişilik) önemli olduğunu, ötekilerin ancak buna bağlı olarak ya da “ben” bağlamında sözü edilebileceğini savunanlara (Autodeterminist) göre; insan kendi kendini belirlediğinde özgürdür. “Ben”den başka bir şeyin belirlenimi altında özgürce yaşamanın sözü edilemez, insana yaraşan da onun kendinin belirleyicisi olarak yaşamasıdır. Belirlenimcilik, insanın felsefi ve bilimsel düşünmeye başladığı dönemlerden önce de olayları açıklamada kullandıkları bir yoldu. Tanrısal söylencelerde, değişik olgular hep başka olgulara ya da Tanrıların, yarı Tanrıların iradelerine dayandırılır. İnsanın düşünsel gelişimi içinde giderek neden kavramıyla birlikte ele alınmıştır. Belirlenimcilikte olgunun zaman içinde saptanma, denetlenme, ortaya koyulma zorunluluğu olmasına karşın, bilemediğimiz, gözden kaçmış bazı olaylar da, olaylar arasındaki karşılıklı bağlılık içinde bir yere sahiptirler. Böylece belirlenimcilik tüm evreni zorunlu bağlılıklar bütünlüğü biçiminde ele almış olur. Burada iki tür belirlenimcilik saptanır:

1- Evrensel Belirlenimcilik: Doğal belirlenimcilik olarak da anılır. Evrenin tümünü birbirinin nedeni olan olgular olarak görür. Ancak bunu her yönüyle kavramamız olanak dışıdır.

2- Deneyimsel Belirlenimcilik: Güncel yaşamımızda, değişik işlerimizde, bilimsel çalışmalarda geçerli olan belirlenimciliktir.

Belirlenimcilik bilimsel araştırmalarda önemli bir ilke olarak geçerliğini uzun süre korudu. Ona karşı ilk kuşkular ve belirlenemezcilik (indeterminizm) ilkesinin varlığı Max Planck‘ın Kuvantum Kuramı çalışmaları sırasında ortaya çıktı. Belirlenemezcilik (İndeterminizm) bir nedene ya da neden olacak herhangi bir şeye bağlı olmayan olayların, durumların ve süreçlerin varlığını savunan görüştür. Belirlenimciliğin evrensel düzeyde gerçekleşme olanağının bulunmadığını savunur. Olaylar hangi düzeyde ve türde olursa olsun yasalarla, nedenlerle kesin olarak belirlenemezler. Evrenin, dünyanın, insanın ve tüm olayların anlaşılmasında akıl yetersizdir. Akılla kavramaya girişilince ister istemez belirlenimci yola girilir. Oysa aklı da, belirlenimciliği de aşan bir şeyler her zaman vardır.

Belirlenmezci anlayış tarihsel süreçte değişik biçimlerde ortaya çıktı. Rastlantılara inanma, kadercilik, şeyleri temel nedenleriyle hiçbir zaman kavramayacağımıza inanan anlayış ve insan özgürlüğünün ancak belirlenmezcilikle olanak bulduğunu,belirlenimcilik içinde özgürlüğün olanaksızlığını savunan ahlak anlayışı vb. Belirlenmezcilik en büyük yankılarını fizikte gösterdi. Fizikte bir olay önceden kesin olarak söylenince, bu olayın nedensel olarak saptandığını gösterir. Ama her zaman bir olay önceden ve kesin olarak dile getirilemez. Burada artık kesinlikten değil, olasılıktan söz etmek gerekir. Werner Heisenberg, mikrofizikte tüm ölçü işlemleri, ölçülmesi istenen üstünde olumsuz, çarpıtıcı etkiler yapacağından bir parçacığın belirli bir an içinde ne konumunun, ne de hareketinin kesinlikle saptanamayacağını ileri sürdü (belirsizlik ilkesi). Bu durumda kuvantum alanına girildiğinde belirlenimcilik yetersiz kalır ve geçerliğini yitirir. Fizikte daha sonra yapılan çalışmalar ve öne sürülen görüşler Heisenberg‘in görüşünü düzeltti ve belirlenimciliğin yolunu yeniden açtı.

Polisiye tutkunları 3. Kara Hafta İstanbul Festivali’nde buluşuyor

  • 7.12.2017 17:06:00
  • 0 Yorum
  • 235

Kara Hafta İstanbul Festivali, bu yıl kitapseverler tarafından dünyanın en iyi 8 otelinden biri seçilen Pera Palace Hotel Jumeirah ev sahipliğinde ve DenizBank ana sponsorluğunda 17–18 Kasım tarihlerinde gerçekleştiriliyor. Birinci ve ikincisi, sırasıyla Agatha Christie’nin doğumunun 125. yılı ve ünlü yazar Georges Simenon şerefine düzenlenen Kara Hafta İstanbul Festivali’nin bu yılki teması ise 1955 yılında otelde konaklayan ve yarattığı efsanevi MI6 ajanı James Bond karakteriyle bir fenomen haline gelen Britanyalı yazar Ian Fleming. İki gün sürecek festivale; Anthony Horowitz, Charlie Higson, Arne Dahl, Tim Parks, Jo Nesbo gibi polisiye alanında uluslararası üne sahip yazarların yanı sıra; Ahmet Ümit, Alper Canıgüz, Cenk Çalışır, Rıza Kıraç gibi Türk polisiyesinin önemli yazarları ve Türkiye Polisiye Yazarlar Birliği de katılım gösterecek. 

Komitesinde Doğan Hızlan, Ahmet Ümit, Adnan Özer, Metin Celal gibi isimler ile Pera Palace Hotel Jumeirah Genel Müdürü Pınar Kartal Timer ve DenizBank Kültür-Sanat Danışmanı Perihan Yücel’i de bulunduran 3. Kara Hafta Festivali kapsamında, polisiye edebiyatı üzerine “James Bond: Romandan Sinemaya”, “Polisiye ve Fantastik”, “Cinayetin Gizemi” gibi oturumlar gerçekleştirilecek. Festival süresince koleksiyoner Ömer Atakan’ın, Bond filmleri ve romanlarına ait çok özel parçaları da sergilenecek.

Dünyanın En Korkunç 5 Bölgesi

  • 1.12.2017 10:45:51
  • 0 Yorum
  • 242

Gezerken Korkuyu İliklerinize Kadar Hissedeceksiniz...

Seyahatin ufku genişlettiği, korkunun da algıları kuvvetlendirdiği söylenir. İşte gezerken korku salan bölgeler…

Gezmek için macera ve korkuyu deneyimleyebilecek bir rota arayanlara nereleri tavsiye edersiniz sorusunun yanıtı için Quora anket sitesinde yapılan bir anketin sonuçlarına göz attık. Tavsiye edilen tüyler ürpertici bölgeler içinde şu isimler bulunmakta:

1.İnsan kemikleriyle dolu buzul göl

1942’de Hindistan’da Himalaya dağlarının 5 km yüksekliğinde var olan Roopkund Gölü civarında insan kemikleri bulunmuştu.

Yaz mevsiminin gelişiyle buzlar eridiğinde binlerce iskelet ortaya çıkıyor ve yerleşimin olmadığı bu denli yüksek bir noktada çok sayıda insanın ölümüne neyin neden olduğu bilinmiyordu.

Bu ölümlerin nedeni olarak; salgın hastalıklar, toprak kayması ve hatta ritüel intiharlar gibi teoriler ortaya atılmıştı

2004 yılında bölgede yapılan bir araştırmada birtakım ipuçları elde edildi. İskeletler 800’lü yıllarda yaşamış olan yaklaşık 200-300 insana aitti ve iki gruba ayrılıyorlardı. Yüzükleri, mızrakları, deri ayakkabıları ve bambu sopaları da yanlarındaydı. Kafataslarındaki uzun olmayan fakat derin çatlaklar her birinin benzer biçimde, oval bir cisimle başlarına aldıkları darbeler neticesinde öldüğünü gösteriyordu.

Araştırmacılar, bu topluluğun beyzbol topu büyüklüğünde yağan dolu tanelerinin başlarına ve omuzlarına isabet etmesi sebebiyle öldükleri sonucuna vardı. Bölgede dini bir yeri ziyaret için yola çıkan ve onların eşyalarını sırtlayan hamallardan oluşan bir ekipti bu. Açık bir vadide, sığınacak müsait bir yer bulamayan bu insanlar toplu şekilde ölmüştü.

Yaz mevsiminde bölgeyi ziyaret edenler, göldeki buzların erimesiyle birlikte iskeletleri hala görebilir.

2.Çıngıraklı yılan adası

Brezilya’nın Ilha da Queimada Grande adası ziyaretçilere kapalıdır. Sao Paulo kentine yaklaşış 30 km mesafedeki bu ada zehirli yılanlarla çevrili.

Bölgenin yerlileri, 4000 mızrak başlı çıngıraklı yılanla dolu adayı Yılan Adası ismini vermiş. Nesli tükenmekle karşı karşıya kalan bu yılanlar, deniz seviyesinin yükselmesi sebebiyle adada kaldı. Brezilya donanması 1920’li yıllarda adayı ziyarete kapattı. 50 cm uzunluğundaki bu yılanların zehiri o kadar etkili ki kısa sürede böbrek yetmezliği, doku ölümü, beyin kanaması ve iç kanamaya yol açarak insanı öldürebiliyor.

3.Kara sıçanlı tapınak

Hindistan’ın Karni Mata Tapınağı hem turistik hem de dini yönüyle gezi severlerin ilgisini çekiyor. Ayrıca tapınak yüzlerce çeşit kemirgenle dolu.

Hindistan’ın kuzey batısındaki Racastan kentindeki Tar çölünde bulunan Sıçanlı Mabet’te 20 bin fare olduğu tahmin ediliyor.

Tapınağa ibadet için gelenler onları “ufak çocuklar” adıyla anıyor. Efsaneye göre, Hindu tanrıça Karni Mata, üvey oğlu suda boğulurken, ölüm tanrısı Yama’dan onu diriltmesini istiyor; bunun üstüne Yama, üvey oğul ve onun kastından olan herkesi fare şeklinde tekrardan dünyaya getiriyor.

Sıçanlara süt, tahıl, hindistan cevizi ve hususi hazırlanmış tatlılar ikram ediliyor. Farelerin kemirdiği yiyeceklerin iyi talih getirdiğine inanan birtakım kişilerin onlardan kalan artıkları yediği söyleniyor.

4.Yeryüzü cehennemi

1971’de bir grup Sovyet bilim insanı Türkmenistan’ın Karakum Çölü’nde petrol yatağı olarak bilinen bir yeri delmeye başladı. Aslen burası devasa bir doğal gaz yatağıydı, kampın ve cihazların üzerinde kurulduğu krater çöktü. Metan gazının çevreye yayılması korkusuyla teknik ekip krateri ateşe verdi. Dev ateş topunun birkaç haftaya söneceği şünülüyordu.

Bu olayın üstünden 40 yıldan fazla bir süre geçti. 70 metre çapa 30 metre derinliği olan krater günümüzde de yanmaya devam ediyor. Bölgenin yerlileri buraya “Cehennem Kapısı” ismini verdi. Burası bugün de oldukca fazla sayıda gezgin çekmeye devam ediyor.
 

5.Hayalet bebekler adası

Kötü bir kaza nedeniyle Meksika’nın Bebekler Adası’nın güzel bahçeleri korkunç hikayelere konu olur hale gelmiş.

Efsaneye göre, seneler önce Mexico City’nin hemen dışında bir kanalda bir kız çocuğu boğulmuş. Sonrasında kanaldaki ufak adanın kıyılarına oyuncak bebekler vurmaya başlamış. Adanın bekçisi ise ufak kızı kurtaramamanın vicdan azabıyla bu bebekleri kızın anısına ağaçlara asmaya başlamış.

Nemli havanın ve şiddetli rüzgarların etkisiyle bu oyuncak bebeklerin kafalarının, kollarının koptuğu oldu. Bölge insanları bebeklerin ufak kızın ruhunu taşıdığına ve kendi aralarında fısıldadıklarına inanıyorlar. Kızı bulan bekçi ise 50 yıl sonra aynı bölgede boğularak ölmüş vaziyette bulundu.

Yüzer bahçe olan bu adaya bekçinin öldüğü 2001 yılından bu yana yüzlerce gezgin akın etti. Bazı turistler yanlarında, kendi oyuncak bebeklerini getirip ağaçlara asarak bekçinin başlatmış olduğu geleneğini devam ettiriyor.

kaynak:korkubilimi

Bir Samuraydan 20 Yaşam Kuralı

  • 30.11.2017 12:49:57
  • 0 Yorum
  • 258

Miyamoto Musashi ölümünden önce 20 ana kuralı yazdı. O bir samuray ustasıydı. Ünlü bir kılıç ustasıydı. Kuralları hala bugün yaşıyor...

1- Hayatı Olduğu Gibi Kabul Etmeyi Öğren.

Hayatın gerçek anlamı olduğu gibi kabul etmektir. Sana gelen her şey senin içindir. Stres, kaygı ve umutsuzluk bir kişinin hayatının doğal bir parçasıdır.

2- Zevk Uğruna Anı Yaşamaktan Vazgeçme.

Anlık zevkler ve istekler için anı yaşamaktan vazgeçmeyin.

3- Dürtüsel Duygularla Harekete Geçme.

Anlık öfke veya anlık hislerle hayatını yönlendirme. Kararlarını her zaman mantıklı bir çerçevede al.

4- Kıskançlığın Hayatını Yönlendirmesine İzin Verme

En aciz duygulardan biri kıskançlıktır. O duygunun seni yönetmesine izin verme.

5- Fazlasını Arzulamaktan Vazgeç

Az ve öz yaşa arzuların seni yönetmesine izin verme.

6- Takıntı Haline Getirmeyi Bırak

Olayları ve durumları kabul etmeyi öğrenmelisin. Mükemmellik ilizyondur.

7- Asla Pişman Olma

Geçmişi kabul et ve yaşadıklarından pişman olmayı bırak kabullenmediğin sürece acı çekersin.

8- Ayrılıkları Kabullen

Ölüm bir ayrılıktır ve geri getirmek imkansızdır. Bunu kabullenmelisin.

9- Şikayet Etmeyi Bırak

Söylenmeyi bırak ve hayatında memnun olduğun şeyleri yükselt.

10- Şehvetin Hayatını Yönetmesine İzin Verme

Anlık isteklerin ve duyguların seni yönetmesine izin verme.

11- Seçenekleriniz Olduğunu Her Zaman Hatırlayın.

Hiç bir şey bir son değildir. Yeni başlangıçlara gebedir. Her olayda seçenekleriniz olduğunu bilin.

12- Zenginliğe Köle Olma

Zenginlik takıntısı ile yaşama ve hayatın sadelik ve sağlık gibi önemli unsurlarını unutma

13- Oburluk Yapma

Karnını tıka basa doyurma ve çok yeme.

14- Evinizi Minimalist Tarzda Tasarlayın

Az eşya evinizdeki enerjiyi yükseltir.

15- Hemen inanmayın ve Araştırın.

Sürü psikolojisinde olma başkalarının söylediği şeyleri araştır.

16- Kendi Yolunuzu Çizin

Sana verilen en büyük yetenek kendi yolunu çizebilmektir.

17- Ölümden Korkmayın.

Ölüm korkusu sizi diğer seçeneklerinizde güçsüzleştirir. Ölümü kabul edin.

18- Gerekli Olmadığı Sürece Silah Kullanmayın

Savaş ve bunun gibi durumlar hariç silah kullanmayın. Silah savunma amaçlıdır. Asla saldırı için kullanmayın.

19- Mutluluk ve Zenginlik ayrı şeylerdir.

İkisini bir görmeyin çünkü çok farklı kavramlardır.

20- Her Zaman Onurunuzu Koruyun.

Kendinize sadık kalmanın tek yolu kendi inançlarınızı takip etmek ve nasıl yaşandığını bildiğiniz gibi onurlu bir şekilde yaşamak olduğunu söyler.

100 Yılı Aşkın Bir Süredir Medite Olan Adam: Dashi-Dorzho Itigilov

  • 29.11.2017 11:38:10
  • 0 Yorum
  • 254

Dashi-Dorzho Itigilov, 1852 yılında Buryatya’da dünyaya gelmiştir. 75 yıllık yaşamının her anını Budistlik dinine adamış bir adamdır aynı zamanda kendisi çok ünlü bir rahiptir. 1927 yılında rahip Dashi-Dorzho Itigilov, öğrencileri ile görüşmek için onları davet eder ve meditasyon yapmaya başlarlar aynı zamanda Dashi-Dorzho Itigilov öğrencilerine bugün öleceğini de ilan eder. Budist rahip onlara bir vasiyet bırakır; meditasyon da iken bulunduğu Lotus pozisyonunda gömülmek ve 30 yıl sonra gömüldüğü yerden çıkarılmasını vasiyet eder.

Rahip dediği gibi o gün Lotus pozisyonundayken hayatını kaybeder ve öğrencileri onun isteğini harfiyen yerine getirir ve onu Lotus pozisyonunda gömerler. Buryatya Stalin yönetiminde olan bakımsız ve fakir bir ülkedir ve Stalin bu sebeplerden ötürü bölgede ki tüm tapınakları yerle bir eder bir bakıma ibadet özgürlüklerini eline alır ta ki 2. Dünya Savaşına kadar. Stalin bu savaştan sonra Buryatya halkına ibadetlerini yapabilmeleri için tapınak kurma izni ve desteği verir. Tabii bundan sonra artık Dashi-Dorzho Itigilov’un ikinci vasiyetini yerine getirmeleri icap etmiştir. 30 yıl sonra topraktan çıkarırlar hocalarını öğrenciler..

Aradan koskoca 30 yıl geçmesine rağmen rahip hala Lotus pozisyonundadır. Çürümeye ise vücudu dur demiş ve neredeyse hiç bozulmadan kalakalmış. Bu sırada Sovyetler Birliği Stalin’i kaybetmiştir bu yüzden öğrenciler hocalarını yeni tapınaklarına götüremezler onun yerine hocayı tuzlayıp gizli bir yere gömerler. Ölümünden tam 75 yıl sonra hocayı bulunduğu yerden çıkarırlar fakat gizli kapaklı değildir bu kayıtlar tutularak resmi bir şekilde çıkarma işlemi yapılmıştır.Aradan tam tamına 75 yıl geçtikten sonra bile hoca hala bırakıldığı gibi bulunur ve bilim dünyasının dikkatini üzerine çeker. Artık baskılar ortadan kalktığı için mucize hoca Dashi-Dorzho Itigilov, tapınağa gönderilir ve orada güvenli bir şekilde tutulur.

Ceset O Kadar Yıl Nasıl Bozulmadan Kaldı ?

Moskova’da bulunan bilim insanlarına göre cesedin bunca sene bozulmadan kalmasının sebeplerinden biri tuzlanması fakat bunun yeterli etkiyi yaratmayacağı düşüncesindeler. Başka bir düşünceye göre ise rahibin gömüldüğü yerde ki toprak cinsi fakat süreç boyunca mezarın yeri değiştirildiği ve tabut, rahibin ölümünden 30 yıl sonra tuzlandığı için bu ihtimaller pek akla yatkın görünmüyor. Akıla ve mantığa en yatkın gelen çözüm ise rahibin genetiğinde bulunan çürüme karşıtı bir madde. Ziyaretçilere göre hocanın yüzü yaşayan bir insanın yüzünün canlılığına sahip değildir fakat anlatılanlara göre hocanın yüzü hala sıcaktır ve dokunduklarında onu hissedebiliyorlar.

kaynak korku bilimi

ROANOKE OLAYI

  • 27.11.2017 12:37:17
  • 0 Yorum
  • 258

Amerika’ya yerleşen ikinci kolonidir. 1587’de North Carolina açıklarındaki Roanoke Adasına yerleşmişler ve 1590 yılında arkalarında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuşlardı. Bu kayboluş hakkında çeşitli teoriler üretilmiş olsa da bu koloniye ne olduğu hakkında kesin bir bilgi yoktur.

1585 yılında Sir Walter Raleigh tarafından gönderilen 100 kişi Roanoke Adasında ilk İngiliz kolonisini kurmuşlardı. Raleigh bu adanın İspanyollarla savaşacak olan İngiliz savaş gemileri için mükemmel bir liman olduğunu düşünmüştü. Gemilerin onarımını burada yapabilir, eksik cephane ve gıdaları tamamlanan gemiler savaşa tekrar dönebilirdi. Ama plan başarılı olamadı. Topraklar hem yerlilerin hem de yerleşen kolonilerin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar verimli değildi. Üstelik adaların çevresindeki suların sığlığı gemilerin adaya yeterince yaklaşmasını engelledi. Böylelikle koloniler ertesi yıl İngiltere’ye geri dönme kararı aldılar. Bu sırada Raleigh adaya yeni bir koloni göndermişti. Yeni grup ilk yerleşen kolonistlerin ayrılmasından birkaç gün sonra adaya ulaştıklarında 15 kişi hariç herkesin İngiltere’ye dönmüş olduğunu gördü.

1587 ilkbaharında Raleigh adaya yeni bir koloni gönderdi. Fakat gemiler daha kuzeydeki Chesapeake Körfezi yakınlarına doğru hareket ettiler. Gemidekiler Roanoke adası yönünde başka bir limana yerleşmek istediler ancak donanma komutanı bunu kabul etmeyip kolonistleri Roanoke adasına yerleştirdi. Koloni lideri John White -kendisi adaya ilk yerleşen İngiliz kolonisindendi- 1587 Ağustosunda İngiltere’ye malzeme tedariki için geri döndü. Fakat devam eden savaş adaya dönüşünü 3 yıl geciktirdi. 1590 yılında adaya geri dönen White ailesi ve yüz kadar kolonist tarafından karşılanmayı beklerken koloninin terk edilmiş olduğunu gördü.

Rastladığı tek ipucu bir ağacın üzerine kazınmış olan “Croatoan” kelimesi oldu. Croatoan adanın güneyinde yaşayan ve kolonistlere dostane davranan yerlilerdi. Kolonistlerin kaybolmasıyla ilgili iki teori üretildi.

İlki; en başında Chesapeake körfezine yerleşmek isteyen kolonistlerin buraya hareket ettikleri ve yerlilerin direnişi ile karşılaşıp öldükleriydi.

Diğeri ise kuzey Carolina’daki diğer yerlilerin entegre oldukları.

Kolonistlere ne olduğu hala bilinmiyor.


kaynak:Korku Bilimi

İzzetpaşa Mahallesi

  • 16.11.2017 12:28:59
  • 0 Yorum
  • 235

Biz televizyonlarda, köşklerde yalılarda geçen hayatları izlemeye duralım, İstanbulun arka mahallelerinde farklı hayatlar yaşanmaya devam ediyor.

Şişli’de rezidansların arkasındaki 8 bin kişilik İzzetpaşa Mahallesi’nde bambaşka hayatlar yaşanıyor. “Kentsel dönüşüm değil yerinde değişim” olarak adlandırılan projeyle mahalleli, yıllardır hayalini kurduğu mutfaklarına, banyolarına, başlarının üstünde bir çatıya kavuşacak.

İstanbul’da Romanların yaşadığı 60’tan fazla mahalle bulunuyor. Bunların çoğu yoksul mahalleler. Ancak Şişli’deki yüksek katlı rezidansların her daim gölgesi altında kalan İzzetpaşa Mahallesi kadar yoksuluysa az...

Yaklaşık 8 bin kişinin yaşadığı mahalledeki Roman nüfusu 1500 civarında. Okuma-yazma oranı ise yüzde 20... Çocuklar okuldan mahrum. Evlerin çatıları, banyoları, mutfakları yok ama mahallelerinde mutlu yaşamaya çalışan insanları var.

Bu insanların hayatı yaklaşık bir yıl önce Sıfır Ayrımcılık Derneği ve Şişli Belediyesi’nin başlattığı ‘yerinde kentsel değişim’ projesiyle değişti. Önce mahallenin en ‘girilemez’ yeri olan Yıldız Sokak’a bir toplum merkezi açıldı. Derneğin başkanı, kendi de bir Roman olan Elmas Arus bu süreci şöyle anlatıyor: “Türkiye’de pek çok ilde 400’ün üzerinde Roman mahallesi gezdim ama şehrin bu kadar merkezinde olup bu kadar yoksul başka yer görmedim. Mahalleli de bizim gelmemize şaşırdı.”

 

kaynak:hürriyet

Salvador Mundi Satışa Çıkarıldı

  • 2.11.2017 11:44:27
  • 0 Yorum
  • 409

Leonardo'nun en ünlü tablolarından biri olan, erkek mona lisa olarak bilinen salvador mundi için astronomik bir fiyat biçildi. Şimdiden zengin koleksiyoncuların gözleri büyümüş durumda.

Ünlü müzayede evi Christie’s tarafından “21. yüzyılın en büyük sanatsal yeniden keşfi” olarak nitelendirilen Salvador Mundi, önümüzdeki ay açık arttırmada satışa çıkartılacak. Dehasıyla dünya çapında ün kazanan Leonardo da Vinci’ye ait olan Salvator Mundi, ünlü ismin Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği isimli eserleri kadar bilinmese de en önemli tabloları arasında gösterilmektedir.

Neticede; dünya çapında ün kazanan ve gizemi hala çözülemeyen Mona Lisa tablosu ile aynı zamanlarda yapıldığı düşünülen eser, önümüzdeki ay Christie’s Müzayede Evi’nde 100 milyon dolarlık fiyatıyla açık artırmaya sunulacak.
16. yüzyılın ilk 10 yılında yapıldığı tahmin edilen Salvator Mundi, elinde kristal bir küre tutan Hazreti İsa’yı tasvir ediyor.

Salvator Mundi, elinde kristal bir küre tutan Hazreti İsa’yı tasvir ediyor

Kayıtlara geçen ilk sahibi Britanya Kralı I. Charles olan yağlı boya tablonun, daha sonra kralın oğlu II. Charles’a geçtiği düşünülüyor. Fakat tablonun asırlar boyunca nerede olduğu muamma!

Christie’s Salvator Mundi’nin geçmişiyle ilgili tablonun 1900’lü yıllarda bir sanat koleksiyoncusu tarafından aldığını belirtiyor.

Christie’s tablonun1900’lü yıllarda bir sanat koleksiyoncusu tarafından aldığını belirtiyor

Sir John Charles Robinson’un ressam Bernardino Luini’ye ait olduğunu düşündüğü tablo, 1958 yılında bir açık artırmada 54 euro karşılığında satılmış. Defalarca el değiştiren tablo, 2013 yılında Rus sanat koleksiyoneri Dmitry Rybolovlev tarafından 127.5 milyon dolara satın alınmış.
Sonuçta; Leonardo da Vinci’ye ait olduğu belgeler ve uzmanlar tarafından yapılan araştırmalarla kanıtlanan tablo, Da Vinci’nin şahıslarda kalan son eseri olduğu için epey önem taşıyor.

Salvator Mundi tahmini staış fiyatı 100 milyon dolar.

Ancak bazı tarihçilere göre 500 yıldır kayıp olduğu düşünülen tablo da Vinci’ye ait değil. Öte yandan, Salvator Mundi uzmanları ikiye ayırsa da açık artırma Kasım ayının 15’inde yapılacak ve görünen o ki dudak uçuklatan bir fiyata yeni alıcısının olacak.

kaynak: paratic

 

Kültürel Antropoloji Nedir?

  • 24.10.2017 11:49:53
  • 0 Yorum
  • 325

Kültürel Antropoloji Nedir?

Kültürel antropoloji, toplumu ve kültürü inceler; toplumsal ve kültürel benzerlik ve farklılıkları tanımlar.

Kültürel antropolojinin iki yönü vardır ve bunlar; etnografi ve etnolojidir. Etnografi, daha çok alan araştırmaları ve alan çalışmaları üzerine temellenmiştir. Etnoloji ise kültürler arası karşılaştırmaları temele almaktadır.

Etnografi: Bir grup, toplum ya da kültürün ana niteliklerini, o toplumun içinde var olarak anlamaya ve açıklamaya çalışan antropoloji alanıdır. Alan çalışması sırasında veriler toplanır ve bunlar kitap, makale, film vb. şekillerde sunuma hazırlanır, tanımlanır, tahlil edilir ve yorumlanır. Etnograflar küçük toplulukların içinde yaşayıp onların yerel davranış, inanç, toplumsal yaşam ve din gibi faaliyetlerini incelerler.

Etnoloji: Etnografik araştırmaların sonuçlarını analiz edip karşılaştırır. Kültürel farklılık ve benzerlikler tanımlanıp açıklanır; bunların genelliğini ya da özgünlüğünü ayırt eder.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü, 1. Sınıf "Antropolojiye Giriş" Dersi Ders Notları; Antropoloji; İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış; Conrad Phillip Kottak; s. 10

Mısır Kültürü

  • 17.3.2017 12:20:51
  • 0 Yorum
  • 626

Mısır’ı sadece firavunlar döneminden kalma piramit ve tapınaklardan ibaret bir ülke mi sanıyorsunuz? Bu ülkede yaşayan insanlar yok mu? Mısır kültürü bilinmeyen ve farklı yönleriyle sizi çok şaşırtabilir.

Mısır deyince aklınıza gelen şeyler Giza Piramitleri, Sfenks ve Şarm El Şeyh’de denize girmekten mi ibaret? Bu ülkede yaşayan birileri olduğunu ve onların da kendine özgü bir kültürü olduğunu düşünmüyoruz bile çoğu zaman. “Amaan, Arap ülkelerinden biri işte, ne kadar farklı olabilir ki?” dediğinizi duyar gibiyiz. O zaman şaşırmaya hazır olun. Gelin Mısır kültürünün çok da bilinmeyen yanlarına şöyle bir göz atalım.

1) Hristiyanlar ve Müslümanlar Elele

Mısır demek müslüman demek değil mi? Hayır. Mısır'da %15 gibi ciddi bir oranda Hristiyan yaşıyor ve hatta müslümanlarla hristiyanların adetleri o kadar birbirine girmiş durumda ki aslında Hristiyanların oruç yemeği olan ve Ağzınızın Suyunu Akıtan Koshari'yi müslümanlar da Ramazan bayramı yemeği olarak benimsemiş.
misir-yelken-felucca.jpg
2) Yelken Yapıyorlar

Mısır deyince hep aklınıza çölde deveye binen bedeviler mi geliyor? Mısırda hayat demek Nil demek. Ulaşımın da en rahat yolu Nil'de yelken yapmak. Tabii yelken deyince öyle bizdeki gibi haftasonları hobi için yapılan yelkenlerden değil, küçük ama sevimli Felucca denen ahşap yelkenlilerle nehirde yolcu taşıyorlar.
misir-parfum-sisesi.jpg
3) Pis Değil Mis Gibi Kokuyorlar

Hepimiz "Ayy pis Mısırlı" filan diye düşünürüz. Ne büyük önyargı? Halbuki Mısırlılar tarih boyu parfüm esansı üretmişler, bir Isparta gülyağı olmasa da harika kokan bu bitkisel yağları tüm dünyaya ihraç etmişlerdir. Her Mısırlı, minik el yapımı cam şişelerde sakladığı esansını sürmeden sokağa adımını bile atmaz.

4) Bir Karış Toprağa Muhtaçlar

Mısır yüzölçümü olarak Türkiye'den %30 daha büyük olsa da ekilebilir topraklar sadece Nil kenarında ve bu da herkesin daracık bir alana sıkışması demek. Toprak o kadar az ki, evlerin duvar dibinden, nehrin kıyısının ucuna kadar her santimetrekareyi değerlendiriyorlar. Sokakta yürürken kaldırım kenarında buğday filan görürseniz şaşmayın.
misir-kahvalti-ful.jpg
5) Kahvaltı Molaları Var

Mısır'da mesai saatleri bir tuhaf. Sabah 7 gibi herkes işbaşı yapıyor. Hem de genelde aç karna! Neden mi? Çünkü saat 10 gibi kahvaltı molaları var ve bu molada herkes işyerinden sokağa çıkıp tezgahtarlardan birşeyler alıyor. Bunların arasında en değişik ve bir Türk Kahvaltısı Kadar İddialı olmasa da en lezzetli olanı bakladan yapılan ve lavaş arası götürülen bir çeşit ezme olan ful.
İlginç değil mi? Biz de keşif gezimiz için Mısır’a gittiğimizde çok şaşırmış, Mısır kültürünün bu bilinmeyen yüzünü görmekten büyük keyif almıştık. Sizin Mısır kültürüyle ilgili bildiğiniz başka ilginç şeyler var mı?

 

Udumbara 300 Yılda Açan Çiçek

  • 7.3.2017 11:50:17
  • 0 Yorum
  • 455

Budistlerin inandığı bir efsaneye göre, Youtan Poluo olarak bilinen Udumbara çiceği, 3 bin yılda bir çiçek veriyor. En eski Hint bölgesinin en eski dili Sankritçedeki anlamı “cenntten gelen hayır çiçeği” olan udumbara, Çin’de bir mucize eseri yeniden ortaya çıktı. 

Şimdiye kadar dünyada sadece 15 tanesi tespit edilen çicek, 50 yaşındaki Miao Wei adlı kadının çamaşır makinesinin altında bulundu. Çinli yetkililer nadir rastlanan çiçeğin, sadece bir milimetre çapında olduğunu belirtti.

Udumbara çiçeği, Asya falcılık kültüründe kehanete işaret eden yan yana dizilmiş yumurtalara benziyor. Wei, bu yüzden çamaşır makinesinin altında gördüğü çiçeğin ilk önce kurtçukların bıraktığı yumurtalar olduğunu zannetmiş.

Wei’nin keşfettiği udumbara çiçeğinin kökleri, bir gün içinde tam 18 farklı çiçek açarak görenleri şaşkına çevirdi.

BULUNMASI ÇOK ZOR
Ağaçların dallarında parazit olarak yetişen Udumbara çiçeği, üzerinde yaşadığı ağacın meyvesi içinde yetiştiği için gözle fark edilmesi olanaksız oluyor. Üç bin yılda bir açtığı düşünülen ve gözlerden uzak yetişen udumbara çiçeği, bu nedenle Budist efsanesinde çok nadir olayların sembolü olarak kabul ediliyor. 

Budizm’in üç ana kolundan biri olan Mahayana’nın Lotus Sutra metninde ve en eski Budist Okulu Theravada’da bahsi geçen udumbara, görülme olasılığı belki de en nadir olan çiçek. Bu yüzden, ortaya çıktığı zamanlarda bir kralın doğacağına ait inanış bile var. 

ELEŞTİRİLER YOK DEĞİL
Her ne kadar 3 bin yılda bir açtığına inanılsa da, insanlık tarihinde bu inanışı gerçeğe dönüştürecek bir bilgi bulunmuyor. İşte bu yüzden, bazıları udumbara çiçeğinin düşünüldüğü kadar nadir olmadığına inanıyor. Diğer yandan, boyutu bir kaç milimetreyi geçmeyen udumbara çiçeğini tespit etmek normal şartlarda da kolay değil.

Hin Efsanelerinde Kültürel Yaygınlık

  • 7.3.2017 11:46:11
  • 0 Yorum
  • 445

Bir bölümü hindistan'da ortaya çıkan ve hala varlığını sürdüren Hinduizm,Budizm,İslam ve daha birçok dinin etkisiyle bu ülkenin zengin bir kültür geleneği vardır.Dünyanın en eski dinlerinden biri olan Hinduizm yüzyıllar boyu sözlü öğrenim yoluyla yayıldı.Hindu felsefesinin karmaşık kavramlarını basite indirgemek amaçlı bu bilgiler kolay anlaşılır biçimde aktarılır.Hindu panteonunu oluşturan tanrılar evrenin çeşitli yönlerini temsil eder ve günlük hayatın farklı alanlarına denk düşer.

MÖ 2500 dolaylarında İndus Vadisinde Hindistanın en eski uygarlığının doğuşuyla hint mitolojisi de gelişmeye başladı.İndusvadisi sakinleri tarımla uğraşıyor ve mezopotamya ile ticaret yağıyordu.Kendilerine göre bir yazı biçimi olsa da bu yazı çözülememiştir.Bu uygarlık MÖ 1800'e doğru ortadan kalktı.Yerine MÖ 1500 de Veda toplumu denen yeni bir uygarlık ortaya çıktı.Kendilerine Aryan adı veren bu toplumun Afganistan yoluyla Hinditan'a girmiş istilacılar olabileceği düşünülmektedir.İndus
vadisinin kentlerde oturan kentlilerinin aksine Veda toplumundaki insanlar göçebe sığır çobanlarıydı.Onlarla ilgili herşey sözlü olarak aktarılmıştır.Bu sözlü geleneğe topluca Vedalar denilir.

Ne kadar güvenilir olduklarını bilmek güç olsa da, bu metinlerin en eskisi olan ve MÖ 1500 dolaylarında yazıldığı düşünülen Rig Veda, Veda toplumunun dört hiyerarşik sınıfa ayrıldığından basseder:Brahmanlar(rahipler),Kşatriyal ar(hükümdarlar ve yüksek rütbeli memurlar),Vaişyalar(toprak sahibleri ve tüccarlar) ve Şudralar(zanaatkarlar ve hizmetçiler).Köleler,Dalit(dokunulmazl ar) sınıfının içinde yer alırlardı.

Yaradılış Efsaneleri
Yaradılış efsaneleri Hindu kültüründe pek çok biçime bürünür.Çelişki kabul etmeksizin hepsi doğru kabul edilebilir çünkühint mitolotjisinde evren yaradılış, yok oluş ve tekrar yaradılış döngülerinden geçer.Puranaların yazarları her döngüyü düşüş sırasıyla dört çağa ayırır.Altın çağda tüm yaratıklar kendine yeterlidir, yiyeceğe ve barınağa ihtiyaç yoktur.İkinci çağda insanlar her dileklerini yerine getiren sihirli ağaçlara sahiptir ve herkes Veda metinlerini bilmektedir.İnsanların hepsi tanrıların ayırdığı sınıfa göre davranır.Üçüncü çağda savaş patlak verir ve insanlar artık veda öğretilerini anlamamaya başlarlar.Bunu üzerine tanrılar kitabı dörde ayırır.Son olarak karanlık çağda insanlar yozlaşır ve yeryüzünde ahlaksızlık 
hüküm sürer.Bu çağ kozmik dağılmanın yeni bir altın çağa yol açmasına, böylece döngünün yeniden başlamasına kadar devam eder.

Kurban Yoluyla dünyanın yaradılışı-Puruşanın hikayesi :
Dev puruşanın bin kolu ve bin başı vardır,Vücuduyla tüm evreni kaplar.
Tanrılar ayrı dünyaları yaratmak için onu kurban eder ve parçalar.Başı Brahman sınıfına, kolları hükümdarlara, uyrukları üreticilere ve ayakları kölelere dönüşür.Beyninden ay ve gözünden güneş yaratılır; göbeği uzay ve başı gök haline gelir.Yerdeki ve gökteki tüm yaratıklar onun erimiş yağından oluşur.Tanrıların Puruşa'yı parçalamasıyla kurban geleneği başlamış olur.Evrene düzen gelmesi için bu kurban geleneğinin devam etmesi gerekir.

Hiranyagarbha-Altın Cenin:Hiranyagarbha terimi ezeli sulardan çıkan ve yeri göğü ayırarak kurban geleeğinin ortaya çıkmasını sağlayan altın cenini anlatmak için kullanılır.Vedaları derleyen rişilere göre altın yumurta tüm yaratılmışların temelindeki saf ve mutlak ilkedir.

Yaratıcı Brahma Yıkıcı Şİva:Tanrı Brahma ve Şiva Hindu zaman ve evren kavramlarını temsil eder.Brahma evreni ve içindeki tüm canlıları yaratır.Zamanın döngüsel olması ve dört çağdan oluşması nedeniyle 2.160.000.000 insan yılına denk düşen bu süre Brahmanın ömründe sadece bir gün sürer.Brahma geceleyin uyumaya gidince Evren Şiva tarafından yıkılır.Uyanan Brahma'nın 
yeniden evreni yaratmasıyla döngü tekrar başlar.

Feminizm Kültüründe Erkek Ve Kadın

  • 7.3.2017 11:41:02
  • 0 Yorum
  • 447

Kültürel feministler, erkek ve kadının biyolojik farklılıklarını olduğu gibi kabul ederek bunlardan doğan ayrılıkların olumlu biçimlerde değerlendirilmesi gerektiğini savunurlar. Kültürel feministler, kadınların daha barışçıl olduğuna inanırlar ki bu aslen öteki feminizm fraksiyonlarının kabul etmeyeceği bir iddiadır. Kültürel feministlere göre batı toplumunun bağımsızlık, rekabet ve hiyerarşi kavramlarının bütünü erkek egemenliği üzerinden tanımlanmıştır. Kültürel feministler, bunların alternatifi olarak kolektiflik, işbirliği, güven ve paylaşım gibi kavramları önerirler.

Farklın Kültürel Kalıtımlar

  • 7.3.2017 11:37:07
  • 0 Yorum
  • 496



Yemekler: Somon, Ringa, Kjöttaker (Eski bir Viking yemeği), Köttbullar (İsveç Köfte), Leverpostej, Knackebröd(Gevrek tadında bir ekmek çeşidi, daha zararsız ve sağlıklıdır genelde normal ekmek yerine bunu yeriz.) , spaetzle, Şövalye bisküvileri, Elmalı Kupkakken..

Diller: Eski Norse dili, Germence, İsveççe, Norveççe, Danca, İzlandaca (İsveççe, Norveççe ve Danca neredeyse aynıdır Eski norse dilini vikingler kullanmıştır.)

Müzik: Geleneksel folk müzikleri (ki tavsiye etmem ben pek sevmem :D) yanında Techno ve Metal'in anavatanıdır.

Giyim tarzı: (Geleneksel):





Bunun adı bunad, İsveç ve Norveç'in geleneksel kıyafetleridir.

Mimari: Modern şehir ve Turistik eski şehirler ayrı ayrıdır. Örneğin Stockholm'da Gamla Stan 1600-1700'lerden kalma binaları içerirken Nye Stad Meydanı gökdelenlere sahiptir.

İnanç : Lüterci hristiyanlık, fakat araştırma ve anketlere göre %68imiz dinsiz.

Ünlü şehirler ve özellikleri: Stockholm (Başkentidir İskandinavya'nın, 2000 yıllık tarihe sahiptir ve en eski insan bulguları iskandinavya içerisinde bu bölgededir.), Bergen ve Stavanger (Devasa fiyortlara sahiplerdir.) Oslo (İsveç'ten ayrılmak isteyen norveçlilerin örgütlenmeyi başlattığı şehirdir), Linköping (Avrupanın en iyi üniversitelerinden 2 tanesi bu şehirdedir.) Nordkapp (Sami halkı bu bölgede yaşar), Kristiansand (Nazi almanyasının işgalinden meydana gelen tüneller, gemiler, silahlar ve teçhizatlar için toplam 6 müzeye sahip), Lulea (İsveç'in silah/jet üretimini gerçekleştirdiği şehirdir), Umea (Umea'da her mevsim avlanabilirsin), Tromsö(Kuzey ışıklarını izleyebilirsin)

Türk Kültürü

  • 28.2.2017 13:25:24
  • 0 Yorum
  • 513

TÜRK ADI 

“Türk” adının anlamı ile ilgili olarak çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Adları “Türk” sözcüğüne benzediği iddia edilen bazı toplulukların “Türk” milleti ile herhangi bir ilişkisi olmadığı bilimsel çalışmalarla ortaya konmuştur. Bu çalışmalara göre, “Türk” sözcüğü; “güç, kuvvet, güçlü, kuvvetli, cesur, türeli (kanun ve nizam sahibi) ve türeyen, çoğalan” anlamlarına gelmektedir. 
Tarihte “Türk” adıyla adlandırılan ilk devlet “Gök-Türk Devleti” olmuştur. Coğrafî ad olarak “Türkiye” kavramı, tarihte ilk kez Bizans kaynaklarında yer almaktadır. VI. yüzyılda “Türkiye”, Orta Asya’yı ifade etmek üzere kullanılmıştır. IX. ve X. yüzyıllarda Volga’dan Orta Avrupa’ya kadar olan alana “Türkiye” adı verilmiş (Doğu Türkiye = Hazar ülkesi; Batı Türkiye= Macar ülkesi); XIII. yüzyılda Mısır ve Suriye de “Türkiye” olarak adlandırılmıştır. Anadolu ise XII. yüzyıldan itibaren “Türkiye” olarak tanınmıştır. 

 
İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DEVLETLERİ
 
Hun İmparatorlukları
 
Asya Hunları
 
 

 
Asya Hun Devleti, tarihte bilinen ilk Türk devletidir ve Orta Asya’da yaşayan Türk boylarını bir araya getirerek, siyasî birliği sağlamıştır. Kuruluşu hakkında kesin bilgiler bulunmamakla birlikte, M.Ö. 220 yıllarından Teoman tarafından kurulduğu ve devletin Mete tarafından bir imparatorluk hâline getirildiği, Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır. Mete zamanında Hun İmparatorluğu; Sibirya, Çin Denizi, Japon Denizi ve Hazar Denizi arasında kalan topraklara hakim olmuştur.
 
Mete’nin ölümünden sonra, Asya Hun İmparatorluğu, gücünü bir süre daha korumuş, ancak devlet yönetimindeki veraset sistemi, yani devletin hükümdar ailesinin ortak malı olarak kabul edilmesi ve imparatorun her çocuğunun yönetimi ele alma hakkı bulunması ve Çinli prenseslerle evlilik sonucunda yaşanan karmaşalar nedeniyle devlet, Doğu ve Batı Hun İmparatorluğu olmak üzere ikiye bölünmüştür.
 
Hun İmparatorluğu, kurulduğu coğrafî bölgenin yapısına paralel olarak at yetiştiriciliğine ve hayvancılığa dayalı bir ekonomiye sahiptir. Bu ekonomik yapı, devletin askerî başarısını da beraberinde getirmiştir. Tarıma elverişli olmayan uçsuz bucaksız bozkırda, at yetiştiren Hunlar, Mete zamanında hem askerî, hem sosyal hem de ekonomik bakımdan oldukça başarılı bir merkeziyetçi devlet sistemi kurmuşlardır.
 
Göktürkler
 
Göktürkler, tarihte Türk adı ile kurulmuş ilk devlettir. Hun İmparatorluğunun zayıflaması ve dağılmasından sonra 552 yılında Türk boyları arasında hakimiyet sağlanarak Göktür Devleti kurulmuştur. 745’te Uygurlar, İkinci Doğu Göktürk (Kutluk) Kağanlığını mağlup etmesiyle, Göktürk devleti yıkılmıştır. 
Göktürk dönemi ile ilgili olarak, aynı dönemden Orhun-Yenisey vadisine dikilen ve Göktürk alfabesi kullanılarak yazılan Orhun abidelerinden bilgi alınabilmektedir.
 
 
 
 
Uygurlar
 

 
745-840 yıllarında Orta Asya’da Uygurlar hakimiyet sürmüşlerdir. Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra kurulan Uygur Kağanlığı, yerleşik hayata geçilmesi ve ticaretle uğraşılması bakımından Türk tarihinin en önemli dönemlerinden birini teşkil etmektedir. 840 yılında Uygur hakimiyeti sona ermiştir.
 
 
 
İslamiyet  Öncesi Türk Devletlerinde Devlet Yönetimi
 
Han, Hakan, Kağan, Yabgu, Tanhu: Devlet yöneticileri veya imparatorlar İslamiyet öncesi Türk devletlerinde Han, Hakan, Kağan, Yabgu veya Tanhu olarak adlandırılmıştır.
 
Kut: Türk inanış ve düşünüş siteminde, devleti yönetme yetkisinin Tanrı tarafından Türk Kağanına verildiği kabul edilmektedir. Bu düşünceye “Kut” adı verilmektedir.
 
Tigin: Kağan’ın erkek çocuğuna “Tigin” adı verilmektedir.
 
Şad: Kağan’ın erkek çocuklarının, devlet yönetiminde tecrübe kazanmaları için ülkenin çeşitli bölgelerinde “Şad” adı verilen kişilerin yanında eğitilmeleri sağlanırdı.
 
Hatun: Devlet yönetiminde Kağan’ın yanında yer alan eşi, “Hatun” olarak adlandırılır ve Hakan sefere çıktığında ülke “Hatun” tarafından yönetilir, elçiler “Hatun” tarafından kabul edilir. Bu anlayış, Türk kültüründe kadına verilen değeri göstermesi bakımından da önemli bir anlayıştır.
 
Veraset Sistemi: İslamiyet öncesi Türk devletlerinde Kağan’ın ölümünden sonra tahta kimin geçeceği hususunda belirli bir sistem yoktur. Devlet, Kağan’ın ailesinin ortak malı olarak kabul edildiğinden, Kağan’ın erkek çocuklarından herhangi birinin tahta talip olması veya tahtı ele geçirmek için diğer kardeşleri ile mücadeleye girişmesi sık yaşanan durumlardan biriydi. Belirli bir devlet teşkilatı oluşturan Mete’den sonra bile, İmparatorluk kardeşler arasında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu durum, Türk devletlerinin kısa sürede bölünmesine ve gücünün zayıflayarak yıkılmasına neden olmuştur.
 
İkili Sistem: Devlet; doğu-batı veya sağ-sol olmak üzere ikiye bölünerek yönetilmiştir. Türk inanç ve düşünüş sisteminde doğu, kutsal kabul edildiğinden devletin merkezi doğuda bulunmuştur ve devletin başına da doğuda bulunan Kağan geçmiştir. Batıya ise, Kağan’ın kardeşlerinden biri veya Kağan’ın oğlu atanmış, bu kişiye de “Yabgu” ünvanı verilmiştir.
 
Kurultay-Kengeş: Devlet, Kağan ailesinin malı olarak kabul edilmekle birlikte, devlet işleri, “Kurultay” veya “Kengeş” olarak adlandırılan danışma meclisi aracılığıyla yürütülmüş; çeşitli sosyal, askerî, siyasî ve dinî konular bu Kurultaylarda görüşülüp, karara bağlanmıştır.
 
Toygun: Kurultaya katılma hakkı bulunan kişilere “Toygun” adı verilmektedir.
 
Toy: Kağan tarafından düzenlenen yemekli toplantılar ve eğlenceler “Toy” olarak adlandırılmıştır.
 
Başkentler: Hun ve Göktürk döneminde “Ötüken”, Uygur döneminde ise “Karabalgasun-Ordubalık” başkent olarak kabul edilmiştir.
 
Aygucı: Başbakan
 
Buyruk: Bakan
 
Bitikçi: Sözlük anlamıyla “Yazan, yazıcı” anlamına gelen bu sözcük, İslamiyet öncesi Türk devletlerinde “Katip”lere, devletin yazışmalarını yapan kişilere unvan olarak verilmiştir.
 
Tamgacı: Devletin dış işlerinden sorumlu olan kişiye “Tamgacı” adı verilmiştir. Tarkan: İslamiyet öncesi Türk devletlerinden ordu komutanları “Tarkan” unvanı ile anılırdı.
 
Apa: Devlet içerisinde çeşitli görevleri olan sivil yöneticiler “Apa” olarak adlandırılır.
 
Tudun: Devletin vergiye bağladığı diğer devletlerden vergilerin tahsili ve denetimi işi “Tudun” adı verilen memurlar tarafından yapılmıştır.
 
Yargucı: Yargıçlar
 
Yargu: Hakan’ın başkanlık yaptığı mahkemeler. Siyasi suçlara bakılırdı.
 
Ağılığ: Hazine görevlisi
 
 
İslamiyet  Öncesi Türk Toplumunda Din ve İnanış:
 

İslamiyet öncesi Türk toplumunda “Gök Tanrı Dini” olarak adlandırabileceğimiz bir dinî inanış hakimdi. Bu inanç sistemine göre “Gök Tanrı” göğün yedinci katında oturmaktaydı. Dünya; yer, gök ve yer altı olmak üzere üçlü bir yapıda kabul edilmekteydi. “Gök Tanrı”nın Türk hakanına dünyayı idare etmesi için “Kut” verdiğine inanılırdı. 

Şamanizm: İslamiyet öncesi Türk toplumlarında dinî törenler “Şaman”lar (Kam, Baksı) tarafından idare edilmiştir. 

Atalar Kültü: Türkler, hayatın ölümden sonra da devam ettiğine inanırlardı. Bu nedenle ölen atalarını unutmazlar, onları belirli dönemlerde anarlar ve onlar için çeşitli büyüsel uygulamaları yaparlardı. Bu uygulamalar “atalar kültü” olarak adlandırılmaktadır. 

Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Eski Türk inancına göre, her varlığın bir ruhu vardır. “Yer-Su” ruhları olarak adlandırılan bu inanış, eski Türk inanç sisteminin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. 
Sadece Uygurlar, yerleşik hayata geçtikten sonra Maniheizm ve Budizm’i, Hazarlar Musevilik inancını, Bulgarlar ise Hıristiyanlık inancını kabul etmişlerdir. 

Eski Türklerde Aile: İslamiyet öncesi Türk toplumunda aile, toplumun temel yapı taşı olarak kabul edilmiş ve aile hayatına çok önem verilmiştir. Türklerde erkek, aile reisi olarak kabul edilmiş, ancak kadına da toplumsal yaşam içerisinde çok değer verilmiştir. Türklerde “Tek Eşli” evlilik biçimi görülmektedir.
 
 
İSLAMİ DÖNEMDEKİ İLK  TÜRK DEVLETLERİNDE DEVLET YÖNETİMİ: 

751 yılında Çinliler ve Abbasiler arasındaki Talas savaşında, Arapların yanında yer alan Karluk, Yağma ve Çiğil gibi Türk boyları, İslamiyet’i kabul etmişler ve Türkler bu tarihten X. yüzyıla kadar büyük oranda Müslüman olmuşlardır. 

İslamiyet’in kabulü sadece sosyal ve kültürel hayatı değil, aynı zamanda devlet yönetimini de etkilemiştir. “Türk cihan hakimiyeti mefkuresi” olarak adlandırılan ve Türklerin, Tanrı’dan “kut alarak”, dünyaya düzen vermeye gönderildiği düşüncesinden hareketle düzenlenen seferler, İslamiyet’in kabulü ve “cihat” düşüncesinin benimsenmesiyle birlikte, İslamiyet’i yaymak için düzenlenmeye başlamıştır. 
İlk Türk-İslam devleti “Karahanlılar”dır. Gazneli ve Selçuklu hükümdarları “Sultan” unvanını kullanmışlardır. 

Hükümdarlık Sembolleri: Türklerde; “Otağ, Sancak, Davul, Tuğra, Arma, Unvan, Hilat (Giysi), Taht, Asa ve Çetr (Saltanat Şemsiyesi)” hükümdarlık sembolleri olarak kullanılmıştır. 
Selçuklular döneminde yönetim sistemi, diğer Türk devletlerine göre daha da gelişmiş, devlet yönetimi ile ilgili meseleler “Divan-ı Saltanat” olarak adlandırılan, büyük bir divanda görüşülmüş ve karara bağlanmıştır. 

Sultan: Türk-İslam devletlerinde devlet başkanları “Sultan” olarak adlandırılmıştır. 

Veraset: İslamiyet öncesi Türk devletlerinde görülen “Veraset” anlayışı, İslamiyet’in kabulünden sonra da devam etmiştir. 

Melik: Sultan’ın çocukları “Melik” unvanı ile anılmıştır. 

Hacip: Divan üyeleri ile Sultan arasındaki ilişkiyi düzenler. 

Atabey: Sultan’ın çocuklarının eğitim ve öğretimlerinden sorumlu olan kişilerdir. 

Menşur: İslamiyet öncesi Türk toplumlarında yoktur. Herhangi bir olay veya kararla ilgili olarak halifenin onayının alınması işlemine “Menşur” denir. 

Vezir: Sultanın vekili olarak bütün devlet işlerinden sorumludur. 

Divan-ı Saltanat (Hükümet): Divanda iç ve dış işler, maliye, ordu, eğitim, genel teftiş ve yazışma işleri görüşülür. 

Divan-ı Arz: Askerlik, ordu işlerinden sorumludur. 

Divan-ı İstifa: Mali işlere bakar. Divanın sorumluluğunu da yapardı. 

Divan-ı İşraf: Askeri ve hukuki işler dışında tüm işler dışında her türlü denetim işine bakardı. 

Divan-ı Tuğra: İç ve dış yazışma işlerine bakardı.
 
 
Bazı Önemli Türk Bilim Adamları:

Özellikle X. yüzyıldan itibaren bazı önemli bilim adamları da Selçuklu coğrafyasında yetişmiştir. 

Nizamülmülk: “Siyasetnâme” adlı bir eseri olan Nizamülmülk, kurmuş olduğu ve kendi adı ile anılan medreseler ile bilimin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. 

Farabi: Felsefe, matematik, astronomi ve fizik bilimleriyle ilgili önemli çalışmaları vardır. 

Gazali: Yaşadığı dönemin en önemli felsefe alimlerinden biridir. 

İbn-i Sina: Özellikle tıp alanındaki çalışmaları ile ün kazanmıştır. Biyoloji, fizik ve felsefe ile ilgili de çalışmaları vardır. 

El-Birunî: Astronomi, tarih, coğrafya ve matematik alanında çalışmaları olan dönemin en önemli bilim adamlarından biridir.


 
B. TÜRK KÜLTÜR TARİHİNDE YAZI, DİL VE EDEBİYAT

Alfabe: 
Tarih boyunca Türkler “Göktürk”, “Uygur”, “Arap”, “Latin” ve “Kiril” alfabelerini kullanmışlardır. Türklerin kullandığı ilk alfabe Türk yaşam biçiminin ve kültürünün etkisi ile oluşturulmuş olan Göktürk alfabesidir. Kiril harfleri ise, Türkiye Cumhuriyeti dışındaki Türk boyları tarafından kullanılmıştır. 

Orhun ve Yenisey Anıtları ve Yazıları:
Göktürkler döneminde, Göktürk alfabesi kullanılarak Orhun-Yenisey Yazıtları veya Orhun Abideleri olarak adlandırılan Türkçenin ilk yazılı örnekleri verilmiştir. Türkçenin günümüze ulaşan ilk yazılı örnekleri olan Orhun Abidelerinin dil tarihi bakımından önemi çok büyüktür. Ayrıca, taşlara yazılan metinlerin içeriği Türk devlet yönetimi ve Türk kültürü ile ilgili de önemli bilgiler içermektedir. Bu yazıtlar içerisinde hem içerik bakımından hem de hacim bakımından en önemlileri “Kül Tigin”, “Bilge Kağan” ve “Tonyukuk” Yazıtlarıdır. 

 

Sözlü Edebiyat:
İslamiyet öncesi Türk kültüründe, sözlü edebiyat ürünlerinin önemli bir yeri vardır. Bu dönemde sözlü kültür ürünlerinden “Sav”, “Sagu” ve “Koşuk”lar dikkati çekmektedir. Atasözü karşılığı olarak kullanılan “Savlar”ın ilk örneklerine Orhun Abidelerinde, Divanü Lügati’t-Türk’te ve Kutadgu Bilig’te rastlanmaktadır. 

“Sagu” ve “Yuğ” terimleri ölü gömme törenlerinde okunan ağıtlar için kullanılmaktadır. “Koşuk”lar ise, “Şölen” adı verilen, kutlama ve av törenlerinde okunan ezgili şiirlerdir. 
Bu döneme ait sözlü kültür ürünleri içerisinde “Oğuz Kağan Destanı”, “Göç” ve “Türeyiş Efsaneleri” ile “Alper Tunga Destanı”; Türk destancılık geleneğinin ilk örnekleri ve Türk kültür hayatına dair veriler içermesi bakımından önemlidir. Ancak bunların daha sonraki dönemlerde yazı geçirildiği hatırlanmalıdır. 
 
İslami Dönemde Yazılan İlk Eserler: 

Türklerin İslamiyet’i kabulü ile birlikte, Türk dilinde ve kültür hayatında önemli değişiklikler olmuştur. Türkler, eski kültürel yaşam biçimlerini İslamiyet’le birleştirmişler, hatta İslamî dönem Türk edebiyatının ilk örnekleri olarak kabul edilen “Divanü Lügati’t-Türk”, “Kutadgu Bilig” ve “Atabetü’l-Hakayık”ta “Din Türkçesi” olarak adlandırılan Türkçe bir dinî terminoloji gelişmiştir. 

Divanü Lügati’t-Türk: Kaşgarlı Mahmut tarafından Araplara Türkçe öğretmek amacıyla yazılmış olan bu eser, bir sözlük niteliğindedir. Ancak, klasik bir sözlük olmanın ötesinde; Türk dili, tarihi, edebiyatı, kültür ve sanatı hakkında zengin ve önemli bilgiler içermesi bakımından oldukça önemli bir eserdir. 

Kutadgu Bilig: Eser, Yusuf Has Hacib tarafından yazılmıştır. Türk devlet anlayışı ve yönetimi, devlet ve halk ilişkisi ile ilgili önemli bilgiler içermektedir. 

Atabetü’l-Hakayık: Yüknekli Edip Ahmet tarafından yazılmıştır. İnsanın ahlâki gelişimi ve iyi insan olmanın özellikleri üzerine yazılmış bir kitaptır.

Selçuklu Dönemi Türk Edebiyatı:

Selçuklu döneminde önemli edebî şahsiyetler yetişmiştir. 

Yunus Emre: Şiirlerini Türkçe yazan Yunus Emre, Türk tasavvuf edebiyatının en önemli isimlerinden biridir. 

Hacı Bektaş-ı Velî: Bektaşilik tarikatının kurucusu olarak kabul edilen Hacı Bektaş-ı Velî, büyük bir şair ve mutasavvıftır. 

Mevlânâ: “Mesnevî” adlı eseri ile Türk edebiyatının en güzel örneklerinden birini vermiş olan Mevlânâ, eserlerini Farsça yazmıştır. 
Türk edebiyatı içerisinde sözlü edebiyat ürünleri önemli bir yer tutmaktadır. Bu ürünler hakkında bazı genel bilgiler vermek yerinde olacaktır.

 
Türk Destanları 

Destan; “Bir millet veya toplumun hayatında derin bir iz bırakmış olaylardan kaynaklanıp; çoğunlukla manzum, bazen de manzum-mensur karışık; birden fazla olayın aktarımına izin veren genişlikte; usta bir anlatıcı tarafından veyahut da ustalardan öğrendiğini aktaran bir çırak tarafından, bir dinleyici kitlesi önünde bir müzik aleti eşliğinde ya da bir melodiyle anlatılan; sözlü olarak anlatılanlarından bazıları yazıya geçirilmiş; bir milleti veya toplumu sonuçları bakımından ilgilendiren bir kahramanlık konusuna sahip; dinlendiğinde veya okunduğunda milli değerleri, şahsî değerlerin üstünde tutmayı benimseten sözlü veya yazılı edebi yaratmadır.” 
Türk destanları, Türk boylarında “Ozan”, “Baskı”, “Bahşı”, “Jırav”, “Akın”, “Olonhohut”, “Kayçı”, “Sasan”, “Çaçan”, “Destancı”, “Koşakçi” ve “Âşık” adı verilen destan anlatıcıları tarafından yaratılan ve aktarılan ürünlerdir. 

“Oğuz Kağan”, “Köroğlu”, “Dede Korkut Kitabı içindeki anlatmalar”, “Manas” ve “Alpamış” destanı Türk destancılık geleneğinin en önemli örnekleridir. 

Âşık Edebiyatı:
Türk destancılık geleneğinin temsilcisi olan “Ozan”lar, yerleşik hayata geçilmesi ve toplumsal yaşamda meydana gelen değişmelerin ve İslamiyet’in etkisi ile yerini “Âşık”lara bırakmış, XVI. yüzyıldan itibaren cönk ve mecmualar aracılığıyla takip edebildiğimiz Türk âşıklık geleneği teşekkül etmiştir. Günümüzde Türkiye, Azerbaycan ve İran’ın kuzeyinde canlı olarak yaşamaya devam eden âşıklık geleneği, bağımsız veya özerk Türk cumhuriyetlerindeki destancılık geleneği ile bir bütünlük oluşturmaktadır. 

Halk Hikâyeleri:
“Âşık” adı verilen şair-anlatıcılar tarafından saz eşliğinde icra edilen, aşk veya aşk- kahramanlık konulu manzum ve mensur karışık anlatmalara halk hikâyesi adı verilir. 
Türk Halk Edebiyatında; “Âşık Garip ile Şahsenem”, “Kerem ile Aslı”, “Tahir ile Zühre”, “Ferhat ile Şirin”, “Arzu ile Kamber” vb. gibi halk hikâyeleri vardır. 
 
 
C.SANAT VE MİMARİ


İlk Türk kültür ve medeniyeti, Türklerin devlet kurduğu coğrafyanın etkisi ile “Bozkır Kültürü” ve “Bozkır Medeniyeti” olarak adlandırılmaktadır. Hayvancılığa dayalı yaşam biçimi, Türk sanatında hayvan üslubu olarak adlandırılabilecek bir üslubun baskın olmasını sağlamıştır. Türk sanatının en tipik özelliği hayvan motiflerinin çok fazla kullanılmış olmasıdır. 

Türkler “Göçebe” ve “yarı göçebe” bir hayat tarzı sürdürdüklerinden, yani yazın “Yaylak” adı verilen yerlerde, kışın ise “Kışlak” olarak adlandırılan yerlerde yaşadıklarından “Çadır” yapma ve burada kullanılan eşyaları süslemeye dayalı bir “süsleme” sanatları gelişmiştir. Bu durum Türk sanatında “Kubbe” ve “Yuvarlak Kümbet” anlayışının ortaya çıkmasını ve bunun geliştirilmesini sağlamıştır. 
İslamiyet öncesi Türk devletlerinde, dinî inanışların etkisi ile mezarlara dikilen “balballar” ve “heykeller”, ölen kişinin mezarına konan eşyalar, günümüzde yapılan arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkarılmış ve Türk sanatının erken dönemleri hakkında önemli bilgilerin elde edilmesini sağlamıştır. 

İslamiyet öncesi Türk toplumunda müzik, “Kam”ların veya “Şaman”ların “Şaman Davulu” kullanarak oluşturdukları ritmik ezgi eşliğinde yönettiği dinî törenlerde icra edilmiştir. Daha sonraları “Ozan”lar, “Kopuz” adı verilen sazları eşliğinde destanları icra etmişlerdir. 

Özellikle Uygur döneminde yerleşik hayata geçilmesiyle birlikte, sanat bakımından da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Türk boyları arasında “Kubbeli Türbeler” ve “Köşe Üçgenlerin” yaratıcıları Uygurlardır. Ayrıca Uygurlar, minyatür sanatının İslam dünyasına yayılmasını sağlamışlardır. 

Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra özellikle dinî mimariye büyük önem vermişlerdir. Karahanlılar döneminde ilk camiler kerpiçten yapılmış ve alçılarla kaplanmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise tuğla kullanılarak çeşitli yapılar inşa edilmiştir. Selçuklular döneminde ise mimaride önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönemde Türkler; Orta Asya Türk mimarisi ile İslam mimarisini birleştirerek önemli eserler vermişlerdir. 

İslamiyet’in kabulünden sonra, özellikle de Selçuklu döneminde Türk mimarisinde de belirgin bir gelişme göze çarpmaktadır. Bu dönemde süsleme amacıyla bitki ve hayvan motiflerinin yanında, yazı ve geometrik şekiller de kullanılmıştır. İslamiyet’in etkisi ile insan figürleri kullanılmamıştır. 
Selçuklu döneminden günümüze ulaşan cami, mescit, türbe, külliye, han ve hamamlar, saray ve köşkler; Türk mimarisinin en güzel örneklerini oluşturmaktadır. BU mimari eserlerin büyük bir kısmı Türkiye’de bulunmaktadır. 

Bu dönemde, dinî mimaride cami, türbe, kümbet, medrese, tekke ve zaviyeler; askerî mimaride sur, kale ve hisarlar; ticarî mimaride köprü ve kervansaraylar; sivil mimaride ise saray, köşk, han ve hamam gibi eserler inşa edilmiştir. Süsleme sanatlarından “Minyatür, Çini, Halı ve Kilim” çok gelişmiştir. 

Selçuklu dönemindeki bu gelişme, Osmanlı döneminde zirveye ulaşmıştır. Mimar Sinan gibi bir dahi tarafından yapılan mimarî eserler, birer şaheserdir. XVIII. yüzyılda “Lale Devri”nde, Türk sosyal ve kültürel hayatında Avrupa etkisi, mimaride de görülmeye başlanmıştır. 

1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte yaşanan hürriyet ortamında ve milliyetçilik akımının etkisi ile Türk kültür ve sanatında da millî bir tarz yaratma çabaları ağırlık kazanmıştır. Mimar Kemalettin Bey ve Vedat Beylerin öncülüğünde Türk mimarlığı yeni bir döneme girmiştir. 

Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda da mimaride millî bir tarz yaratma çabaları devam etmiş, 1927 ve sonrasında ise Batılı mimarların yaptığı eserler, Türk mimarisine damga vurmuştur. İkinci dünya savaşı öncesinde yaşanan siyasî gelişmelerin etkisi ile yeniden bir millî mimarî yaratma çabası başlamıştır. Türk mimarisinde, 1950’li yıllardan sonra Batı etkisine dayalı bir mimarî anlayışı görülmektedir. Mimaride yaşanan bu gelişme evreleri, Türk sanatının bütünü için geçerli bir gelişme çizgisidir. 

D.TÜRKLERİN KULLANDIKLARI TAKVİMLER:
 
Türkler ilk olarak “On İki Hayvanlı Türk Takvimi”ni kullanmışlardır. İslamiyet’in kabulü ile “Hicrî”, “Celalî” ve “Rumî” takvim kullanıldıktan sonra, Cumhuriyet döneminden itibaren “Miladî” takvim kullanılmaya başlanmıştır. 
 
E.EKONOMİ 

İslamiyet öncesi Türk toplumunda, temel ekonomik faaliyet olarak hayvancılık görülmektedir. Türkler bu dönemde at ve koyun yetiştirmektedirler. Yerleşik hayata geçen Uygurlar ise tarımla uğraşmışlar ve Çin ile ticaret yapmışlardır. 

Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte, yerleşik hayata geçiş de hız kazanmıştır. Buna bağlı olarak, tarım ve ticaret de gelişmiştir. Gazneli Mahmut döneminde “İpek Yolu” ve “Baharat Yolu”nun hâkimiyeti Türklere geçmiş, böylece ticarî gelirler artmıştır. 

Selçuklular döneminde, I. Mesut zamanında ilk para, II. Kılıçaraslan zamanında ilk gümüş para ve I. Alaattin Keykubat zamanında ise ilk altın para bastırılmıştır. 
Gazneliler, tarım faaliyetlerinde ilerlemişler ve sulama kanallarını kullanarak üretimi arttırmışlardır. 

Büyük Selçuklu Devleti’nin ticarî merkezi “Horasan”dır. Selçuklular da ticarî faaliyetlerde başarılı olmuşlar, bu amaçla çok sayıda çarşı ve kervansaray yaptırmışlardır. 

1. Ahîlik Teşkilatı: Bu teşkilatın, Ahi Baba olarak da adlandırılan Ahi Evran tarafından kurulduğu kabul edilmektedir. Selçukluların ticarî merkezî olan Horosan kökenli bir meslek birliğidir. Selçuklular döneminde, esnafın ekonomik faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemek amacıyla kurulan Ahîlik teşkilatı, devletin askerî faaliyetlerine de destek vermiştir. “Ahi” kelimesinin Arapça, kardeşim demek olan “Ahi” kelimesinden veya Türkçe eli açık, cömert, yiğit, delikanlı anlamlarına gelen “Akı” kelimesinden geldiği kabul edilmektedir. 

Osmanlı döneminde ise temel ekonomik faaliyetler; tarım, hayvancılık, ticaret ve çeşitli vergilerden oluşmaktadır. Osmanlı İmparatorluğunda esnaflar “Lonca” olarak adlandırılan birlik etrafında toplanmışlardır. Ayrıca, Bursa’da “İpekçilik”; Kayseri, Manisa ve Tokat’ta “Dericilik” yapılmıştır. 

Osmanlı İmparatorluğu’nda savaş araç gereçleri de üretilmiştir. İlk büyük Osmanlı tersanesi Gelibolu’ya Yıldırım Bayezit tarafından yaptırılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise İstanbul, Sinop, İzmit gibi şehirlerde de tersaneler inşa edilmiştir. İstanbul’un fethinden önce Edirne ve Bursa’da, fetihten sonra ise İstanbul’da top dökümhaneleri kurulmuştur. İlk baruthane de Gelibolu’da kurulmuştur.
 
OSMANLI İMPARATORLUĞU

TARİH

Osmanlı İmparatorluğu tarihi, belirli dönemlere ayrılarak incelenmekte ve değerlendirilmektedir. Bu dönemler; Beylik Dönemi (1299 ve öncesi), Kuruluş Dönemi (1299-1453), Yükselme Dönemi (1453-1579), Duraklama Dönemi (1579-1699), Gerileme Dönemi (1699-1792) ve Dağılma Dönemi (1792-1922) olarak adlandırılmaktadır. 

Beylik Dönemi: Osmanlı Beyliği, Kayı boyuna mensup bir beyliktir. Selçuklular döneminde, Ertuğrul Gazi, Söğüt ve civarına gelerek yerleşmiştir. Ertuğrul Gazi’nin vefatı üzerine beyliğin başına Osman Bey geçmiştir. 

Kuruluş Dönemi (1299-1453): Osman Bey, yaptığı fetihlerle, yıkılmak üzere olan Anadolu Selçuklu Devleti’nin varisi konumuma yükselmiştir. Bilecik, Yarhisar ve İnegöl’ün fethinden sonra Osmanlı Devleti’nin kurulduğu kabul edilmekte ve tarih araştırmalarında kuruluş tarihi olarak, 1299 yılı kabul edilmektedir. 

Osman Bey’den sonra başa geçen Orhan Bey zamanında fetihler hız kazanmış, Bursa ve İznik fethedilmiştir. Orhan Bey, para bastırarak, bağımsızlığını ilan etmiş ve Osmanlı Beyliği, Osmanlı Devleti hâline gelmiştir. 

Kuruluş Dönemi’nde Osmanlı ilerlemesi Balkanlara doğru yayılmıştır. Edirne fethedilmiş, Balkanlar’da Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan ele geçirilmiştir. Aynı zamanda Anadolu’da da Selçuklu sonrası kurulan Beylikler, Osmanlı Devleti’nin hâkimiyeti altına girmeye başlamıştır. 

Kuruluş Dönemi’nde sırasıyla Osman Bey, Orhan Bey, I. Murad, Yıldırım Beyazid, I.Mehmed ve II. Murat Osmanlı Devleti’nin başına geçmiştir. Kuruluş Dönemi, İstanbul’un fethiyle sona ermektedir. 

Yükselme Dönemi (1453-1579): Doğuda ve Batıda önemli topraklar fethedildikten ve Devletin sınırları genişledikten sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethedilmesiyle “İmparatorluk” haline gelen Osmanlı Devleti’nin bu tarihten itibaren yükselme dönemine girdiği kabul edilmektedir. II. Murad’tan sonra tahta geçen Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u 1453 yılında fethetmiş ve İstanbul, imparatorluğun yeni başkenti ilan edilmiştir. 
Yükselme döneminde sırasıyla Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim tahta geçmiştir. Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde (1520-1566) İmparatorluk, en şaşaalı dönemini yaşamıştır. 

Duraklama Dönemi (1579-1699): Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemi, Sokulu Mehmet Paşa’nın vefat etmesiyle başlamıştır. Sokulu Mehmet Paşa; Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde sadrazamlık yapmıştır. Sokulu Mehmet Paşa, 14 yıl boyunca yaptığı Sadrazamlık döneminde, devletin siyasî ve askerî başarısı için çalışmış önemli bir devlet adamıdır ve onun vefat etmesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun duraklama dönemine girmesinin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. 

Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ve merkezî yönetimin zayıflaması ile birlikte iç isyanlar çıkmış, özellikle Yeniçerilerin otoriteye karşı başkaldırması ile huzursuzluk iyice artmıştır. Tımar sisteminin bozulması ve İran ve Avusturya seferlerinin getirdiği ekonomik sıkıntılar da duraklamada önemli rol oynamıştır. 

Duraklama döneminde sırasıyla III. Murad, III. Mehmet, I. Ahmet, I. Mustafa, II. Osman, IV. Murad, I. İbrahim, IV. Mehmet, II. Süleyman, II. Ahmet ve II. Mustafa tahta geçmiştir. 

Gerileme Dönemi (1699-1792): Osmanlı İmparatorluğu tarihinde 1699’da imzalanan Karlofça Antlaşması ile 1792’de imzalanan Yaş Antlaşması arasındaki dönem gerileme dönemi olarak kabul edilmektedir. Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’da büyük miktarda toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra imparatorluğun temel politikası kaybettiği toprakların geri alınması üzerine kurulmuştur. 

Gerileme döneminde sırasıyla, II. Mustafa, III. Ahmet, I. Mahmut, III. Osman, III. Mustafa, I. Abdülhamit ve III. Selim tahta geçmiştir. 

Dağılma Dönemi (1792-1922): Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş ve dağılma dönemine girdiği döneme dağılma dönemi adı verilmektedir. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım’ı geri almak amacıyla 1787’de Rusya’ya savaş açması, Avusturya’nın da savaşa dâhil olmasıyla Osmanlı İmparatorluğu’nun aleyhine gelişen olayların 1792’de Yaş Antlaşması’nın imzalanması ile başlatılmaktadır. 
Dağılma döneminde sırasıyla III. Selim, IV. Mustafa, II. Mahmut, I. Abdülmecit, I. Abdülaziz, V. Murat, II. Abdülhamit, Sultan Mehmet Reşat ve Sultan Mehmet Vehdettin tahta geçmiştir. 
1922 yılında saltanatın kaldırılması ile birlikte Osmanlı dönemi de sona ermiştir.

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NDA DEVLET YÖNETİMİ:
 
Sultan/Padişah: Osmanlı İmparatorluğunda, devlet yöneticileri ilk zamanlarda “Bey” unvanını, daha sonra “Sultan” unvanını ve 1517 tarihinden itibaren de “Halife” ve “Padişah” unvanını kullanmışlardır.
Divan/ Divan-ı Humayun: Devlet işleri “Divan-ı Hümayun” olarak adlandırılan Divanda görüşülmüştür. 

Divan-ı Hümayun üyeleri ve görevleri şu şekildedir:

Vezir-Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır ve padişahın mührünü taşır. 
Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişi Vezir’dir ve Sadrazam tarafından verilen görevleri yapar. 
Kazasker: Osmanlı İmparatorluğu’ndan “Adalet” ile ilgili işler “Kazasker”ler tarafından görülürdü. Anadolu ve Rumeli Kazaskeri olmak üzere iki ayrı Kazasker bulunurdu. 
Defterdar: “Maliye” ile ilgili işler “Defterdar” tarafından görülür. Anadolu ve Rumeli Defterdarı olmak üzere iki Defterdar bulunurdu. 
Nişancı: “Tapu” ve “Kadastro” işleri ile fethedilen yerlerin kayıt işlemlerini “Nişancı” adı verilen görevliler yerine getirirdi. 
Şeyhülislam: Devlet kararlarının İslam’a uygun olup, olmadığını denetleyen ve bu konuda karar veren kişi “Şeyhülislam” olarak adlandırılmıştır. 
Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumlu kişidir. 
Divan-ı Hümayun, II. Mahmut döneminde kaldırılmış ve yerine “Nazırlık (Bakanlık)”lar kurulmuştur. 
İdari Bölünme: Osmanlı yönetim sisteminde, devlet toprakları “Vilayet”, “Sancak”, “Kaza”, “Nahiye” ve “Karye” olarak adlandırılan idarî birimlere ayrılmıştır. 
 
DİL VE EDEBİYAT:

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arap alfabesi kullanılmıştır. Selçuklu döneminden kalma edebî miras, Osmanlı döneminde daha da gelişmiştir. Özellikle yazılı edebiyat alanında çok ciddi bir edebî ve kültürel ortam oluşmuştur. Şair ve yazarlar saraylılar tarafından korunmuş ve kollanmıştır. Özellikle bazı Osmanlı padişahlarının da şair olması bu edebî ortamın daha da gelişmesini sağlamıştır. 
“Klasik Türk Edebiyatı” veya “Divan Edebiyatı” olarak adlandırılan bu edebiyat, Türk edebiyatının en önemli safhalarından birini oluşturmaktadır. 

Divan Edebiyatı’nın dili Türkçe olmakla birlikte, bu dönem Türkçesinde Arapça ve Farsça terkip, tamlama veya kelimelerin, dönemlere göre değişmekle birlikte, yoğunluk kazandığı görülmektedir. 
13. yüzyılda Hoca Dehhanî ile başlatılan Divan Edebiyatı, 16. yüzyılda Fuzulî ve Bakî gibi önemli isimlerin yetişmesiyle zirve dönemini yaşamıştır. Divan şiirinde “Aruz” ölçüsü kullanılmıştır. 

Bu dönemde Divan Edebiyatı’nın yanı sıra, Halk Edebiyatı da çok büyük bir gelişme göstermiştir. Âşıkların, zaman zaman saray çevrelerinde göründüğü ve sanatlarını kırsaldaki yerleşim birimlerinde olduğu kadar, başta payitaht İstanbul olmak üzere, Bursa gibi dönemin ticari ve kültürel bakımlardan gelişmiş şehirlerinde icra ettikleri de bilinmektedir.

 
SANAT VE MİMARİ:

Osmanlı İmparatorluğu’nda bilim ve sanata özel bir önem verilmiştir. Bilim adamları desteklenmiş ve böylece çağın en ileri askerî gücü Osmanlı İmparatorluğu elinde bulunmuştur. Fethedilen topraklar, her anlamda mamur edilmiştir. Buralara cami, han, hamam ve medreseler gibi dini, kültürel, bilimsel ve sosyal işlevleri olan kurumlar inşa edilmiş ve böylece askerî olarak fethedilen topraklar, kültürel anlamda da Türk kılınmıştır. 

 

Osmanlı sanatı, başlangıçta Selçuklu mimarisinin genel özelliklerini taşımaktadır. Ancak zamanla ve özellikle de XV. yüzyıldan sonra, klasik Osmanlı eserleri ortaya çıkmıştır. Bu dönemde Türk kültürünün kendine has üslubu İslam kültürü ile birleştirilmiş ve özgün eserler meydana getirilmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan ve öğrencileri tarafından yapılan eserlerin çoğu günümüzde de ayakta durmaktadır.

Osmanlı kültür ve sanat hayatında 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1908 İkinci Meşrutiyet ilanı gibi dönemlerin önemli etkisi vardır. Tanzimat döneminde, Osmanlı kültür ve sanat hayatında Batı etkisi ve tesiri görülmeye başlanmış, Islahat Fermanı ile birlikte bu etki daha da baskın şekilde hissedilmeye başlanmıştır. Tanzimat edebiyatı olarak adlandırılan dönemde, edebiyatta ve sanatta yeni kavramlar ve yeni yaklaşımlar etkisini göstermeye başlamıştır. 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte, Türkçülük ve Türk milliyetçiliği ekseninde yapılan tartışmalar, kültürel anlamda yeni bir döneme girilmesini sağlamış ve ileride kurulacak milli devletin kurulmasına zemin hazırladığı gibi, yeni devletin ilk yıllarındaki sanat anlayışının da belirleyicisi olmuştur.
 
EKONOMİ:
 
Osmanlı İmparatorluğu, daha beylik döneminde iken sistemli bir ekonomik teşkilata sahiptir. İlk maliye teşkilatının I. Murat döneminde kurulduğu ve sistemli bir şekilde geliştiği kabul edilmektedir. 
Osmanlı maliyesinin başında “Defterdar” olarak adlandırılan kişi bulunurdu. Toprakların genişlemesi üzerine “Defterdar” sayısı ikiye çıkarılmıştır. 

Osmanlı hazinesi “Miri Hazine” ve “Enderun Hazinesi” olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır. “Miri Hazine” devletin dış hazinesi olup, genel olarak yapılan masrafları, gelir ve giderleri kapsamaktadır. “Enderun Hazinesi” ise padişahın kendi hazinesidir ve iç hazine olarak da kabul edilmektedir. 

Osmanlı ekonomik sisteminde, vergilerin önemli bir yeri vardır. Ayrıca, tarım ve hayvancılık da ekonomik faaliyetlerin önemli bir kısmını oluşturmaktadır.
 
 
TÜRKİYE CUMHURİYETİ


Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik ve askerî anlamda yaşadığı çöküş, I. Dünya Savaşı’nın ardından imparatorluk topraklarının işgal edilmesine neden olmuş, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulmuş, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde Türk milleti tarafından verilen milli mücadelenin ardından TBMM’de 29 Ekim 1923 tarihinde “Türkiye Cumhuriyeti” kuruluşu ilan edilmiştir. 

Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, Türk kültür ve sanat hayatında da önemli değişimler yaşanmıştır. Yeni devlet, millî kültür üzerine inşa edildiğinden, Türk dili, edebiyatı ve tarihi ile ilgili çalışmalar bu dönemde hız kazanmıştır. Yeni devletin temelleri, her şeyden önce Türk kültürüne dayanmaktadır. Kültürel anlamda yaşanan bu yenilik, devlet yönetimi ve sisteminde de görülmektedir. Cumhuriyet’in ilan edilmesi, Halifeliğin ve Saltanat’ın kaldırılması, Latin harflerinin kabulü gibi yenilikler, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti devletinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli dildir, kültürdür.” sözleri ile özetlenebilecek olan Türk kültürü temeline dayalı millî devlet anlayışı, Kurtuluş Savaşı sonrasında yapılan çalışmalarda da kendini göstermektedir. 

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra Ziya Gökalp ve Fuat Köprülü tarafından “Halk Bilimi”ni tanıtmak amacıyla kaleme alınan yazılar ve sonrasında yapılan alan araştırmaları ile elde edilen veriler, Türk kültürü ile ilgili bilimsel çalışmaların hız kazanmasını sağlamıştır. Bu dönemde kültürel çalışmalar “Türk Yurdu”, “Türk Ocağı” ve “Türk Derneği” gibi dernekler tarafından yürütülmüştür. 

1 Kasım 1927’de kurulan “Anadolu Halk Bilgisi Derneği”, bir süre sonra adını “Türk Halk Bilgisi Derneği” olarak değiştirmiştir ve bu dernek, Türk kültürü ile ilgili çalışmalar yapan ilk bağımsız bilimsel organizasyon olarak tarihe geçmiştir. Derneğin ilk yayın organı olan “Halk Bilgisi Mecmuası” ve daha sonra çıkardığı “Halk Bilgisi Haberleri”ndeki yazılar, bu dönem halk bilimi çalışmalarının akademik ve bilimsel zemine oturtulması bakımından önemlidir. 

1931 yılında Türk Ocaklarının kapanmasıyla birlikte, 1932’de Halkevleri kurulur. Halkevleri, çıkardığı dergiler ve yaptığı araştırma ve eğitim faaliyetleriyle Türk kültür ve sanatının gelişmesine katkı sağlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk döneminde, çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin “millî mimari, millî sanat ve millî kültür” temeline dayalı bir devlet olması için çalışmalar yapılmıştır ve Atatürk bu dönemde dil, tarih ve kültür araştırmalarına büyük önem vermiştir. 1931’de “Türk Tarih Kurumu”, 1932’de de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” Türk tarihi ve dili alanında çalışmalar yapmak üzere kurulmuştur. 

1939’da Ankara Üniversitesi, DTCF’de Pertev Naili Boratav ve 1960’lı yıllarda Mehmet Kaplan tarafından Atatürk Üniversitesinde yürütülen çalışmalar, Türkiye’de halk kültürü ile ilgili çalışmaların bilimsel ve akademik bir zeminde yürütülmesini sağlamıştır.