SAĞLIK

Telefonu İki El ile Kullanmanın Zararları

  • 27.7.2018 16:16:29
  • 0 Yorum
  • 59

Gün içerisinde telefonla ne kadar haşır neşir olduğumuzu şöyle oturup bir düşünsek kesinlikle ortaya uçuk sayılar çıkacaktır. Telefon hayatımızın bir parçası oldu evet zararlarının da farkındayız ancak en kolay zararından bahsedeceğiz bugün.  Farkında olmadan akıllı telefonlarını çoğu insan iki elle kullanıyordur hiç şüphesiz. İki el ile kullanılan telefon, başın öne eğilmesinden dolayı başın vücuda ağırlık seviyesinden 5 kat daha fazla ağırlık uyguladığını biliyor muydunuz? Bu ağırlık da zamanla omurgalarımızda ciddi hasarlara yol açıyor.  Baş, boyun ağrısından sırt ve duruş bozuklukları gibi kişinin dış görünümüne kadar etki eden telefon kullanımı, vücutta kronik ağrı döngülerini de beraberinde getiriyor...

Normal şartlarda bir insan başının 5 buçuk - 6 kilogram olduğunu varsayarsak, 60 dereceli bir açı ile telefona baktığımızda başımızın vücüdumuza 27 - 30 kilogram arasında bir ağırlık uyguladığını kolayca söyleyebiliriz. Bunlar da zamanla yanlış telefon kullanmadan dolayı omurgada şekil bozukluğuna neden oluyor. Başımızı her öne eğdiğimizde omurgaların da öne doğru kapanmasıyla birlikte kürek kemiklerimizin ve burada kaburgalaşma durumu olur. Buna binaen bel ve sırt şekli zamanla bozulmalara uğruyor. Yani her boynumuzu öne eğdiğimizde oluşan sıkıntılar sonucunda sadece boynumuz değil, sırt ağrısı da kaçınılmaz oluyor.

Bu duurmların tümü telefonu iki elle tuttuğumuz takdirde de gerçekleşiyor. Bunu engellemenin en iyi yolu telefonları olaildiğince tek elle kullanmaktır. Bir diğer yöntemi ise iki elle tutsak bile telefonları olduğunca göz hizasına çıkarmak be boynumuzun vücudumuza çok baskı uygulamamasını sağlamaktır.

Bahar Yorgunluğunuza İyi Gelecek Tavsiyeler

  • 1.5.2018 16:24:20
  • 0 Yorum
  • 117

Baharın gelmesiyle birlikte hepimiz bir halsizlik ve kırgınlık haline girmeye başlıyoruz.Bu yüzden bahar yorgunluğumuzu üzerimizden atabilmenin de alternetif yollarını araştırarak bir an önce üzerimizden atmamız gerekiyor.Gelin inceleyeceğimiz bir kaç besin tavisyemiz ile bahar yorgunluğunuza iyi gelecek yiyecekleri de belirleyelim.

Kivi'yi denediniz mi?

 

En çok sevdiğimiz pazarlardan sıkça aldığımız meyvelerden bir tanesi de kividir bu yüzden doktorlar tarafından da en çok tavsiye dilen ürünlerden bir tanesidir diyebiliriz.C vitamini içeriği en yüksek meyveler arasında yer alır. Metabolizmayı hızlandırır ve kendinizi daha zinde hissetmenize yardımcı olur. Özellikle içerisindeki demir maddesi sizi oldukça zinde tutacak ve vücuduzun her ihtiyacını da karşılayacaktır.


Avokado'yu denediniz mi?

 Bu meyve ülkemizde naidr bulunan meyveler arasında olsa da faydaları saymakla bitmiyor.E çok sizi bahar döneminde yakayan halsizliğinize çözüm bulabilmek adına oldukça etkili ve canlandırıcı özelliğe sahip.Bahar döneminde vücudun azalan vitamin ve mineral yapısını düzenlemek için gerekli olan A, B1, B2, B, B6 C,E, K vitaminlerini ve fosfor, magnezyum, demir, potasyum, kalsiyum ve çinko gibi mineralleri içerir. 

Ceviz-Fındık-Badem'i denediniz mi?

 Muhteşem üçlü dediğimiz bu üç besin sizin vücudunuzun her yönden ihtiyaçlarına yanıt veebilecek bir potansiyele sahip.İçerdikleri magnezyum, E vitamini ve omega-3 yağ asitleri sayesinde yorgunluğa karşı adeta savaşan besinlerdir.Vücudunuzdaki fazla ödemlerin yerini içeriklerindeki organik enerji ile doldurabilecek potansiyele sahipler diyebiliriz. Özellikle antioksidan etkisi olan E vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir.

Sinem Özdemir

Bakteri Hücresi Öğrendiklerini Geleceğe Aktarıyor!

  • 11.4.2018 14:17:54
  • 0 Yorum
  • 134

Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles (UCLA) şirketinde  çalışan klinik araştırmacılar öyle bir bakteri hücresi keşfettiler ki sinir sistemi olmadığı halde genetik yapısı ve öğrendiklerini geleceğe taşıyabilme yeteneğine sahipmiş.
Araştırmanın baş yazarı profesör Gerard Wong, “Bu hem bizim hem de bu alanda çalışan herkes için büyük bir sürpriz oldu.” dedi.
 
Belli haberlere göre ise  Proceedings of the National Academy of Sciences Dergisi yaptığı bir çalışma sonucunda tedavisi bulunmayan bir hastalığa da olabildiğince önemli bir çözüm getirmiş olduğunu da açık bir biçimde ifade ettiklerinide söylüyorlar.Yani bu bakterinin neden olduğu hastalığa neden çözüm bulunamadığı da aslında tam bu noktada ortaya çıkıyor.


 
Genetik bir rahatsızlık olan ve genellikle çocuklarda pankreastaki lif dejenerasyonu ile solunum yetmezliği olarak görülen kistik fibrozis, enfeksiyonları antibiyotikler ve kimi durumlarda nakillerle tedavi edilse dahi hastaların ortalama 50 yıl yaşamalarına sebep oluyor.
 
 Kistik fibrozis hastalarının özellikle nefes alırken yani solunum yollarını etki eden bu bakteriler olduğunu ve bunları genel anlamıyla göz önünde bulunudracaklarını da belirtiyorlar.

İnceleme  sonucunda bilim insanları bu tür bakterilerin insan vücudunda bir belli aralıklarda öğrenilebilen bir ses sinyali meydana getirerek hastalığa sebep olduğunu da ortaya çıkardılar.

Sinem Özdemir

Dünyanın En Uzun Hayvanı Zehirli Çıktı

  • 27.3.2018 20:22:10
  • 0 Yorum
  • 141

Dünyanın En Uzun Hayvanı Zehirli Çıktı

 

isveçli Bilim adamları, Dünyanın en uzun hayvanı  55 metrelik bantlı solucanın zehirli olduğunu ortaya çıkardı.

 

Uppsala Üniversitesi Prof. Dr. Ulf Göransson, devlet televizyonu SVT'ye yaptığı açıklamalarda, yaptıkları araştırmada İsveç'in batı kıyısındaki soğuk sularda yaşayan bantlı solucanların zehirli olduğunu tespit ettiklerini söyledi

 

İNSANLARI ETKİLEMEDİĞİ DİKKATLERDEN KAÇMIYOR

 

Zehrin insanlar için herhangi bir tehlike oluşturmadığını ifade eden Göransson, "Bantlı solucanın salgıladığı zehir, kabuklu böcekler ve kabuklu hayvanlarda çok daha etkili oluyor ve sinir sistemlerini çökertiyo. Solucanın bu zehri savunma için yoksa avlanmak için mi ürettiğini henüz bilmiyoruz." diye konuştu.

 

 

Ruhunuzu Arındıracak Yoga ve Meditasyon Önerileri..

  • 26.3.2018 17:43:22
  • 0 Yorum
  • 176

Bizim sağlıksız beslenmemiz yediğimiz yiyeceklerin kalitesine dikkat etmememiz bizi bir çok açıdan etkileyebiliyor.Özellikle beynimizin zevk noktalarını harakete geçirmekte zorlanabiliyor.

Stresli yaşamlar sürüyoruz ve stres, sıklıkla hem kilo almamıza hem de anksiyeteye yol açıyor.Bu yüzden sizlere bir kaç öneri ie hem daha sağlıklı beslenmek hemde yoga teknikleriyle ruhunuzu arındırabilmek adına bir kaç seçenek sunacağım.

 

Tatlı gıdalar sadece bir süreliğine sizi mutlu edecektir.
Şekerli ve yağlı besinler her ne kadar kendimizi iyi hissetmemizi sağlasa da, bu etki son derece kısa sürer. Ayrıca bu gıdaların tüketilmesi genel sağlık durumunun bozulmasına ve kilo almaya neden olabilir. Bu nedenle stresle başa çıkmak üzere başka yöntemlere ihtiyacımız var: Mesela ben stresli dönemlerimle yoga ve meditasyona başvuruyorum.


Stresli dönemlerinizde daha çabuk rahatlayabilmeniz açısından sizlere bir kaç tavsiyede bulunacağız.
 Yoga ve meditasyon elbette yeni konseptler değil, ancak adaptasyon yeteneğinizi desteklemek, zihninizi yatıştırmak ve aynı zamanda stresli anlarda abur cuburdan medet ummanın beraberinde getirebileceği dezavantajlardan kaçınmak için mükemmel yöntemler. İlk çağlardan itibaren ize insanlar bu yöntemleri kullanrak daha sağlıklı ve stresten uzak bir yaşam için kendilerine gelmişler.
Yogayla esneme, meditasyonla dinginlik

 

 

- Eğer ruhunuzu dinlendirmek adına meditasyon yada yogadan faydalanacaksanız öncelikle bunu daha sessiz sakin kendi içinizde çekilebileceğiniz halde halletmeye çalışın. 
- Yoga matı, zil veya battaniye gibi özel bir ekipmana ihtiyaç duyduğunuzu düşünmeyin çünkü her yerde meditasyon yapabilirsiniz. Aslında etrafınızdaki eşya kalabalığını en aza indirmenizde fayda var.
- Rahat hissettiğiniz bir yerde oturmayı ya da uzanmayı deneyin. Tabi kulaklık takmak yada gözünüzün açık olup olmaması sizin tercihiniz.

- Diyaframdan veya burundan nefes almak gibi özel bir stilde nefes almaya başlamak için kendinizi zorlamayın. Kendinizi en rahat hissedebilceğiniz pozisyonda sağlıklı nefes tekniklerimizi uygulayın
-Tüm oksijenin vücudnuza adeta bir ahenkle yayılarak sizi huzurlu hissetirmesini sağlayın.

Sinem Özdemir

Manzara Görenleri Şaşkına Çevirdi!Kokoreç ve Sucuk Bulundu!

  • 21.3.2018 15:50:19
  • 0 Yorum
  • 178

Yuvacık Barajı'na dökülen Serindere'ye atılmış halde yüzlerce kilo sucuk ve kokoreç bulundu.Bunu üzerine yapılan analizlerde atan firmanın daha öncede at etinden sucuk ürettiklerine dair vukaatli oldukları ortaya atıldı.
Ayrıca ürünlerin tarihinin geçtiği ve insan sağlığına zaralı olabilecekleri düşünülüyor.

Derenin içerisinde yüzlerce hatta binlerce suçuk ve kokoreç olduğu ortaya atıldı.

İki bölge arasına dökülen derede vatandaşlar tarafından çekilen fotolarda uzun bir süre atıldığı ve aşırı sağlıksız göründüğü gerekçeleriyle ilgili yerlere başvuruldu.
Vatandaşların ihbarı üzerine bölgeye Kartepe jandarması ve Kartepe Belediyesi zabıtası geldi. Gelen ekipler tarafından gerekli çaışmalar başlatıldı.

 

Tüm Dünya'da Duyuruldu.Bu Kavunlara Dikkat!

  • 7.3.2018 14:06:50
  • 0 Yorum
  • 148

Avustralya'daki bir çiftlikte yetiştirildiği belirlenen listeria bakterisi bulaşmış kavundan yiyen 4 kişi hayatını kaybetti, 17 kişi hastaneye kaldırıldı.Sebze tüketicileri uyarıldı.

Ülkenin tarımsal toprakları en verimli yerinde yetiştiriliyordu.
Bakteri içeren kavunların ülkenin en önemli tarım şehirlerinden biri olan Yeni Güney Galler eyaletindeki Griffith kenti yakınlarında bir çiftlikte yetiştirildiği belirlendi.
Büyük tehlike fark edilince insanlar uyarıldı ve kavunlar köylerden toplatıldı köy sakinlerinin acilen çöpe atmaları söylendi.
İçerisinde bulunan bakteri türü canlılar gıdalara bulaşarak hızlıca yayılabiliyor.
Doğada bulunabildikleri gibi meyve ve sebzelere de etki edecekleri belirtilerek dikkat edilmesi gerektiği vurgulandı.

Canan Karatay Ailesini Antidepresan Yüzünden Kaybettiğini Açıkladı!

  • 28.2.2018 15:25:10
  • 0 Yorum
  • 185

Canan Karatay'ın yaptığı açıklamaya itiraz geldi.Yapılan açıklamada kontrollü kullanıldığı sürece  intihar gibi bir şeyin mümkün olamayacağını açıkladı.

Doç. Dr. Türkiz Verimer, antidepresan kullanan depresyon hastalarında intihar eğiliminin, kullanmayan depresyon hastalarına oranla 2 kat daha yüksek olduğunu söyleyerek, depresyon hastalarının ilaçlarını bırakmasının daha büyük tehlikelere yol açabileceğini söyledi.
İstanbul'da bir vakıf üniversitesinde Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Türkiz Verimer, antidepresan kullanan depresyon hastalarında intihar eğiliminin, kullanmayan depresyon hastalarına oranla 2 kat daha yüksek olduğunu söyledi. Verimer’e göre; Tmamiyle kullanmamk değil,şin uzmanlarından yardım alarak kontrollü bir şekilde kullanabilmek.

Verimer yaptığı açıklama da henüz bu ilaç yüzünden hayatını kaybeden bir vakaya rastlamadığını belirtti.
Doç. Dr. Türkiz Verimer, “Bu ilaçlar özellikle stres ve deprosyana yenik düşenlerin mücadelesi gereği kullandığı bir yöntem.  Yapılan araştırmalar özellikle ergen çağında böyle vakalara rastlamanın mümkün olduğunu söylüyor. İntihar eğilimi riski, bu ilaçlar yerine başka ilaçlarla tedavi edilen depresyon hastalarına göre 2 kat daha fazla. Bu nedenle hastalar yakından izlenmelidir. 40 yıldır hekimim antidepresan kullandığı için intihar eden bir vakaya henüz rastlamadım. Sadece riskten bahsediyoruz. Zaten depresyon hastalığının kendisi intihar riskinin taşıyan en büyük hastalıktır. Hastalığın naturasında bu var. Yapılan kısa süreli çalışmalarda riskin iki kat arttığı görülmüştür" açıklamasında bulundu. 

Obezite Probleminin Getirdiği Sorunlar

  • 20.2.2018 15:16:48
  • 0 Yorum
  • 153

Yaşam  şartlarının giderek  olumsuzlaşması, yaş ilerledikçe  şişmanlama oranını arttırmaktadır.
Kalıtsal özellikler, ailenin yaşam tarzı, günlük hareket miktarının az olması gibi etmenlerin şişmanlık probleminin  risk faktörleri arasında olduğunu belirten Doç. Dr. Fahri Yetişir, "Kalori bakımından zengin, meyve ve sebze acısından fakir hızlı tüketilebilen gıdalar,kullanılmak zorunda olunan bazı ilaçlar; bazı antidepresanlar, şeker ilaçları, kortizon dediğimiz maddeler ve tansiyon ilaçları, sağlıklı bir diyet  veegzersiz programı , yaşam tarzı değişimi ile şişmanlıkla kendi kendimize mücadele edebiliriz.eğer bu savaşı tek başınıza kazannamıyorsanız bir uzamından yardım alabilirsiniz.

Kilo alıyorsanız

Şişmalığı tanımlayacak olursak vücutta biriken yağ dokusunun artış göstermesidir,zaten obezite kelimesi de Latince’de şişmanlık anlamına gelir. Gıdalarla alınan enerji yakılmazsa, yağ dokusu olarak birikmeye başlıyor ve sonunda da belli bir kilo artışı meydana geliyor.Aynaya baktığımızda kilo aldığımızı   kolayca anlıyoruz. Vücut hatlarımız bozuluyor, kıyafetlerimize giremiyoruz. Ancak günlük hayatta kendimize sık sık söylediğimiz ‘iyice şişmanladım’ sözünü bilimsel bir tarifle açıklamak mümkün. Bu aynı zamanda ‘Kime obezite derler?’ sorusunun da cevabını bulmamızı kolaylaştırıyor.

Şişmanlık kısa sürede çözümlenecek bir sağlık sorunu değil. Kilolar da aslında çok kısa sürede alınmıyor, yıllar geçtikçe vücudumuzdaki yağ oranı artıyor, az yemek yiyerek başedemiyoruz. Hekim ve beslenme uzmanı desteği almadan, spor yapmadan da kilolardan kurtulmak mümkün olamıyor. Şüphesiz ki şişmanlık vücut için ciddi bir yük. Obezitenin bize verebileceği sorunları daha iyi incelememizi kavramamızı sağlayan Dr. Yaser Süleymanoğlu, bunları şöyle sıralıyor:

1-Yeterince kararlı olamamak,odaklananamama sorunu

2-Eklem bölgelerimizden dizlerimize gelen rahatsızlık

3-Kalça bölgesinde ağrıları.

4-Omurgadaağrı ve sızlanmalar

5-Göğüslerin ağırlığı nedeniyele sırt ağrıları 

6-Kendini halsiz hissetme

7-Nefes alırken kimi zaman zorluk yaşama 
8-Yüksek yerlere çıkamama

9-Koşamamak
10-Tempolu yürürken zorluk yaşamak

11-Kıyafetleri daha bütük bedenlerden seçmek

12-Yaş olarak küçük olduğu halde daha büyük göstermek

Selülite Kesin Çözümler!

  • 5.1.2018 15:58:21
  • 0 Yorum
  • 208

Selülit kalçalarda ve bacaklarda görülmesinin yanı sıra göbek ve kollarda da ortaya çıkabilir. Portakal yağı, hindistan cevizi yağı, kahve ve şeker gibi ürünlerin kullanımıyla selülit tedavisi için bitkisel çözümler bulunabilir. Genel olarak kadınlarda ortaya çıkmasıyla birlikte bazı erkeklerde de görülür. Kadınların %85’inde selülite rastlanır.

Bu durum özellikle kadınların görmek istemediği bir oluşumdur. İşte selülit tedavisi için çözümlerden bazıları:

    Çeşitli yağlar karıştırılarak selülitten kurtulabilirsiniz. Biberiye yağı, kekik yağı, buğday yağı ve badem yağı karıştırılarak yapılan masaj ile yarar sağlanabilir. Bu işlemi gece yatmadan önce yapmalısınız. Öncelikle bir kasenin içine kekik yağı ve biberiye yağı eşit miktarlarda karıştırılır. Karışımın onda biri kadar buğday yağı ve badem yağı kaseye ilave edilir. Tüm yağlar karıştırılır. Masaj yapar şekilde etkili bölgeye aşağıdan yukarıya doğru sürülür. Yağların sürüldüğü kısım streç film ile sarılarak yatılır. Ertesi gün streç fil çıkarılarak bölge ılık su ile iyice yıkanır. Bir hafta bu işlem devam ettirilmelidir.
    Portakal yağı yarar sağlar. Kan dolaşımını iyileştirir. Bir çorba kaşığı zeytinyağına beş damla portakal yağı ilave edilir. Etkilenen bölge yağların karışımı ile masaj yapar şekilde ovulur. Birkaç hafta boyunca her gün tekrarlanabilir. Yalnız bu karışımı sürdükten sonra en az bir saat sürdüğünüz bölgenin güneşe maruz kalmasından kaçının.

    Kahve,esmer şeker ve hindistan cevizi yağı ile masaj yapılır. Evde uygulanabilecek basit bir yöntemdir. Yarım kahve fincanı kahve ile 3 yemek kaşığı esmer şeker karıştırılır. Üzerine 2 yemek kaşığı oda sıcaklığında erimiş olan hindistan cevizi yağı ilave edilir. Bu karışım masaj yapar şekilde birkaç dakika boyunca dairesel hareketlerle ilgili bölgeye uygulanır. Sonra yıkanır. Haftada 2-3 kez tekrarlanabilir. Birkaç hafta içinde gözle görülür sonuçlar almaya başlanır.
    Selülitli bölge fırçalanmalıdır. Vücut fırçaları yardımıyla bacaklar fırçalanabilir. Bu sayede kan dolaşımı hızlanır. Bacaklardaki gözenekler açılır. Toksinler ortaya çıkar. Cilt uyarılarak canlandırılır. Hücreler yenilenir. Aynı zamanda cilt parlak ve pürüzsüz bir görünüm kazanır. Yalnız kızarıklık yada tahriş oluşacak şekilde çok fırçalanmamalıdır.
    Zeytinyağı ve ardıç yağı karışımını deneyebilirsiniz. Bir fincanın 1/4’üne zeytinyağı koyun. Üzerine 10-15 damla ardıç yağı ekleyip karıştırın. Bu karışımı etkilenen bölgeye 10 dakika boyunca masaj yaparak sürün. Zamanla cildinizin daha yumuşak ve sıkı olduğunu fark edeceksiniz.
    Jelatin tüketilebilir. Jelatin birçok kişi tarafından zayıflamak için kullanılır. Bu etkisinin yanında selülitleri de yok eder. Jelatinli yiyecekler, eklemlere katkı sağlar. Hücre, saç ve tırnak büyümesini destekler. İyi bir protein kaynağı oldukları için kasları güçlendirir. İçeriğindeki amino asitler sayesinde bağ dokuları kuvvetlendirir.
    Tuzlu su ile banyo yapabilirsiniz. Küvete ılık su doldurun. 3 yemek kaşığı tuz ilave edin. Tuzlu suda 20-25 dakika oturun.

Hangi Duygu Hangi Hastalığı Yaratıyor?

  • 3.1.2018 16:27:47
  • 0 Yorum
  • 223

Yaşamımızdaki iyi ve kötü her şey deneyimlerimizi oluşturan zihinsel düşünce kalıplarının bir sonucudur. Hepimizde bizleri neşelendiren, mutlu kılan iyi ve olumlu deneyimleri oluşturan birçok düşünce kalıbı vardır. Bizleri kaygılandıran, tedirginlik ve mutsuzluk yaratan deneyimleri oluşturan ise olumsuz düşünce kalıpları­dır.

Bedende hastalıklara neden olan tabii ki pek çok faktör vardır. Ancak, biz bu yazımızda hastalıklara sebep olabilecek zihinsel düşünce kalıpları ve vücutta etkiledikleri bölgelere değineceğiz. Aşağıda hastalıklara neden olan duygular ve altında da olumlamalarına yer verdik. Bu alıntılar, Louise L. Hay’in Düşünce Gücüyle Tedavi 2 kitabından alınmıştır. Yazımızdaki resimler de Polonyalı ressam Rafal Olbinski’ye ait.

En yaygın olumsuz zihinsel düşünce kalıpları eleştiri, öfke, kırgınlık ve suçluluktur. Örneğin, eleştiri uzun vadede eklem iltihabı (arterit) gibi hastalıklara neden olur. Öfke mide kaynamasına, yanmasına neden olarak bedeni zehirler. Kırgınlık uzun vadede kişiyi kemirerek tümörlerin ve kanserli hücrelerin oluşmasına neden olur. Suçluluk duygusu her zaman beraberinde cezalandırma kavramını getirdiğinden büyük acılara neden olur. Sağlıklı bir bedene ve zihne sahip olmak için bu olumsuz düşünce kalıplarından bir an önce kurtulmamız gerekmektedir.

Alzheimer: Dünyayı olduğu gibi kabul etmeyi reddetmek. Çaresizlik ve yetersizlik. Yoğun öfke.

Yaşamı deneyim etmenin benim için her zaman yeni ve daha iyi bir yolu vardır. Geçmişi bağışlıyor ve özgür bırakıyorum. Neşeyi, mutluluğu seçiyorum.

Anksiyete: Yaşamın akışına ve gidişine güvenmemek.

Kendimi seviyor ve onaylıyorum. Yaşamın akışına güveniyorum. Güvendeyim.

Asabiyet: Korku, kaygı, mücadele, acelecilik. Yaşamın akışına güvenmemek.

Sonsuzluğun içinde yolculuk yapıyorum ve her şeye zamanım olduğunu biliyorum. Yüreğimle iletişim kuruyorum. Her şey yolunda.

Astım: Aşırı ve baskıcı sevgi. Soluk almayı kendinde hak görmemek. Boğulmuşluk duygusu. Bastırılmış gözyaşı.

Yaşamımın sorumluluğunu artık güvenle üstlenebilirim. Özgür olmayı seçiyorum.

Ayak Sorunları: Gelecekten ve yaşamda ilerleyememekten korkmak.

Yaşamda neşeyle yürüyorum.

Baş Ağrıları: Değersizlik duygusu. Özeleştiri. Korku.

Kendimi seviyor ve onaylıyorum. Kendime ve yaptıklarıma sevginin gözleriyle bakıyorum. Güvendeyim.

Boyun Sorunları: Sorunun diğer yanlarını görmeyi yadsımak, inatçılık, esnek olamamak.

Konuları kolaylıkla ve esneklikle her açıdan görüp değerlendirebiliyorum. Bir şeyi gerçekleştirmenin binlerce yolu var. Güvendeyim.

Depresyon: Sahip olma hakkını kendinde hissetmemekten ötürü kaynaklanan öfke. Çaresizlik.

Başkalarının korkularının ve sınırlamalarının ötesine geçiyorum. Yaşamımı ben kendim yaratıyorum.

Dirsek Sorunları: Dirsek, yön değiştirmeyi ve yeni deneyimleri benimsemeyi simgeler.

Yeni deneyimlere, yeni yönlere ve yeni değişikliklere kolayca uyum sağlıyorum.

Diz Sorunları: İnatçı ego ve gurur. Esnek olamamak. Uzlaşamama. Ödün verememe.

Bağışlıyorum. Anlayış gösteriyorum. Şefkat gösteriyorum. Esnek bir insanım. Her şey yolunda.

Egzama: Aşırı kin. Zihinsel patlama.

İçim ve çevrem uyum, barış, sevgi ve hazla dolu. Güvendeyim.

Efsanevi Yatırımcıya Göre Sağlıkta Devrim Yaşanacak

  • 22.12.2017 16:18:46
  • 0 Yorum
  • 185

Hastaların ödemeleri gereken katılım paylarının artış göstermesi nedeniyle klinikler, muayene ücretlerini online ortamda yayınlıyorlar.

Uber, Snap, Twitter ve eBay gibi firmalara destek sağlayarak ün yapan Benchmark Capital’in genel ortağı Bill Gurley, sağlık hizmeti sektörünün değişime uğrayacağını düşünüyor.

Gurley’in tahminlerine göre sağlık hizmeti almakta olan hastalar, daha fazla hizmet alacaklar.

Örneğin, randevu için beklemek ya da bir muayenenin ne kadara mal olacağını öğrenmeye çalışmak, bundan sonra anında yapılabilecek ve fiyatlar da web sitesi üzerinden yayınlanacak. İşte bu nedenle aynı gün acil yardım randevularının ayarlanması konusunda faaliyet gösteren Solv ve doktorların kullandıkları bir iletişim aracı olan Stitch’e yatırım yapıyor.

Hastaların daha iyi sağlık hizmeti alabileceklerini ön görmemizi sağlayacak bazı ip uçları da var. Yüksek oranlı indirimli sağlık planlarındaki artış nedeniyle hastalar artık sağlık hizmetine yaptıkları ödemeler konusunda daha aktif bir aktör haline geldiler. Bu durum hastaları, sigortaları ödeme yapmaya başlamadan önce binlerce dolar yatırmak zorunda bırakıyor.

Gurley yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Devrilme aşamasındayız. Muafiyetlerde ve müşterek sigorta paylarında artış yaşandığı için, daha fazla insan, müşteri muamelesi görüyor.”

Tanınmış sağlık firmalarının faaliyet alanı değiştirme yaklaşımları (örneğin MinuteClinics CVS Aetna’yı alarak, ilaç deposu zincirini ‘Akıllı Bar’a dönüştürme beklentisi içerisinde), daha uygun, tüketici dostu bir hizmete doğru gittiğimizin bir işareti. Örneğin CVS’in kliniklerde sunduğu hizmetler için bir fiyat listesini online ortamda görebiliyorsunuz. Böylece almayı düşündüğünüz sağlık hizmeti için ne kadar ödeme yapmanız gerektiğini görebiliyorsunuz.

Kaynak : http://www.businessinsider.com/bill-gurley-on-the-future-of-healthcare-2017-12

Kolon Kanseri

  • 13.12.2017 17:29:16
  • 0 Yorum
  • 256

Kolon Kanseri Belirtileri

En sık görülen kolon kanseri belirtileri sürekli ishal ve kabızlık, her zaman normal bir kalınlıkta gelen büyük abdestin incelmesi, anüsten ve büyük abdestten kan gelmesi, büyük abdestte yumurta akı görünümlü salgıdır. Kanserin ilerlediği ve bağırsağı tıkadığı durumlarda ise karında şişlik ve ağrı oluşmaktadır.  Bu tür şikayetleri olanların doktora başvurması, erken tanı için önemlidir. 

    Bağırsakların yeterince boşalamaması hissi,
    Dışkılama güçlüğü
    Ağrılı dışkılama

Belirtileri de kolon kanserinin en önemli belirtileri arasındadır.  Bağırsağın sağ tarafını tutan kolon kanseri ile sol tarafını tutan kolon kanseri farklı belirtiler verebilir.  Bağırsağın sol tarafı daha dar bir bölge olması nedeni ile bu bölgenin kanserlerinde daha çok dışkıda incelme, kanama, dışkı düzeninde değişme gibi şikayetler görülürken, sağ tarafta ise bağırsak daha geniş olduğundan, kanser burada sinsi bir şekilde ilerlemekte, belirti vermesi daha uzun sürmektedir. Hastada, halsizlik, kansızlık, iştahsızlık ve karın ağrısı gibi belirtiler olmaktadır. Ağrılı dışkılama, demir eksikliği anemisi, kilo kaybı ve karında kitle hissinin kolon kanseri açısından önemli belirtilerdir. Kolon kanserinde hastalık ilerlemeden tanı konulması yaşam şansını büyük ölçüde artırmaktadır. Bu nedenle erken tanısı için kolon kanserinin belirtilerini takip etmek çok önemlidir.

Kolon Kanseri Teşhisi

Kalın bağırsak kanseri, tarama programları içinde yer alan bir kanser türüdür. Kanserden korumak ya da hastalığı erken evrede saptamanın en etkili yolu düzenli olarak yaptırılan endoskopik incelemelerdir. Bunların başında ise kolonoskopi gelmektedir. Kolonoskopi, hem mevcut bir tümörü erken evrede belirleme hem de kansere yol açabilecek polip ve benzeri sorunları daha kanserleşmeden tespit edip kişiyi kanser gelişiminden koruyabilecek özellikte bir işlemdir. 50 yaşın üzerindeki her bireyin risk durumlarına, kişisel sağlık hikayelerine, aile öykülerine göre 2-5 yıllık aralıklarla kolonoskopik incelemeden geçmeleri önerilmektedir. Kolonoskopinin hazırlığı ve uygulaması günümüzde hasta için çok daha kolay ve konforlu hale gelmiştir. Yeni kolonoskoplar son derece kolay uygulanıp hastaya rahatsızlık vermeden istenilen sonuçlar alınmaktadır.

Kolon kanseri tanısı uzman hekimler önderliğinde bazı testeler ile konur.  Hastanın doktora başvurması ve fiziki muayenenin ardından sırasıyla aşağıdaki testler yapılmaktadır;

    Dışkıda gizli kan incelenmesi: Son derece basit bir testtir, küçük miktarda dışkı örnekleri laboratuvarda incelenir.
    Radyolojik tetkikler: Çift kontrastlı kolon grafisi ve bilgisayarlı tomografi yapılmaktadır.
    Laboratuvar tetkikleri: Tam kan sayımı, biyokimyasal tetkikler yapılmaktadır. Bunların arasında CEA (Karsinoembriyonik antijen) tetkiki kalın bağırsak kanserlerinde kanda yükselebilen ve tanıya yardımcı olan testlerden birisidir.
    Kesin tanı için endoskopik tetkikler: Rektoskopi, sigmoidoskopi, kolonoskopi ve biyopsi yapılmaktadır. Görülen lezyondan parça alınması ve patolog tarafından incelenmesi yapılır.

Kişinin ailesinde 50 yaşından erken kalınbağırsak kanseri vakası varsa, 40 yaşından itibaren kolonoskopi yaptırması şarttır. Kolonoskopinin 5 yılda bir kez tekrarlanması çok önemlidir. Bunun yanında yılda bir kez dışkıda gizli kan bakılması da kanserin belirleyiciliği ve erken tanısı için çok önemlidir. Eğer kişinin ailesinde kalınbağırsak kanseri yoksa 50 yaşından itibaren düzenli olarak 5 yılda bir kolonoskopi yaptırması uygun olur. 

Klasik kolonoskopi, polip ya da kanser varlığının tanısının konulmasını sağladığı gibi eğer hastada polip varsa onu tedavi edici ve kanser oluşumunu engelleyici özelliğe de sahiptir. 5 yılda bir kez bunu yaptırmak hasta için zor olmamalıdır. Çünkü kolonoskopi artık damardan iğne ile hastanın rahatlaması sağlanarak yapılan, sedasyon ve ağrı kesicilerle daha tolere edilebilir hale getirilmiş bir işlemdir.

Soğuk Algınlığından Korunmanın Yolları

  • 1.12.2017 10:46:55
  • 0 Yorum
  • 225

  • Probiyotik destekli multivitaminlerden sabahları içmeye çalışın. Bu multivitaminler, sizin sindirim sisteminizi güçlendirerek bağışıklığınızı arttıracaktır.
  • Kış aylarında mümkün olduğunca işlenmiş gıdalardan ve özellikle şekerden uzak durmaya çalışın. Kahvenize şeker atmak yerine badem sütü ile tatlandırın, öğle ve akşam yemeklerinizde bol miktarda koyu yapraklı yeşil sebzelerden tüketin ve tatlı yerine şeker ihtiyacınızı meyvelerden almaya çalışın.
  • Soğuk kış günlerinde içinizi ısıtacak sağlıklı çorbalar tüketmeye özen gösterin. Özellikle et kemiği suyu, vitamin ve mineral olarak zengindir ve bağışıklık sisteminizi yormayacaktır.
  • Sporu hayatınızdan çıkarmayın. Spor yapmak, bağışıklık sisteminizin sağlıklı kalmasını sağlar. Ayrıca düzenli olarak yapacağınız yoga, rahatlamanızı sağlarken aynı zamanda kalp atışlarınızın da düzenli olmasına yardımcı olacaktır.
  • Gün boyunca elimizden düşürmediğiniz tek şey genellikle telefonlarımız oluyor. Ancak gün boyunca kullandığımız bu cep telefonları, üzerinde bakteri taşıyan en tehlikeli unsurlardan biri haline geliyor. Bu nedenle telefonlarınızdan bulaşabilecek bakterileri önlemek için onları temizleme bezleri ile sık sık temizleyin.
  • Meyvelerden hazırladığınız kokteylleri tüketmeye çalışın. Hazırladığınız kokteylin içindeki meyveler kış boyunca sizi hastalıklardan korumaya yardımcı olacaktır.
  • Kış aylarında özellikle keklik otu, zerdeçal ve sarımsak baharatlarını bol bol tüketin. Keklik otu, bağışıklık sisteminizi destekleyen güçlü antifungal antioksidanıdır. Zerdeçal, antibakteriyeldir ve iltihap önleyici bileşenlere sahiptir. Sarımsağın ise antimikrobiyal yararları vardır. Kışın hazırladığınız yemeklerde özellikle bu üç baharatı kullanmak hastalıkla mücadele etmenizi sağlayacaktır.

kaynak:banagore

Kök hücre tedavisi nedir?

  • 23.11.2017 13:12:39
  • 0 Yorum
  • 283

Son dönemde gelişen tıp biliminin seyrinden en çok kullanılan ve duyulan terimlerden biri de kök hücre tedavisidir. Peki kök hücre tedavisi nedir? Kök hücre tedavisi nerelerde kullanılır? Tıpta çeşitli hastalıkların tedavisi için kullanılan kök hücre ifadesi belirli doku hücrelerine dönüşebilen öncü doku hücrelerinin genel adıdır. Bilinmesi gereken konulardan biri de kök hücre tedavisi hangi hastalıklarda kullanılır?

Tedavi Yöntemleri

Tıp içinde de teknolojik gelişmelerin payı son derece önemlidir. işte bu gelişmeler kök hücrelerinin tıp içerisinde kullanılmasına da imkan tanıdı. Öncü doku hücreleri olarak da bilinen kök hücreler, embriyonik kök hücre değillerdir. Tek bir döllenmiş hücrenden başlayan ve vücudumuzdaki tüm hücrelere dönüşebilen kök hücreler kendilerini yenileyebilen hücreler olması nedeniyle bu isimle anılmaktadırlar. Kök hücre tedavisi nedir sorusunun yanıtında yatan ana cevap da buradan hareketle yanıtlanmaktadır. Kök hücreler de çeşitli isimlerle anılmakta ve ayrılmaktadırlar. Bu çeşitlilik yeteneklerine, olgunlaşma durumları veya oluşmasına sebep olacakları doku gruplarına göre isimlendirilmelerinden kaynaklanmaktadır. Kök hücre tedavisi nerelerde kullanılır sorusu da bu çeşitliliğe göre yanıt bulmaktadır. Kök hücreler canlının yaşamasına devam edebilmesi ve canlının vücut bulmasının kaynağıdır. İşte bu kök hücrelerin tıp bilimi ışığında kullanılması da mümkün hale gelmiştir.

Kök Hücreler Nerededir? Nasıl Tedavi Ederler?

Erişkin tüm insanların dokularının içerisinde, doku bütünlüğü, devamlılığı ve yaşam faaliyetini sürdürmesi için erişkin kök hücreleri bulunmaktadır. Bu kök hücreleri farklılaşarak diğer doku hücrelerine sonraki aşamaya getireceklerdir. Bu nedenle doku hücreleri olarak isimlendirilmeleri de normaldir. Görevleri arasında yaralanma, doku hasarları ve hastalıklardan kaynaklı hasarları onarmak, telafi etmek vardır. yaralı bir yerimizin iyileşmesi bu şekilde sağlanmaktadır. İlerleyen yaştaki insanların doku yaşlanması nedeniyle doku kaybı yaşamaları öncü doku hücrelerini uyarılamamasından kaynaklıdır. Peki kök hücre tedavisi nerelerde kullanılır hangi hastalıklar için çare üretir.

Kök Hücre Tedavi Ettiği Hastalıklar

Geçmişte kök hücrelerin sadece kemik iliklerinden alındığını biliyoruz. Bu da çok riskli bir işlemdi. Ancak gelişen tıp bilimi gösterdi ki yağ dokuda da çok miktarda kök hücre mevcuttur. Öyle ki kemik iliğinden 500 kat fazla kök hücre bulunabilmekte. Artık yağ dokusu içerisinde de kök hücreler ayrılarak tespit edilebilmektedir. Liposuction adıyla bildiğiniz kök hücre elde etme yöntemi ile hücre öldürmeden yapılmaktadır. Bu aşamadan sonra doktor ve hastanın işi kolaylaşıyor. Kök hücre tedavisi birçok hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. iyileşme hızı ve iyileşme süreci de kullanıldığı hastalığa göre değiştirmektedir. Kök hücre tedavisi hangi hastalıklarda kullanılır sorusunun net bir yanıtı yoktur. Kan hastalıkları, kronik amiloidoz hastalıkları, karaciğer hastalıkları ve kanser gibi hastalıklar başta olmak üzere birçok hastalığın tedavisinde kullanılmakta veya kullanılması için çalışmalar yapılmaya devam edilmektedir. Çok kısa sürede kök hücre tedavisi nedir ve Kök hücre tedavisi nerelerde kullanılır sorularına net ve kesin cevaplar verebileceğiz. Ancak henüz yeni sayılan ve halen tıp insanlarının üzerinde çalıştığı bu tedavi yöntemi gelişmekte ve sonuca doğru hızla ilerlemektedir.

kaynak:seoturka

Hemşiye hastaneyi çiftlik yapmış

  • 21.11.2017 12:31:10
  • 0 Yorum
  • 222

İstanbul Tıp Fakültesi'nde hemşire olarak görev yapan Mail Ö.'nün eskiden yatakhane sorumlusu olduğu kamuya ait yatakhanede 2004'ten bu yana ailesini barındırdığı ortaya çıktı.
Sabah Gazetesi'nden Sema Alim Dalgıç'ın haberine göre, sadece bekar kadın hemşirelere tahsis edilen yatakhanede annesi Neziha Ö., kardeşi ve aynı zamanda üniversitede teknik personel olarak görev yapan Rıdvan Ö., kardeşinin eşi Emine Ö. ve çocukları Emre, Emin, Edanur Ö.'nün kaldığı öğrenildi.

Bahçede tavuk bile yetiştirmişler

Hatta şüphelinin yakınlarının kazan dairesinin açıldığı bahçede kümes hayvanları da yetiştirdiği ifade edildi. İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'nce İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na yazılan suç duyurusunda, "Mail Ö., İstanbul Tıp Fakültesi'nde hemşire olarak görev yapmaktadır.

İstanbul Tıp Fakültesi Hemşire Yatakhanesi'nde kaldığı zamanda Hemşirelik Hizmetleri Müdürü tarafından lojman sorumlusu yani yatakhane sorumlusu yapılmıştır.

Kendisi de verilen bu görevi kötüye kullanmış olup kamu zararına yol açmıştır" denildi.

kaynak:patron

Polikistik Over Sendromu nedir?

  • 17.11.2017 11:42:54
  • 0 Yorum
  • 260

Polikistik over sendromu her 10 kadından 1’inde görülüyor...

Birçok belirtiyle kendini göstermeye başlıyor. Adet düzensizlikleri, tüylenme, aşırı kilo problemleriyle gün yüzüne çıkıyor. Kısırlığa ve çeşitli sağlık sorunlarına varacak kadar kötü bir tabloya sebebiyet veriyor. Hangi hastalıktan mı bahsediyoruz? 90’lı yıllarla beraber artış göstermeye başlayan, değişen dünyayla birlikte değişen alışkanlıklarımızla bir nevi kendimizin yarattığı ve her 10 kadından 1’inde görülen polikistik over sendromu!

Polikistik over sendromu (PKOS), yumurtalıklarda irileşme ve birçok küçük kist oluşumu ile karakterize olup kişide bir takım hormonal problemlere zemin hazırlayan ve günümüzde nedeni kesin olarak bilinmeyen bir hastalıktır. Polikistik over sendromu kadınlarda en sık görülen hormonal bozukluktur. Üreme çağındaki kadınların %15-20’sinde görülür.

Polikistik over sendromu (PKOS) neden oluşur?

PKOS, belli bir nedene bağlı olarak görülmese de pek çok uzman genetik faktörlere bağlı olarak görüldüğü konusunda hem fikirdir. Polikistik over sendromu olan kadınların çoğunun annesinde ya da kız kardeşinde de aynı şikayete rastlandığı saptanmıştır.

Polikistik over sendromunda ana problemlerden birinin hormonal dengesizlik olduğu düşünülmektedir. Bu hastalığı olan kadınlarda yumurtalıklar normalden daha fazla androjen hormonları üretir. Androjen hormonları erkeklik hormonlarıdır ancak kadın vücudunda da üretilir. Bu hormonların seviyesi kadın vücudunda normalden daha yukarı çıktığında yumurtalıklarda yumurtaların gelişimini ve dışarıya atılmasını olumsuz etkiler.

Hastalığa sebep olduğu düşünülen bir diğer sağlık sorunu da insilün direncidir. Birçok araştırma göstermiştir ki polikistik over sendromu ile insülin hormonu arasında bir bağ mevcuttur. İnsülin, şeker ve diğer yiyeceklerin, vücudun kullanması için enerjiye dönüştürülmesini kontrol eden hormondur. Polikistik over sendromu olan pek çok kadının vücudunda insülin direnci nedeniyle fazla insülin üretildiği ve insülin fazlalığının androjen üretimini arttırdığı bağlantısı kurulmuştur.

Anormal kanama, kilo kaybı, alt karın ağrısına dikkat

Bu belirtiler varsa dikkat!

Düzensiz adet görme,
Adet görememe nedeniyle hamile kalamama,
Yumurtalıklarda kist,
Vücutta görülen aşırı tüylenme özellikle de karın ve yüz bölgesinde,
Kilo artışı, bölgesel yağlanma,
Akne ve kepek problemleri,
Erkek tipi saç dökülmesi,
Pelvik ve kasık ağrıları,
Kaygı ve depresyon
Polikistik over sendromunda tanı koyma süreci…

Polikistik over sendromu tanısı; klinik bulgular, ultrason incelemesi ve laboratuvar tetkiklerinin bir arada değerlendirilmesiyle konulur. Ultrason incelemesi yapılan ilk tetkik olmakla birlikte en sağlıklı bilgilerin alındığı yöntemdir. Polikistik over sendromu olan hastalarda ultrasonografide yumurtalık kenarlarında çok sayıda küçük kist saptanır. Tek başlarına sorun yaratmasa da zamanla artış göstererek hastanın hamile kalmasına engel teşkil eder.

Diğer bir yöntem ise kandaki hormon değerlerinin incelenmesidir. Bu noktada kandaki androjen(erkeklik hormonu), LH ve FSH oranlarının önemi büyüktür. LH/FSH oranının 3’ün üzerinde olması kişide polikistik over sendromu olduğuna dair güçlü bir bulgu olarak nitelendirilir.

kaynak:mynet

Telomer Nedir

  • 13.11.2017 12:45:25
  • 0 Yorum
  • 261

Gelişen teknoloji sağlık alanında yenilikler de çığır açmaya devam ediyor. Yaşlanma karşıtı, yaşlanmayı durduran tedaviler ise gözde araştırmalar arasında. Son zamanlar da ise adını duymaya başladığımız ve daha çok duyacağımız bir tedvi yönteminden bahsedeceğiz; Telomer...

TELOMER NEDİR ?

Kromozomların ucunda yer alan ve kromozomları bozulmadan koruyan kapaklardır.  Kromozom şapkalarıdır. Kromozomlar, genetik bilgimizi içeren DNA sarmalının sonunda yer alan iplik benzeri yapılardır. Telomerler, kromozomlarımızın hücre bölünmesi sırasında zarar görmesini önlerler. Ancak her hücre bölünmesinde bu telomerlerin boyu bir miktar kısalmaktadır. Bir zaman gelir ki her hücre bölünmesiyle bu telomerlerin boyu iyice kısalır ve kromozomları koruyamaz hale gelirler, kritik bir uzunluğa ulaştığında hücre bölünmeyi durdurur veya ölür. Telomerler kabaca 50 hücre bölünmesi sonunda, gelişme ve bölünme yeteneklerini kaybeder. Yaşlanmış hücreler metabolik olarak aktif kalırken daha fazla yeni hücre meydana getirmez ve en sonunda da ölürler. Genç insanlardan alınan hücreler, yaşlılardan alınan hücrelere göre kültür ortamında daha fazla bölünme gösterir. İnsanda yaşlanma süreci anne karnında organların oluşma sırasında başlar. Embriyo hücreleri, yaklaşık 60 - 80 defa bölündükten sonra yaşlanmaya başlar. Eğer hücreler orta yaşlı insanlardan alınırsa, yaşlanmadan önce 10-20 defa bölünür. Ömrü uzun olan türlerdeki bölünme sayısı, kısa ömürlü olan türlerden daha fazladır. Örneğin, fareden alınan hücreler 10- 15 defa bölünürken, kaplumbağadan alınan hücreler 100'den fazla bölünme geçirir.
Yaşlanmanın önüne geçilmesi amacı ile bu konular ve nelerin yaşlanmaya yol açtığı sorusu bilimsel çevreleri meşgul eden ve üzerinde yoğun olarak çalışılan konulardan biridir. Bu bağlamda telomerlerin boylarının kısalmasına engel olmanın hatta telomer boylarının uzatılmasının sağlamanın insan ömrünü uzatabileceği konusu gündeme gelmeye başladı. 2015 tarihinde J. Ramunas, E. Yakubov ve arkadaşları FASEB adlı dergide telomerlerin uzatılabileceğini kendilerinin de bunu başardıklarını yayınladılar. Bu yaşlanmanın önüne geçilebileceği anlamı taşıyordu.

Dr. John Cooke konuya ilişkin olarak şu yorumda bulundu:  "Bu çalışma, hücre terapilerini iyileştirmek ve insanlarda hızlanan yaşlanma bozukluklarını tedavi etmek için telomer uzunluğunun geliştirilmesine yönelik ilk adımdır". Diğer yandan Stanford'daki mikrobiyoloji ve immünoloji profesörü Helen Blau, "İnsanlardaki telomerleri uzatmanın bir yolunu bulduklarını, bu hücrelerdeki iç saati uzun yıllar insan hayatına eşdeğer olarak geri döndürdüklerini" söylemiştir. Tabii ki bu araştırmalarda mRNA'lar (haberci ribonükleikasitler) kullanılmıştır. Bunun gıda takviyesiyle sağlanması söz konusu değildir.

Telomerleri uzatıldığında hücrelerin artık sonsuza dek bölünmeye gitmeyecekleri anlamı çıkar. Bu durum kanser riskini artmaktadır ki insanlarda potansiyel bir tedavi olarak kullanılması çok tehlikeli hale gelir. Sonuçta kanser oluşturma potansiyellerinin varlığı nedeni ile insanlarda tedavi amaçlı kullanılmaları şimdilik düşünülmemelidir. Telomer - kanser ve telomer - yaşlanma ilişkisinin tam olarak açıklığa kavuşabilmesi için çok sayıda yeni araştırmaya ihtiyaç bulunmaktadır.  Geçtiğimiz Haziran ayında, California-San Francisco Üniversitesi tarafından yönetilen bir çalışmada söylenenlerin aksine,  uzun telomerlerin beyin kanseri riskiyle ilişkili olduğunu iddia eden raporları yayınlanmıştır.

 

kaynak: chip

Antibiyotik direncine çözüm yüzyıl önce keşfedilmiş bir virüs olabilir

  • 30.10.2017 09:59:04
  • 0 Yorum
  • 212

Antibiyotik direnci, bakterilerin belli antibiyotiklere yanıt vermemesi durumu, dünya çapında büyüyen bir tehdit arz ediyor. Bu sebeple, 2050’ye kadar yılda 10 milyon kişinin ölümü öngörülüyor. Sorunun önüne geçmek için yeni ilaç geliştirmek ise pek de kolay değil. Pek çok büyük ilaç firması yeni antibiyotik geliştirmeyi durdurmuşken, geliştirilmekte olan ilaçlar da onay aşamasında çeşitli engellerle karşılaşıyor.

Durum böyle olunca, bazı üreticiler farklı çözümlere yöneldi, bu çözümlerden uzunca bir hikayesi olan biri “faj tedavisi”. Tedavi, adına bakteriyofaj (kısaca faj) denen, bakterileri öldüren virüsler aracılığıyla yapılıyor. 1900’lerin başında keşfedilen bakteriyofajlar, bakteriyel enfeksiyonu olan hastaların tedavisi için potansiyel teşkil ediyor.

Antibiyotikle tedavi edilen enfeksiyonlara karşı farklı bir yaklaşım olarak Doğu Avrupa ve dağılan Sovyetler Birliği’nde yaygın şekilde kullanılmışlar. Bakterilerle savaşmaya programlı oldukları için, fajlar insan sağlığı için geniş kapsamda fazla bir tehlike taşımıyor.

New York Times köşe yazarı Carl Zimmer, Business Insider’a, 2015’te; “burada, normal antibiyotiklerde olmayan büyük bir potansiyel var” diyor. “Bence, esasen, virüslerin bakterileri öldürmesini sağlayacak tıbbi tedavileri nasıl onaylayacağımız üzerine çalışmalıyız” diye ekliyor.

Onay yolları üzerine bir konuşma, birkaç firmanın konuya girmesiyle başladı bile. Henüz erken aşamalardaki deneyler, antibiyotik direnci ile baş etme şeklimizi bir gün değiştirebilir.

Yeni seçeneklere ihtiyaç duyuluyor

AmpliPhi Biosciences şirketinin CEO’su Dr. Paul Grint, faj tedavisini doktorların bir gün ciddi enfeksiyonlara karşı antibiyotiklerin yanında kullanacağı bir araca dönüştürmeye çalışıyor.

Şirket, faj temelli çalışmalarını; sinüs enfeksiyonlarında Staphylococcus aureus ve kistik fibrozisi olan hastalarda akciğer enfeksiyonlarıyla ilişkili Pseudomonas aeruginosa tedavisi üzerine sürdürüyor.

Bu çalışmaların hızlanmasının farklı sebepleri var; birincisi, antibiyotiklere büyük bir ihtiyaç duyuluyor. Eylül ayında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) dünyada antibiyotiklerin “bitmekte” olduğuna dair uyarıda bulundu. WHO Genel Direktörü Dr. Tedros Adhanom Ghebreyesus bir basın açıklamasında; tüberküloz da dahil olmak üzere, antibiyotiğe dirençli enfeksiyonlar için araştırma ve geliştirme konusunda çok acil daha fazla yatırıma ihtiyaç var, diyor; aksi takdirde, insanların yaygın enfeksiyonlardan korktuğu ve basit cerrahi operasyonların bile riskli olduğu zamana geri döneceğiz.

Faj tedavisinin FDA onay sürecinden geçişini hızlandırmak adına çeşitli geliştirmeler yapıldı. Grint’in Business Insider’a yaptığı açıklamada, bu geliştirmelere bakterilerin sıralanması da dahil diyor, tedavi için kesin olarak doğru fajı belirlemeye yardımcı olacak. Ayrıca, AmpliPhi firmasının tedaviyi üretmek için, FDA tarafından belirlenen düzenleyici standartlara uygun bir yöntemi var.

Faj tedavisinin ABD’de kullanımı

Faj tedavisi yüzyıldan fazla süredir elimizde olsa da, Grint diyor ki; hala doktorları ve araştırmacıları konuya dahil etmek için, özellikle ABD’de çok sayıda eğitime ihtiyaç olacak. Temmuzda, FDA ve Ulusal Sağlık Enstitüleri, AmpliPhi ve diğerlerinin katılımıyla bakteriyofajlar konulu bir workshop düzenledi.

San Diego’da University of California’daki bir grubun da dahil olduğu başka araştırmacılar da faj tedavisi üzerine araştırmalar yapmakta. 2016’da UCSD araştırmacıları, AmpliPhi’nin tedavi yöntemini üniversitede ilaca dirençli enfeksiyonu olan bir profesöre uyguladılar.

Böyle de olsa, ABD faj tedavisini dünyayla yavaşça ve dikkatle paylaşıyor. Şu an için AmpliPhi, FDA’nın “insani amaçla” izin verdiği hastalarda tedaviyi uygulayabiliyor; bu da, diğer antibiyotiklerin yetmediği ve vaka bazında durumları kapsıyor.

Avustralya’daki Faz 1 çalışmalarından elde edilen bilgilerin, ABD’de Faz 2 deneylerini hızlandırması umut ediliyor. Şirketin hedefi deneyleri 2018’in ikinci yarısında başlatmak, yani bakteriyel enfeksiyonları virüslerle tedavi etmeye başlamamıza hala biraz zaman var.

Kağıt kesiği neden çok acıtır?

  • 24.10.2017 11:43:24
  • 0 Yorum
  • 242

kesiğinin neden olduğu acıyı bilmeyen yoktur... o acının altında yatan sebebin mikroskopik seviyede gizli olduğunu ve kişilerin çok acı çekmesine neden olduğunu söylüyor.

Business Insider'da yer alan habere göre; , bir ahşap veya plastiği dahi kesebiliyorken, cildi de kolaylıkla yaralayabilir. Kağıt kesiği kişiye oldukça acı verir, peki bunun nedeni nedir? kağıt kesiğinin acıya sebep olmasının birkaç nedeni olduğunu söylüyor.

Öncelikle parmaklarımızda ve ellerimizde hassas sinirler bulunmaktadır. Böylece kâğıt, parmağınızı kestiğinde beyne acı sinyalleri gönderilir.

Kağıt kesiği, pürüzsüz bir kesik değildir. Kağıdın kenarına bir mikroskop altında bakarsanız tıpkı köpekbalığının dişleri gibi sivri uçlu olduğunu görürsünüz. Bu, acı veren yaralara sebep olur.

Ayrıca kağıt, ahşap ve kimyasallardan yapılır. Ahşap ve kimyasal kombinasyonu deride sıkışabilir. Bu da kesik yerin tahriş olmasına ve yaranın günlerce sızlamasına sebep olur.

Eğer bir gün kağıt kesiğine maruz kalırsanız hemen yarayı yıkayın ve üzerine bir bant yapıştırın.

“Size Öyle Geliyor” Teşhisi Kadınların Sağlığına Mal Oluyor

  • 20.10.2017 10:12:41
  • 0 Yorum
  • 233

“Kadınların adet sancısı olur. Bir şeyin yok.” – Bir sürü doktor.

(Seneler sonra)

“4. Seviye endometriyozisin var, sağdaki yumurtalığın bir kist tarafından tamamen yenmiş. İçinde bomba patlamış gibi görünüyor. 6 hafta içinde kısmi histerektomi (rahmin alınması) ameliyatı olman gerek.”

Tıp dünyasına müteşekkirim!

 

Bu Facebook yorumu, aşağıda çevirisini okuyacağınız yazının altındaki yüzlerce paylaşımdan biri. Acı çektiğini söylediği için abartmakla, hastalık hastası olmakla suçlanan, fiziksel muayeneden önce psikiyatriye yollanan, kendi kendine bir şeyler okumaya çalışırsa azarlanan, rahatlıkla geçiştirilen kadınların hikayeleri herhangi bir ülkeye özgü değil, modern tıp dünyasının evrensel durumu gibi görünüyor (Yine yorumlarda bir kadının dediği gibi, “Çok çok üzgünüm. Hikayelerimizin sonu yok.”) Emily Dwass’ın LATimes’da yayınlanan The ‘it’s all in your head’ diagnosis is still a danger to women’s health başlıklı yazısını bu yüzden çevirmek istedim.

 

***

 

TV yıldızı Maria Menounos geçenlerde, annesi beyin kanseriyle mücadele ettiği sırada kendi beyninde keşfedilen (iyi huylu) beyin tümörünü aldırmak için ameliyat olduğunu ve bir süre dinleneceğini açıkladığında hayranlarını hazırlıksız yakaladı. Belki de en şaşırtıcı olan Menounos’un ne kadar çabuk tedavi gördüğüydü. People dergisine verdiği bir röportajda, annesinin doktoruna kendi belirtilerini anlattığı anda -baş ağrısı, baş dönmesi, kelimeleri yutarak konuşmak- doktorun hemen sorunun ne olduğunu anlamak için harekete geçtiğini söylüyor.

 

Bir çok kadın bu kadar şanslı değil. Tıbbi teknolojiler gelişirken, doğru teşhis hala doktorların hastalarına doğru soruları sorup, cevapları ciddiye almasına bağlı. Ama çok sık şekilde, cinsiyet ayrımcılığı araya giriyor.

 

İyi huylu beyin tümörlerinin yanlış teşhisi konusunda yapılmış kayda değer bir araştırma olmamasına rağmen, destek gruplarında konuştuğum kadınlar, doktorlarından doğru bir değerlendirme almanın aylar ya da yıllar sürdüğünü anlatıyor – ki, kadınların vücutlarında bu tür kanserli olmayan kütle oluşma ihtimali erkeklere göre en az iki kat daha yüksek.

 

Benim durumumda, sorunumun bir meningioma -Menounos’un beyninde bulunan iyi huylu tümörün aynısı- olduğunu öğrenmem için dört senemi harcamam ve bir kaç farklı doktora görünmem gerekti. Doğru teşhis nihayet konduğunda kafatasımın içindeki kütle beyzbol topu boyutuna ulaşmıştı, kalıcı sorunlara yol açmaya başlamıştı ve ameliyat çok daha tehlikeli hale gelmişti.

 

Ama teşhisim konduktan sonra dahi baştan savmacı, küçümseyici doktorlarla uğraşmak zorunda kaldım. Karmaşık bir beyin ameliyatının ardından hastanede kendime gelmeye çalışırken, aniden kas spazmları geçirmeye başlamıştım. Kasılmalarımı gözlemleyen genç bir erkek doktor şöyle demişti: “Neyiniz var bilmiyoruz – ama sorunun tamamı aslında kafanızda diye düşünüyoruz.” Kontrolsüz şekilde titriyor olmasam belki gülerdim. (Kadın bir hemşire doğru bir tahminle ameliyattan sonra beyindeki şişliği azaltması için verilen steroidlere kötü bir tepki verdiğimi bildi.)

 

Bu “hepsi kafanda olup bitiyor” teşhisi hala inanılmaz derecede yaygın. Doktorlar bu cümlenin benzerlerini nörolojik, otoimmün ve hatta kardiyolojik sorunlar için sarf ediyorlar; bazen kadınların fiziksel belirtilerini ele almadan önce psikolojik değerlendirme istiyorlar. Belki de Menounos Twitter’da doktoruna “beni delirmişim gibi hissettirmediği için” teşekkür ederken aklında bu tarz korku hikayeleri vardı.

 

Doktorların kadın hastalarının belirtilerini dikkate almakta başarısız olması tıbbi araştırmaların tarihsel olarak erkeklere odaklanmasıyla kısmen açıklanabilir. Kadınlarda ölüme sebebiyet veren hastalıkların başında kalp hastalıkları geliyor örneğin; ancak Harvard Sağlık Yayınları‘na göre, “birçok kadın doktorlarının kendileriyle kalp-damar riskleriyle ilgili hiçbir zaman konuşmadığını ve bazen hastalık belirtilerini görmezden gelerek panik atak, stres, hatta hipokondri emareleriyle karıştırdığını söylüyor.” Johns Hopkins University‘de 2014’te gerçekleştirilen bir araştırmaya göre felç geçirmekte olan bir kadına acilde yanlış teşhis konma ihtimali erkeklere göre %30 daha fazla.

 

Otoimmün hastalıklardan muzdarip kadınların kendilerine uygun tedaviyi bulması belki de hepsinden zor. ABD Otoimmün Bağlantılı Hastalıklar Derneği, yaklaşık 50 milyon Amerikalının bilinen 100 otoimmün (vücudun yanlışlıkla kendi kendine saldırması) hastalıktan birini taşıdığını hesaplıyor. Araştırmacıların bir türlü sebebini çözemediği bir şekilde, hastaların %75’i kadın. Derneğin araştırmalarına göre, ortalamada bir hastanın doğru teşhise ulaşana kadar üç senede dört doktora görünmesi gerekiyor.

 

 

Derneğin başkanı ve yöneticisi Virginia Ladd, otoimmün hastalığı olan kadınların bir numaralı şikayetinin doktorların kendilerini dinlememesi olduğunu söylüyor. Gerçekten de, eninde sonunda ciddi bir otoimmün hastalığı olduğu teşhis edilen kadınların %40’ına bir noktada bir doktor fazla şikayetçi ya da sağlıklılığa fazla kafayı takmış olduğunu söylemiş oluyor. Bu kadınlar en sonunda sorunun ne olduğunu anladıklarında, kronik bir hastalığın kesin haberini almış olmalarına rağmen müteşekkir hissediyorlar. “Sonunda birisi onlara gerçekten kulak vermiş oluyor,” diyor Ladd.

 

Yaşlı kadınların ise cinsiyetçiliğin yanı sıra bir de yaşlarına karşı önyargıyla uğraşmaları gerekiyor. Kayın validem 80lerine geldiğinde çok ciddi karın ağrıları çekmeye başlamıştı. Doktordan doktora gidip hiçbiri giderek artan ağrılarına derman olmayan bir sürü fikir alıp tedavi gördü. Bir noktada doktorlardan biri yaşını kastederek “Ne bekliyorsunuz ki?” diye sordu.

 

Beklediği -ve hak ettiği- şey ciddiye alınmak ve saygı görmekti. Doğru teşhis konduğu noktada kanser her yere yayılmıştı bile. Doktorlar kendisine kulak vermiş olsaydı, hayattaki son aylarında çok daha az acı çekebilirdi.

Kaynayan Su Neden Kireçleşir

  • 27.2.2017 12:26:03
  • 0 Yorum
  • 471

Sert suyun cilt üzerinde de etkileri oldukça yüksektir, cildin sertleşmesine yol açar. Çamaşır sertleşmesine, lavabo, küvet, kloset yüzeylerinde kireç tortusu oluşur.

Suda kireç bulunması, kireç tortusunun oluşmasındaki tek sebep değildir. Ortam ısısında, çok aşırı sert olan sularda meydana gelir. 55 derecden sıcak yüzeylerde tortu oluşmasına neden olan sıcaklık önemli yer alır. Kireç tortusu genellikle suyun havayla temas ettiği noktalarda oluşur, duş başlığı, musluk başı gibi. 

Kirecin Verdiği Zararlar, Suda bulunan kirecin bir çok zararı vardır, bunları üç madde de şu şekilde inceleriz.

Mikrobiyolojik zaralar: Kireçli su kullanılan yerlerde, kireç katmanları halinde biriken kireç, cihaz içerisinde mikrop üreten ortam oluşturur. Bu da zaman içerisinde artan mikroplara sebep olur. Bu mikroplar tabaklara, bıçaklara, çatallara, bardaklara, çamaşırlara geçerek oradan da insanlara bulaşır buna bağlı olarak da hastalıklara yol açar.

Psikolojik: Sert sular günlük yaşamda kullanıldığı zaman insan sağlığı üzerinde fiziksel sorunlara sebep olur. Saçlarınızın kırılması ve derinizin sertleşmesi bunlara verilebilecek örneklerden bazılarıdır. Önüne geçilmeyen, engellenemeyen bu tür konular da zaman içerisinde birikerek kişilerin sinirsel gerilimini arttırır. Kireçli sular rahatsız edici bir kaynaktır ve günlük yaşamı etkiler.

Fiziksel: Suyun sertleşmesine sebep olan magnezyum ve kalsiyum vücuda girdiği taktirde tüketilemez, depolanır. Bu da damar tıkanıklıklarına, damar sertliklerine, böbrek ve karaciğer de taş oluşmasına sebep olur ve hastalıklar ortaya çıkar. Taneler halinde meydana gelen kireç vücuda girer ve birbirine yapışarak vücutta büyük parçalar haline gelir.

Banyo yaptığımız sudaki kireç ise gözeneklerimizin tıkanmasına ve derimizin rahat nefes almasını engeller. Saçlarda kalan kireç, saçlarımızın sert görünmesine ve mat olmasına sebep olur. Sertleşen saç ise dökülmeye, saç uçlarında kırılmalar başlar. 

Transkrinial Doğrudan Akım Uyarılması Beyin İçin Çok Zararlıymış

  • 24.2.2017 14:52:03
  • 0 Yorum
  • 421

İki taraflı bilinmeyenli, randomize bir çalışmada, UNC araştırmacıları, tDCS ile beyni uyarılan insanların zeka seviyelerinin (IQ score), plasebo (ilaçmış gibi verilen fonksiyonsuz madde) grubunda olanlara göre önemli derecede daha az geliştiğini ortaya çıkardılar.

Beyin gücünü artırmak için ya da farklı durumları tedavi için zayıf elektrik akımı kullanmak, bilim insanları ve kendi işini kendi yapan kimseler arasında popüler hale geldi. Fakat yeni bir UNC Tıp Okulu araştırması, beynin elektrikle uyarılmasının en yaygın şeklinin kullanımının, istatistiksel olarak zeka seviyesi üzerinde azaltıcı etkiye sahip olduğunu ortaya koydu.

Behavioral Brain Research dergisinde yayınlanan çalışma, transkraniyal doğrudan akım uyarımının –tDCS–, bilişsel gelişim söz konusu olduğunda karışık sonuçlara sahip olduğunu, artan literatür miktarına ekliyor.

PhD, çalışmanın baş yazarı ve psikiyatri, hücre biyolojisi ve psikoloji asistan profesörü Flavio Frohlich, “tDCS’yi bilişselliği artırmak için kullanabilsek bu harika olurdu, çünkü sonrasında bunu potansiyel olarak psikiyatrik hastalıklardaki bilişsel bozuklukları  tedavi etmek için kullanabilirdik. Yani, bu çalışma kötü haber veriyor.  Yine de, bulgular anlamlı geliyor. Bu, beynin gerçekleştirebildiği bazı en karmaşık şeylerin, bilişsel bakımdan, sadece sabit bir elektrik akımı ile değiştirilememesi gerektiği, anlamına geliyor” diyor.

Frohlich, yine de, incelemekte olduğu, tACS denilen daha az yaygın alternatif akım uyarımı kullanımının, daha iyi bir yaklaşım olabileceğini söyledi. Bu yılın başlarında, Frohlich’in laboratuvarı, tACS’nin önemli bir biçimde yaratıcılığı artırdığını buldu. Mümkün çünkü, yaratıcı düşünceye dahil edilen, beynin doğal elektriksel alfa salınımlarını hedef almak için kullandı.

Bilim insanları tDCS ile, beynin bölgeleri arasındaki nöronal haberleşme modellerini temsil eden, bu beyin dalgalarını hedef almıyorlar. Bunun yerine, beyin yapılarını hedef alan tDCS kullanıyorlar, korteksin belirli bölgeleri gibi.

tDCS’nin hızlı çıkışı 2000’de Alman bilim insanlarının, tDCS’nin motor korteksteki (istemli vücut hareketlerini kontrol eden beyin bölgesi) nöronların uyarılabilirliğinin değiştirilebileceğini gösteren makaleyi yayınlamasıyla başladı. O andan itibaren, nöronları daha çok aktif ya da daha az aktif yapmayı denemek için ve buna bağlı olarak, kısa süreli hafıza, idraksal zeka ve hastalıklar için depresyon ve şizofreni gibi çeşitli beyin fonksiyonlarının çıktılarını değiştirmek için, tDCS çalışmalarında bir patlama oldu.

tDCS’nin hızlı çıkışı 2000’de Alman bilim insanlarının, tDCS’nin motor korteksteki (istemli vücut hareketlerini kontrol eden beyin bölgesi) nöronların tDCS-IQ-publicuyarılabilirliğinin değiştirilebileceğini gösteren makaleyi yayınlamasıyla başladı. O andan itibaren, nöronları daha çok aktif ya da daha az aktif yapmayı denemek için ve buna bağlı olarak, kısa süreli hafıza, idraksal zeka ve hastalıklar için depresyon ve şizofreni gibi çeşitli beyin fonksiyonlarının çıktılarını değiştirmek için, tDCS çalışmalarında bir patlama oldu.

Ancak Frohlich, dalga meydana getiren bazı çalışmaların yetersiz tasarlandığını; bazı çalışmaların düzgün bir şekilde iki taraflı bilinmeyenli olmadığını ya da düzgün bir şekilde plasebo kontrollü olmadığını; diğer çalışmaların çok küçük -10 kişiden daha az- olduğunu söyledi.

Büyük sayıdaki tDCS makalesinin yakın zamandaki toplu bir analizi, tDCS’nin, bilişsel gelişim ya da beyin-ilişkili sağlık koşulları için, sihirli bir hap olmaktan çok uzakta olduğunu gösterdi.

UNC Neuroscience Center üyesi Frohlich, “Felç rehabilitasyonu için çok heyecan verici sonuçlara sahip olan motor korteksin uyarılması dışında, jüri bence hala tDCS konusunda dışarda kalıyor” dedi.

Behavioural Brain Research çalışmasında, makalenin ilk yazarı mezun öğrenci Kristin Sellers’ı da kapsayan Frohlich’in ekibi, her birinin standart WAIS-IV zeka testini yaptığı, 40 sağlıklı yetişkini işe aldı. WAIS-IV en yaygın ve oldukça geçerli kılınan bir zeka testidir. Sözlü kavrama, algısal akıl yürütme, kısa süreli hafıza ve işleme hızı testlerini içeriyor.

Bir hafta sonra, Frohlich’in ekibi katılımcıları iki gruba ayırdı. Her bir katılımcının kafa derisine, altında frontal korteksin olduğu her bir tarafınının üzerine elektrotlar yerleştirildi. Duke Üniversitesi ortağı ve yardımcı yazar PhD Angel Peterchev, Frohlich’in ekibinin daha önceki tDCS çalışmalarının hedef aldığı aynı korteks bölgelerini hedef aldığından emin olmak için görüntüleme simülasyonları oluşturdu.

Sonra plasebo grubuna, tDCS’nin tamamının verildiğini düşünmelerine neden olan, taklit uyartılar verildi –kısa bir elektrik akımı. Diğer katılımcılara 20 dakika boyunca standart tDCS uygulandı – 2 miliamperlik zayıf bir elektrik akımı.

Ardından tüm katılımcılar zeka testini tekrar uyguladılar. Frohlich, pratik yapma etkisinden dolayı, hepsi olmasa bile çoğu zeka seviyesinin gelişeceğini umuyordu, fakat tDCS, puanları önemli derecede arttırmadı.

Frohlich’in ekibi tüm puanların arttığını gördü. Şaşırtıcı şekilde, ortalama olarak tDCS almayan katılımcıların zeka seviyelerinin 10 puan artmasına karşın, tDCS alan katılımcıların zeka seviyelerinin 6 puandan biraz daha az arttığını gördüler.

Frohlich ve mesai arkadaşları test sonuçlarını analiz ettiklerinde, iki grup arasındaki dört ana zihinsel testten üçünün puanlarının çok benzer olduğunu gördüler. Fakat algısal akıl yürütme testinin puanları, tDCS’den geçen katılımcılarda daha azdı.

Algısal akıl yürütme akışkan zekayı test eder. Akışkan zeka, mantıklı düşünme ve yeni problemlere yenilikçi problem çözümü uygulama kabiliyeti olarak tanımlanır.

Araştırmacılar, algısal akıl yürütme kategorisi içerisindeki en büyük farklılığın, katılımcıların iki gruptan oluşan sembolleri görüp, diğer grupta eksik olan sembolü bulmak zorunda olduğu, matriks akıl yütürme altkategorisinde olduğunu gördüler.

Frohlich, “Bulgularımız, diğer tDCS paradigmalarının daha az zararlı olduğunun ya da hatta faydalı olduğunun önüne geçmez. Bununla birlikte, herkesin altın standart, plasebo-kontrollü, iki taraflı bilinmeyenli çalışma tasarımlarını kullandığından emin olma vaktidir. Ayrıca, çalışmamız, uyarımın beyin aktivitesi ile nasıl etkileştiği üzerindeki daha çok araştırmanın önemini gösteriyor” şeklinde altını çizdi.

Frohlich, bilim camiasının, tDCS’nin birçok beyin-ilişkili durum için ‘sihirli hap’ olduğu hakkında basit hikayeler yaratmaması için dikkatli olması gerektiğini vurguladı. “Tehlikeli sonuçlar doğurabilir, özellikle tDCS günlük olarak kullanılırsa. Bizimkisi ağır bir çalışmaydı. Uzun süreli etkiler nelerdir bilmiyoruz. tDCS’nin tıbbi gözetim olmadan ev kullanımına hazır olmasından önce anlamamız gereken çok şey var” dedi.

Frohlich ekledi, “Bence çalışmamız, geliştirmek istediklerimizle bağlantılı belirli beyin dinamiklerini gerçekten hedef göstermek için beyni devreye almak için daha akılcı yöntemler düşünmemiz gerektiğini gösteriyor. Örneğin insanlar için depresyon ve şizofreni idrakı. Bence tACS bir seçenektir, bunun yarnı sıra daha gelişmiş yöntemleri geliştirmek üzereyiz.”

Beyin Sağlığı Ve Beyni Geliştirmenin Yoları

  • 24.2.2017 14:41:24
  • 0 Yorum
  • 412

Bunu genetiği belirler.Fakat bu kapasitenin etkin kullanılması için yapılacak birçok şey vardır.Örneğin;bir arabanın göstergesi 180km’yi gösteriyorsa 200km hız yapmak mümkün değildir.Fakat iyi bir araba bakımı ve kullanan ile gerekirse son hıza çıkılabilir.

Son yıllardaki bunca gelişmelere rağmen beyin hala insan vücudunda en az bilgiye sahip olunan organdır.Yapılan çalışmalar ve uzmanlara göre bir çok kişi beyin potansiyelinin çok az bir kısmını kullanmaktadır. Maalesef okullardaki eğitim düzeni beynin sadece sol tarafını geliştiren matematik,fen bilgisi ve Türkçe gibi derslere önem verirken beynin sağ tarafını geliştiren resim,müzik,el sanatı….gibi derslere pek fazla önem verilmez.Halbuki;tarihte başarılı olan insanlara bakıldığı zaman bu kişiler bilerek veya bilmeyerek sağ ve sol beyinlerini geliştirmiş kişilerdir.Başarılı insanlar beynin her iki yarısını kullanabilen,gerektiğinde birinden diğerine geçebilen insanlardır. Sağ lob un duygular ve hayallerin etkisinde olduğu ve bütünsel öğrendiği bu yüzden bilgileri sırayla işleyen sol lob un aksine daha hızlı ve etkili olduğu anlaşılmıştır.Sadece sol lobu gelişmiş olan ve bu lobu iyi kullanan insanların üretken düşünebilmeleri için sağ beyni geliştirmeleri gerekir.Çünkü insanın mucitlik ve üretkenlik kısmını sağ beyin sağlar.Sağ ve sol beyin birbirini tamamlayan fonksiyonlara sahiptir. Sol beyni gelişmiş bir kişi sağ beynini de geliştirirse beynin kapasitesi iki kat değil hayal edemeyeceğiz kadar fazla artar.Beyinde öğrenmenin sonu yoktur. **BEYNİ GELİŞTİRMEK İÇİN NE YAPMAK GEREKİR?** Doğumla başlayan öğrenmenin sonu yoktur.Öğrenme bir başkası tarafından deneyimlerin aktarılması ile gelişir.Bununda adı eğitimdir.İyi bir eğitim beyni geliştirir.Buna birkaç örnek vermek istiyorum. 1)Kitap okumak en faydalı beyin geliştirme yöntemidir.Kitap okumak sağ ve sol lobu beraber geliştirir.Çünkü kitap okurken sol tarafla takip edilen ve kavranan kavramlar sağ tarafta hayal edilir.Bunun için televizyon izlemek sağ lobu pasif bırakır. 2)Sık sık bulmaca çözme beyin için yapılacak en iyi egzersizdir. 3)Okunan bilgilerin uygulanmaya geçirilmesi ve görsel olarak görülmesi okullardaki deneyler sonucunda dersler daha iyi anlaşılır. 4)Öğrencilikte ve çalışma hayatı içinde resim,müzik veya el işi gibi sağ tarafı geliştirecek hobiler edinme. 5)Bol bol spor yapmak,yeterli uyumak ve beslenmeye özen göstermek özellikle spor beynin dinç ve güçlü kalmasını sağlar,olumsuz düşünceleri yok ederek beynin daha kolay öğrenmesini sağlar. **BEYNİ OLUMSUZ YÖNDE ETKİLEYEN FAKTÖRLER** Özellikle günümüzde büyük metropol şehirlerde yaşamak hiçbir etken olmasa da tek başına stres kaynağıdır.Trafik,hava kirliliği,çalışma şartlarının ağırlığı,zamanla yarışma…gibi etkenler beyni ve sinir sistemini olumsuz etkiler.Aşırı stres beraberinde uykusuzluk,sinir,insanlara tahammülsüzlük durumlarını da beraberinde getirir.Aşırı stres altında kalan beyin yıpranır.Fonksiyonları bozulmaya başlar ve hükmetme kabiliyeti zayıflar.Örneğin;günlerce uykusuz kalan kişinin hafızası ve düşünce yeteneği zayıflar,vücut direnci düşer bu gibi durumlarda hekim yardımı almak gerekir. **SİNİRİN BEYİNDEKİ TAHRİBATINI NASIL GÖRÜRÜZ?** Sinir ve stres sinir sistemini normal işleyen biyokimyasal mekanizmasını bozar.Bazen geri dönüşümsüz tahribat bile yapabilir.Ağır ruhi travmaya maruz kalınca yaşanan şok buna bir örnektir. Olumsuz olayların etkisi ile beyinde salgılanan maddeler vücuttaki diğer hormonları da aktive eder. Buna bağlı olarak dolaşım hızlanır,kalp ritmi artar.Kişi yerinde duramaz,geçici olarak beyin fonksiyonları zayıfladığı için kişinin bedenine hükmetme kabiliyeti azalır bu yüzden saldırganlık,eşya kırma,bilinçsiz bir şekilde karşı tarafa zarar verme görülebilir. **SİNİR VE STRESİN ETKİLERİ NASIL AZALTILIR?** Sinir ve strese sebep olabilecek olaylarla karşılaşıldığı zaman şunları yapmak gerekir. 1-Bulunan ortamdan uzaklaşmak gerekir 2-Özellikle orta yaş grubunda görülen şeker ve tansiyon hastalığı gibi etkenler sinir stresin oluşmasına zemin oluşturur.Sinir ve streste tansiyon ve şekerin yükselmesine neden olur ve beyinde geri dönüşümü mümkün olmayan veya sakatlıkla sonuçlanan hasarlar(yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması vs.) meydana getirir. 3-Temiz havaya çıkmak ve derin nefes alıp vermek ve düşünceyi başka tarafa çevirmek gerekir. 4-Kontrol altına alınamayan duygular sonucunda beyin işleyişi bozulup diğer sistemlerede zarar vereceği için bir doktor tedavisine başlamakta fayda vardır. **İŞYERİ EN BÜYÜK STRES KAYNAĞI** Profesyonellik bulunan her şarta uyum sağlama kabiliyetidir.Dolayısıyla iş yaşantısı insan yaşamını sürdürmesi için kaçınılmaz ise iş stersi ile başa çıkmayı bilmemiz gerekir.Bunun için psikolojik destek almak gerekir.Yurtdışındaki büyük şirketlerde çalışanlara stresle başa çıkmanın yollarına dair seminerler verilir.Gerekirse kişilerin birebir destek alması sağlanır.Neticede sinir ve stres beyin fonksiyonlarını olumsuz etkilediği için dikkati azaltır,doğru karar vermeyi engeller olaylara objektif bakmayı önler.Eğer kendi kendinizi ve de sağlanan imkanlarla sinir ve stresten kurtulamıyorsanız uzman desteği ve hatta gerekirse ilaç tedavisi alması gerekir. **SİNİR İLAÇLARI BEYİNDE TAHRİBAT YAPAR MI?** Beyin hayali bir organ değildir.Akciğer, böbrek,karaciğer gibi rahatsızlanabilen bir organdır. Örneğin nasıl karaciğerde tahribat sonucu salgılanan maddelerin yüksekliği ateş,sarılık gibi belirtiler verirse beyinde de ruhsal travma, iş stresi vs..gibi etkenlerle salgılanan maddeler de oluşan hasar sonucu sinir, stres, uykusuzluk gibi belirtiler oluşur.Diğer organlarda oluşan hasarlar nasıl ilaçla tedavi ediliyorsa beyin ve sinir sistemi de ilaçla tedavi edilebilinir.Beyinde işleyişi bozulan biyokimyasal düzen ilaçla düzeltilmezse hastalık ilerler.Sinir ve stresin beyine vereceği zarar ilaçların vereceği zarardan tahmin edemeyeceğiniz kadar fazladır. **SİNİR İLAÇLARI BAĞIMLILIK YAPAR MI?** Sinir sisteminin tedavisinde rahatlatıcı ve tedavi edici ilaçlar vardır.Bazı tür ilaçlar ani sinir ve stres durumunda rahatlatıcı etkiye sahiptir.Bu ilaçlar genelde yeşil ve kırmızı reçeteye tabi ilaçlardır.Bunların kontrolsüz ve sık kullanılması bağımlılık yapabilir.Sinir siteminin tedavisinde esas kullanılan ilaçlar tedavi etmeye yönelik bağımlılık yapmayan ilaçlardır.Tedavide en önemli konu tedavinin uzun sürmesi ve bu uzun süreyi hastanın kabullenmemesidir.Bu tür ilaçlar ortalama altı ay gibi süreyle kullanılır ve 2-3 hafta sonra etkisini göstermeye başlar.Bir süre sonra ilaç alan hastanın şikayetleri geçince ilaçları kendiliğinden tedavi tamamlanmadan bırakır.Tedavi yarım kaldığı için bir süre sonra şikayetleri tekrardan başlar.Hasta bu durumu ilaca bağımlı hale gelmiş gibi algılar halbuki etkin ve yeterli süre uygulanan tedaviden sonra bu tür ilaçlar rahatça doktor kontrolünde dozu 

Üreme Sağlığında Nelere Dikkat Edilmelidir

  • 16.2.2017 15:38:22
  • 0 Yorum
  • 432

Erkek Üreme Organlarının Yapısı ve fizyolojisi
Erkek üreme sistemi, hayalar (erkek yumurtalığı-testisler), epididi­mis (erkek tohum hücresinin olgunlaştığı yer), tohum kanalları (sperm ka­nalları), prostat ve idrar yolunu içerir.
• Hayalar, haya torbası (erlik bezi) içerisinde yer alır. Hayalar, sperm üreten (erkek tohum hücresi) seminifer tübüller olarak isimlendirilen uzun ince düğümlerdir. Seminifer tübülleri çevreleyen doku, erkeklik hormonu olan testesteron üreten hücreleri içerir.

• Epididimis, hayaların yanında yer alır. Her bir seminifer tübüllerin so­nundan epididimise bağlanır. Yeni oluşan sperm hayalardan, depolandığı ve gelişimini tamamlayarak olgun (matür) sperm haline geldiği epididimi­se geçer.

• Tohum kanalları (sperm kanalları), epididimisden idrar yoluna spermleri taşıyan boş bir tüptür.

• Prostat, idrar torbasının hemen altında yer alan küçük bir bezdir. Meni kesecikleri, prostatın her iki yanında yer alır. Sıvılar, prostat tara­fından üretilir ve meni kesecikleri boşalmış olan (ejekülat) erkek tohum hücrelerinin bir şeklidir.

• İdrar yolu, vücudun dışına idrar ve spermin geçmesini sağlayan kaslı (müsküler) bir kanaldır. Sperm, boşalma (ejekülasyon) zamanında idrar yoluna girer.

• Penis (kamış), erkekte dış üreme organıdır. Cinsel birleşme sırasında spermlerin hazneye atılmasını sağlar. İdrar yolu da penis aracılığı ile dışarı atılır.

Özetle Erkekte Üreme İçin Gerekli Unsurlar ;

1. Testisler morfolojik olarak normal, yeterli sayıda, hareketli sperm üretmelidir.

2. Erkek üreme sisteminde tıkanıklık olmamalıdır.

3. Erkek üreme sistem sekresyonları normal olmalıdır.

4. Ejekülasyondaki (erkeğin boşalması) erkek tohum hücresinin ser­vikse ulaşmasında bir yol olarak kadın genital sisteminde depolanmış ol­malıdır.

Erken boşalma
Cinsel işlev bozukluğudur. Cinsel ilşki sırasında erkeğin istemi dışındaki boşalmadır. Nedenleri arasında hazırlayan faktörler( ailenin ve toplumun cinselliğe bakış tarzı, travmatik yaşantılar, ayrılık anksiyetesi, nevrotik kişilik özellikleri, eksik veya yanlış bilgilendirilme, eşler arasındaki iletişin biçimi, cinsel istismar), ortaya çıkaran faktörler (eşler arası uyumsuzluk, cinsel iletişim sorunları, eşin cinsel sorununun olması, performans anksiyetesi, fiziksel ya da psikiyatrik hastalıklar, yorgunluk ve stres, evlenme korkusu, aşırı alkol ve ilaç kullanımı, evlilik öncesi ve dışı ilişkiler), devam ettiren faktörler (sorunun çözümü ile ilgili yanlış uygulamalar, cinsel etkinlikten  kaçınma, çok sık etkinlikte  bulunma, performans anksiyetesi, eşin tepkileri, suçluluk ve utanç duyguları) dır.Tedavisi psikoterapidir.

Geç boşalma
Erkeğin cinsel etkinlik esnasında hiç boşalamaması veya geç boşalmasına denir.Cinsel işlev bozukluğudur. Nadir görülür. Bedensel bir nedenden kaynaklanma olasılığı vardır.Ergenlik döneminde görülebilir.Psikolojik etkenler önemlidir.Tedavisi psikoterapidir.

Erektil disfonksiyon
Sertleşme sorunudur. Cinsel iletişim sırasında ereksiyon olamama veya ereksiyonu devam ettirememe durumudur. Fiziksel ve psikolojik sorunlardan kaynaklanabilir. Fiziksel sorunlar dolaşım bozuklukları, psikolojik etkenler stres ve performans anksiyetesidir.Tedavi etkene yöneliktir

Erkekte kısırlık
Erkek kısırlığı çok çeşitli nedenlerle olabilir.Hormonal nedenler, genetik nedenler, varikosel, geçirilmiş cerrahi ameliyatlar, çevresel ve kimyasal etkenler, doğumsal anomaliler, uyuşturucu maddelerin kullanımı, hormonal düzensizlikler, kimyasal maddelerin dumanı, boya ve kimyasal maddelerin kanserojen etkileri nedenler arasındadır.Çocuğu olmayan bir erkek üroloji uzmanına başvurmalıdır.Önce muayene, özel sperm ve hormon tetkikleri gerçekleştirilir.Kesin tedavi olmasa bile erkeğin bu tedavilerle durumunun düzelmesi sağlanarak yardımcı üreme teknikleri yapılabilir.

Doğum kontrolü
Kondom ve koitus interuptus(geri çekme) erkekler tarafından en sık kullanılan doğum kontrol yöntemleridir. Ancak erkeklerin tüplerinin bağlanması çok etkili bir doğum  kontrol yöntemidir. Erkeklerdeki doğum kontrolü kadınlardakinden daha da kolaydır. Uzun süre ilaç kullanmayı gerektirmiyor. Erkeklerde tüplerin bağlanması diğer yöntemlere göre çok avantajlıdır.

Andropoz
Kadınlardaki menopoz gibi erkeklerde de belli bir yaştan sonra hormon seviyelerinde değişiklik olabilir.45-50 yaşından itibaren erkeklik hormonu olan testosteron yanında böbreküstü bezinden salgılanan hormonlar düşüş gösterir. Cinsel fonksiyonun gerilemesi yanında cinsel arzu ve zihinsel fonksiyonlarda düşmeye neden olur. Klinik seksüel fonksiyonlarda ve istekte azalma, yorgunluk, kızgınlık, kemik mineral yoğunluğunda azalma, kas kitlesinde ve gücünde azalma, organ yağlanmasında artıştır. 65 yaş üstü erkeklerin yaklaşık %25-50 sinde testosteron düzeylerinde düşüş gerçekleşmekte ve androjen replasman tedavisi gerektirecek belirtiler ortaya çıkmaktadır.

Sünnet
Değerli anne ve babalar, sünnet; steril koşullarda penisin baş kısmını örten deri parçasının cerrahi olarak kesilerek alınması ve kalan deri sınırlarının kendiliğinden emilebilir ipliklerle dikilmesidir. Steril koşul derken işlem boyunca tam olarak mikropsuz bir ortamın sağlanması, cerrahi olarak kesilmesi derken tüm aletlerin tamamen mikropsuz ve cerrahi standartlara uygun olması kastedilmektedir. Sünnet her yaşta yapılabilir. Cerrahi bir işlemdir. Tercihen operatör doktorlar tarafından hastane ortamında yapılmalıdır. Değerli anne ve babalar lazerli sünnet, kansız sünnet gibi sloganlara inanmayıp cerrahi bir işlem olduğunu unutmayalım! Sünnet sonrası pansuman, ağrı kesici verilip, suyla teması önlenmesi ve doktor kontrolünde olması önemlidir.

E-Sigara Devri Başlamak Üzere

  • 16.2.2017 14:25:48
  • 0 Yorum
  • 407

İngiltere'de yapılan bir çalışmada elektonik sigaraların tütünden yüzde 95 daha az zararlı olduğu sonucuna varıldı.
Çalışmada ilk kez İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi ileride sigarayı bırakmak isteyenlere e-sigara reçete edilmesi tavsiye ediliyor.
Araştırma raporunu kaleme alanlardan biri de King's College London'dan Profesör Ann McNeill.
Profesör, e-sigara kullanımının önemli değişiklikler yaratabileceğini savunuyor ve "Bugün İngiltere'de her yıl 80 bin kişi sigara kullanımına bağlı olarak hayatını kaybediyor. Eğer sigara içen herkes e-sigaraya geçerse, ölümlerin sayısı 4 bine kadar düşebilir" değerlendirmesinde bulunuyor.
McNeill, bunun azami tahmin olduğunu ve ölümlerin çok daha azalabileceğini vurguluyor.
Raporda e-sigara kullanımının çocukları özendirdiğine dair herhangi bir bulguya rastlanmadığı da belirtiliyor.
'E-sigaraların daha az zararlı olduğu bilinmiyor'
Telif hakkıTHINKSTOCK
Çalışmaya göre ayrıca İngiltere nüfusunun yarısı e-sigaraların gerçek sigaralardan daha az zararlı olduğunu bilmiyor.
İngiltere Kamu Sağlığı Kurumu'ndan Profesör Kevin Fenton, "zararlı varsayımlar" yapıldığını ve bu varsayımlarla mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor:
"E-sigaralar tamamen zararsız değil ancak gerçek sigaralarla karşılaştırıldığında, çok daha az zararlı oldukları kanıtlandı. Sorun insanların e-sigaraları en az gerçek sigaralar kadar zararlı görmesi. Bu durum milyonlarca kişinin e-sigaraya geçerek sigarayı bırakmasına engel oluyor olabilir."
Rapor aynı zamanda e-sigaranın İngiltere'de sigarayı bırakmak için en çok başvurulan yöntem olduğunu da kaydediyor.
Bu haberi paylaş Paylaşma hakkında

Genel Sağlığımız

  • 16.2.2017 13:13:21
  • 0 Yorum
  • 348

Gıda ve beslenme:
Nasıl Beslenmeliyiz?
Süt ve Ürünleri, Et - Yumurta - Kurubaklagil Grubu, Taze Sebze ve Meyveler, Tam Tahıl Ürünleri,Sebze, Meyve Tüketimini Artırın
Boyunuza Uygun Beden Ağırlınızı Koruyun
Yağ, Doymuş Yağ ve Kolesterol Tüketimini Azaltın
Basit Şeker Alımını Azaltın
Günlük Tuz ve Sodyum Tükeminde Aşırıya Kaçmayın
Sıvı Tüketimini Artırın
Alkol Kullanmayın
Egzersiz Yapın
Sigara İçmeyin.

Nasıl beslenmeliyiz?

Aldığımız besin öğeleri kalp, beyin, karaciğer gibi organlar ve nefes alma gibi hayatı destekleyici fonksiyonların korunması için gerekli olan enerjinin sağlanmasında temel rol oynamaktadır. Her zaman oturmayız; hareket ederiz, yer değiştiririz ve çalışırız. Bunlar da enerji gerektirir. Belki de en iyi kıyaslama ve en popüler olan otomobil örneğidir. Otomobil yakıt olmadan çalışır mı?

Yaşamımızın temel enerji kaynağı, şekerlerle (karbonhid­ratlarla) sağlanır. Sadece enerji kaynağı olarak karbonhidratların kullanı­lamadığı durumlarda, yağlar (lipidler) kullanılır. Yağlar da temel olarak enerji sağlayan maddelerdir; ancak yağda çözünen A,D, E ve K vitaminlerini de taşırlar. Enerji, proteinlerden de sağlanabilir. Normal büyüme, gelişme ve tüm organlarının çalışması için, organizma vitamin ve minerallere de ge­reksinim duyar.

Egzersizin yüksek kan basıncını düzenleyici rolü bulunduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.

Besin çeşitliliğine önem verin ve tabağınızın renkliliğinden keyif alın. Yemek hayattaki en büyük keyiflerden biridir. Besin seçimi geleneksel, kültürel ve yaşama çevrelerine bağlı olduğu kadar farklı yaş, cinsiyet ve özel gereksinimlere de bağlıdır.

Sağlıklı diyetin temeli; üç ana ve iki atıştırma öğünden oluşmaktadır. Ana öğünler atlanmamalıdır.

Şimdi başlayın ve aşamalı olarak değişiklikler yapın!!!

Yaşam tarzınızdaki aşamalı değişiklikler bir kerede büyük değişiklikler yapmaktan daha kolaydır. Üç gün için, yemeklerde ve aralarda tükettiğiniz besinleri yazın.

Başlangıç için, bir günde sadece fazladan bir tane meyve ve sebze yiyin.

Yağ içeriği yüksek olan ve kilo almanıza neden olan  besinleriniz var mı?

Bu besinleri dışlamayın ve kendinizi mutsuz hissetme­yin; ancak daha az yağ içerikli besin tercihlerini deneme­ye çalışın veya daha küçük porsiyonlarda tüketin veya iş yerinde merdi­venleri kullanmaya başlayın!

• Performansı artırmak için sadece egzersiz günü doğru beslenmek sizi başarılı yapmaz.Yıl boyunca iyi beslenmek önemlidir.

• Egzersizden önceki son yemek, miktarına bağlı olarak 1-4 saat önce tüketilebilir.          

• Egzersiz öncesi, sırası ve sonrasında yeterli miktarda sıvı tüketilmeli­dir.Egzersiz sırasında her 15 dakikada 1 çay bardağı su tüketilmelidir.

• Egzersiz öncesi kompleks karbonhidrat ve sıvı yönünden zengin, orta düzey protein, düşük yağ içeren, alışkın olduğunuz yiyecek ve içe­ceklerden oluşan öğün tüketin.

• Egzersizden sonraki ilk 2 saatte kas karbonhidrat depolarını yerine koyun, sıvı kaybını karşılayın.

Temel Beslenme İlkeleri

Süt ve Ürünleri, Et - Yumurta - Kurubaklagil Grubu, Taze Sebze ve Meyveler, Tam Tahıl Ürünleri, Sebze, Meyve Tüketimini Artırın

Boyunuza Uygun Beden Ağırlınızı Koruyun

Yağ, Doymuş Yağ ve Kolesterol Tüketimini Azaltın

Basit Şeker Alımını Azaltın

Günlük Tuz ve Sodyum Tükeminde Aşırıya Kaçmayın

Sıvı Tüketimini Artırın

Alkol Kullanmayın

Egzersiz Yapın

Sigara İçmeyin.

 Beslenmede diyetin öncelikli görevi, metabolik gereksinimleri karşılayan ve vücudun çalışması için gerekli enerji ve besin ögelerini yeterli miktarda sağlamaktır. Ancak diyet, tüketiciye formda olma ve keyif alma duygularını da vermelidir. Formda olmak, optimal sağlık ve kendini iyi hissetme duy­gusudur. O halde diyetin kabul edilen tartışılmaz beslenme etkisi yanında, yararlı fizyolojik ve psikolojik etkileri vardır. Ayrıca beslenme bilimindeki son gelişmeler; diyetin sadece optimal sağlığın oluşumu ve gelişiminde değil, dengesiz beslenmeye bağlı şişmanlık ve diyete bağlı kardiyovas­küler hastalıklar, kanser, tip 2 diyabet, osteoporoz gibi kronik hastalık riskini azaltmada da potansiyel bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir .

Çeşitli besinleri tüketin. Çeşitlilik optimal beslenme ve sağlığın temelidir. Büyüme gelişme, sağlıklı olarak uzun süre yaşamak için 50 ayrı türde besin ögesine ihtiyaç vardır. Bun­ların kaynağı besinlerdir. Hiçbir besin tek başına vücudun ihtiyacı olan tüm besin ögelerini içermez. Besinlerin her birinde ayrı özellikte ve vücut çalış­masında ayrı işlevi olan değişik türde besin ögeleri vardır . Optimal beslenmek için bu besin öge­lerini belirli oranlarda almak gerekir . Bu besin ögelerininin diyetteki oranları birbir­lerinin emilim, metabolizma ve gereksinimi etkiler. Ayrıca optimal beslenme için tüketilen besin­ler sadece elzem olan besin ögelerini içermez, sağlığın korunma­sı, geliştirilmesi ve diyete bağlı kronik hastalıkların önlenmesinde etkinlik gösteren fitokimyasallar adı verilen biyoaktif bileşenleri de içer

Günlük tüketilmesi önerilen miktar yetişkinler için 2 porsiyondur.Sabah bir yumurta yenirse yarım porsiyon alınmış demektir. Haftada en az 2 kez kurubaklagil ve ayrıca demirin iyi bir kaynağı olan kır­mızı eti tüketmeli, diğer öğünlerde kırmızı et yerine tavuk, hindi ve balık yemelidir. Özellikle beyin, göz, deri, kalp-damar sağlığı ve vücudun savunma sistemi için haftada en az 2-3 kez balık tü­ketmeye dikkat etmelidir.

Sigara ve Fiziksel aktivite

Fiziksel Aktivite

Enerji harcamasını artıran tüm faaliyetler ve hareketler fiziksel aktivite olarak bilinir. Fiziksel aktiviteler planlı eg­zersizleri (ağırlık kaldırma, ae­robik), spor ve günlük yaşam­da yapılan olağan aktiviteleri (yürüme, bahçe işleri, ev işleri vb.) içerir.

Fiziksel Aktiviteniz ve Beslenmeniz İçin Hareket Planı

- Aktivite/egzersiz alışkanlıklarınızı sağlıklı bir beslenme düzeni ile des­tekleyin.

- Egzersiz öncesi, sırası ve sonrasında yeteri kadar su içmeyi unutma­yın.

- Aç ya da tok olarak egzersize başlamayın. Egzersizden 4 saat önce ana öğününüzü tüketmiş olmalısınız.

- Aşırı egzersiz besin öğelerine olan gereksiniminizi arttırır, bu nedenle yeterli ve dengeli beslenin. Besin çeşitliliğine önem verin.

- Egzersizden hemen önce meyve suyu, çikolata, şekerlemeler vb. ba­sit karbonhidrat ve yüksek yağ içeren besinleri tüketmeyin.

- Egzersizin süresi 1 saati aşıyorsa %6-8 karbonhidrat içeren içecekler tüketilmesi gereklidir.

- Televizyon izlerken, bilgisayar karşısında çalışırken veya sadece din­lenirken bir defada 30 dk. dan fazla oturmayın.

- Yapmaktan hoşlandığınız, yaşam şeklinize uygun ve uzun süre devam ettirebileceğiniz bir aktivite seçin.

- Esnek bir aktivite planınız olsun. Eğer bir, iki gün hiç egzersiz yapmazsanız kendinizi suçlu hissetmeyin. Unut­mayın, aktivitenin aylarca veya yıllarca istikrarlı bir şekilde sürmesi daha önemlidir. - Egzersize başlamadan önce doktorunuza danışın ve kendinize birden yüklenerek çok zorlamayın.

- Aracınızı park edin ve yürüyün; Yürüyüş için bütün ola­nakları kullanın. Günün sonunda kendinizi daha iyi hisse­deceksiniz.

- Eve veya işyerine giderken otobüsten birkaç durak önce inerek geri kalan yolu yürüyün.

- Asansör yerine merdiven kullanın.

- Üzgün olduğunuzda veya sıkıldığınızda yürüyüşe çıkın.

- Arkadaşlarınızla beraber yapabileceğiniz aktivitelere katılın.

- Akşamlarınızı tembel bir şekilde geçirmeyin. Televizyon izlerken çe­şitli egzersizler yapın.

- Egzersiz yaparken uygun kıyafet ve ayakkabı giyin.

- Ev işlerinizi yapmak için birini tutmak yerine kendiniz yapın.

- İşyerinizde, okulunuzda düzenlenen spor turnuvalarına katılın.

- Fiziksel olarak aktif değilseniz ne zaman ve nasıl aktif olabileceğinizi belirleyin ev işlerine daha çok fiziksel güç harcayın.

- Yavaş başlayın, kısa bir süre içerisinde çok fazla yapmayın.

- Bedeninizi dinleyin Eğer baş dönmesi, mide bulantısı, ağrı ve çok fazla yorgunluk hissedersiniz bu kısa bir süre içerisinde çok fazla egzersiz yaptığınızın göstergesidir.

- Eğer yaptığınız egzersizle rahatsanız miktarını artırın ve aşamalandı­rın.

- Bir haftada beş veya daha fazla gün, yarım saat, orta yoğunlukta fizik­sel aktivite yapmayı amaçlayın

Sigara içmeyenlerin daha aktif olmasının ne­denleri nelerdir?

Sigara kullanımı, hatta günde bir tek sigara içmek bile egzersiz kapasitesini hemen etkiler. Yeterli bir fiziksel aktivite düzeyini sağlayabilmek için, kalbinizin ve akciğerinizin oksijenden zengin kana ihtiyacı vardır. Sigara dumanını soluduğu­nuz zaman, vücudunuza karbon monoksit girer (karbon monoksit sigaranın içinde bulunan 3000 ek kimyasaldan yalnızca biridir). Karbon monok­sit hemoglobin (vücutta kan yolu ile oksijenin taşınmasını sağlayan bir madde) ile birleştiği za­man, oksijenin kaslara taşınma yeteneğini azaltır. Oksijen kas hücrelerine gidemez.

Sigara kullanımı kan damarlarını da daraltır. Bu durum, egzersiz sırasında kaslara oksijenin ve ka­nın uygun şekilde dağılmasına engel olur. Bu kas­larda, normalden daha erken laktik asit (egzersiz sonucu kasta biriken artık madde) birikir. Bu du­rumda, sigara içen kişiler erken yorgunluk nedeni ile egzersizi bırakmak zorunda kalır.

Oksijendeki azalma fiziksel dayanıklılığınızı azal­tabilir. Bu da sizin sadece spor yapmanızı değil, aynı zamanda merdiven çıkmak gibi günlük işleri­nizi de zorlaştırır.

Sigara içenlerin egzersiz yaparken karşılaştıkları problemler nelerdir?

Sigara içenlerin fiziksel dayanıklılığı içmeyenlere göre daha düşüktür. Sigara içenler­de sağlık için egzersize katılım daha azdır.

Sigara içenlerin dinlenme­deki kalp hızları normalden daha yüksektir, egzersizle ulaşabilecekleri kalp hızları ise daha düşüktür. Din­lenmedeki kalp hızı yüksek olan, sigara içen kişilerin kalpleri her zaman tüm vücuda kan pompalamak için daha fazla çalışmak zorundadır. Bu du­rum sigara içen kişilerde, çalışan kaslara gerekenden daha az oksijen ve besin maddesi gitmesine sebep olur.

Sigara içmeye ne kadar erken baş­lanırsa, akciğerler o kadar daha fazla etkilenir. Akciğerlerin normal gelişimi ve büyümesi yavaşlar.

Sigara içen kişilerde kemikler ve eklemler de olumsuz etkilenir. Kemik erimesi (osteoporoz), kalça kırıkları, ro­matizmal hastalıklar, bel ağrısı ve egzer­size bağlı yaralanmaların (tendinit, bur­kulma, kırıklar) gelişme olasılığı artar.

Yaralar sigara içenlerde içmeyenlere göre daha yavaş iyileşmektedir. Bu durum kırıklar için de geçerlidir. Örneğin, sigara içen kişilerin bacak kemiği kırığı iyileşme süresi içmeyenlerden 4 hafta daha uzundur.

Sigara içmenin fiziksel kapasite üzerine başka etkileri var mıdır?

Sigara içen kişiler, içmeyenlerden daha çabuk yorulur ve daha yavaş koşarlar.

Fiziksel egzersiz eğitiminden daha az yarar sağlarlar.

Kasları daha güçsüz ve daha az esnektir.

Uyku bozuklukları yaşarlar.

Sigara içmeyen kişilerden üç kat daha fazla nefes darlığı yaşarlar.

Sigara içmek fiziksel performansı etkiler mi?

Sigara içen gençler de yetişkinlerle aynı olumsuz etkileri yaşarlar. İçmeyen yaşıtları ile karşılaştırıldığında, fiziksel dayanıklılığın ve performansın azalmasının yanısıra, nefessizlik hissi, spor yaralanmalarında artış ve bütün sağ­lığın bozulması sık karşılaştığımız sorunlardır.

Çocuklarda ve gençlerde sigara kullanımı akciğer gelişimini yavaşlatır, akciğer fonksiyon­larını bozar ve kalplerinin daha hızlı atmasına yol açar. Ağır sigara içen genç bireyler öksü­rürler, daha sık ve ciddi solunum hastalıkları ile karşılaşırlar. Fiziksel aktivite sigara içmenin engellenmesinde ve içen kişilerde sigaranın bırakılmasında yardımcıdır.

Egzersiz ve fiziksel aktivite sigaranın bırakılmasında neden çok ya­rarlıdır?

Düzenli fiziksel aktivite vücutta biyokimyasal yön­den olumlu etkiler yapar. Bu etkiler nikotin ile sağlanan­lara benzerdir. Egzersiz, zihinsel uyanıklılık sağlayan katekolamin hormonlarının salınımını artırır. Egzersizin sürdürülmesi kişinin kendini iyi hissetmesini sağlayan beyindeki endorfin hormonu seviyesini artırır.

Düzenli egzersiz sigara içmeyi bırakırken uygulana­bilecek en iyi kilo kontrol yöntemidir. Düzenli egzersiz, sigara içme ve yemek yeme arzusunun önüne geçilme­sine yardımcı olur ve daha sağlıklı yiyecek seçenekleri için isteği artırır.

Her hafta yapılan düzenli egzersizle, kendinize bakım, tedavi ve huzur imkanı sağlamış olursunuz. Egzersize zaman ayırmak stresi engelleyebilir ve sigara içmeye karşı sağlıklı bir alternatif yaratmış olursunuz.

Düzenli egzersiz omurganızı, kaslarınızı kuvvetlendirir, zihninizi açar, hormonlarınızı düzenler, bağışıklık sisteminizi geliştirir ve hastalıklara kar­şı dirençli olmanızı sağlar.

Düzenli egzersiz sakin olmanıza ve odaklanmanıza yardımcı olur; stresle başa çıkmanızı sağlar.

Düzenli egzersiz, olumlu düşünceler üretilmesini sağlar ve kişiyi psi­kolojik açıdan olumlu yönde etkiler. Düzenli egzersiz yapanlar yaşamları boyunca başarı, özgüven ve kendini kontrol hissi kazanırlar. Aynı zaman­da daha azimli, duygusal olarak dengeli ve yaratıcı olurlar. Sonuçta egzer­siz kendinizi daha iyi hissetmenizi sağlar.

Düzenli egzersiz kaslarınızın gevşeyebilmesine yardımcı olur ve uyku kalitenizi artırır.

Sigaranın erkek üreme fonksiyonlarına olan etkisi

Semen analizi, erkeğin üreme fonksiyonlarının değerlendirilmesinde önemli bir faktördür. Semen analizi, spermin hareketi, yapısı ve sayısı ile ilgili bilgi sağlar.

Sigara içme, erkeklerde de üreme fonksiyonlarının olumsuz yönde etkilenmesine neden olmaktadır. Yapılan çalışmalarda, sperm konsantrasyonunun sigara içenlerde içmeyenlere göre %13-17 oranında az olduğu bildirilmiştir.

Normal Semen Analizleri :

Volüm                                                           2-6 ml.
pH                                                                 7.0-8.0
Toplam sperm miktarı                              20 milyon
Sıvılaşma (Liquefection)                          1 saatte tamamen
Hareket                                                        % 50 ya da daha fazla
Normal şekiller (Morfoloji)                       % 60 ya da daha fazla

 

Erkeğin sigara içmesi yukarıda açıklanan semen analiz sonuçlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Yapılan çalışmalarda, semen parametrele­ri üzerinde sigara içme ve pasif sigara dumanına maruz kalmanın etkileri değerlendirilmiştir. Sigaranın, spermin yoğunluğu ve hareketini azalttığı, morfolojisi üzerine de olumsuz etkisi olduğu, günlük içilen sigara mikta­rına bağlı olarak spermin yoğunluğunun ortalama %22 oranında azaldığı bilinmektedir.

Erkeğin sigara içmesi ya da sigara dumanına maruz kalmasının üreme fonksiyonlarına etkisi özetle şunları içermektedir. Sigara;

1. Sperm konsantrasyonunu azaltır,

2. Sigarada bulunan nikotin miktarı 400-800 ng/ml sperm hareketini azaltır,

3. Morfolojik olarak normal sperm sayısını azaltır,

4. Spermin penetrasyon (kadının yumurta hücresini delme özelliği) ye­teneğini azaltır,

5. Sperm hücrelerinde DNA hasarının artmasına neden olur.

6. Sigara içen erkeklerin çocuklarında da çocukluk çağı kanserinin ve doğumsal anomalilerin ortaya çıkma riski artar.

Yapılan çalışmalarda, günde 1 veya 2 paket gibi fazla miktarda sigara içen er­keklerin, spermlerinde daha fazla olarak şekil ve hareket bozukluklarına ve anomalilere rastlandığı vurgulanmaktadır. Sigara içimi diğer bazı fak­törler ile birlikte erkek infertilitesine neden olabilmektedir. Erkeklerin yo­ğun sigara kullanımı; sigara kullanmayan eşlerinin de pasif olarak sigara dumanına maruz kalmasına, nikotin solumasına ve üreme fonksiyonlarının bozulmasına yol açmaktadır.

Saçın büyüme döngüsü

Vücudumuzun büyük bölümü kıllarla kaplıdır. Gebeliğin 2. Ayından itibaren üst dudak, kaş ve yanakta ilk kıl tomurcukları görülür.Bu tomurcuklar kümeler halinde olup 4. Aydan itibaren tüm vücut yüzeylerine yayılarak artıp, erişkin bir insanda 5-6 milyon civarında kıl bulunur.Bazı insanlarda kılların normalden fazla olmasına Hirsutismus denir. Tamamen saçla kaplı bir başta ortalama 100000 adet saç vardır.Bir saçın ortalama ömrü 2-7 yıldır. Saçın büyüme döngüsü yaklaşık 2-3 yıl sürer. Her saç teli bu aşamada ayda 1 cm kadar uzar. Kafa derisi üzerindeki saçın yaklaşık %90’ı herhangi bir anda büyür.  %10’u ise dinlenme aşamasındadır.3-4 ay sonra saç teli düşünce dinlenme aşamasındaki saç teli büyümeye başlar.Hergün yaklaşık 100 adet saç dökülmesi normaldir

Saç dökülmesinin sebepleri

Stres, hormonal sebepler (özellikle androjen hormonu düzensizlikleri, tiroit bezinin çalışmaması,( kadınlarda gebelik, menopoz, adet düzensizlikleri), kafa derisinin mantar hastalıkları, ilaçlar(hipertansif veya kalp hastalarında kullanılan antikoagülan (kan inceltici) ilaçlar, antidepresanlar, (kadınlarda doğum kontrol ilaçları )), hastalık (lupus ve şeker hastalığı, anemi(kansızlık)),çinko eksikliği, düzensiz beslenme, saç için kullanılan kimyasal maddeler saç dökülmesinin sebepleri olabilir.

Saç dökülmesi nasıl durdurulur?

Erkek tipi kellik (androgenetik allopesi) erkeklerin kafa derisinin önünde görülen saç dökülmesidir. Kadın tipi kellikte ise saç dökülmesi ince ve tüm kafa derisindedir. Saç dökülmesini durdurmak için nedeni araştırılmalıdır.Altında yatan neden ortadan kaldırılmalıdır . Etken bulunamıyorsa kan testi ve biyopsi (örnek materyal ) incelenmelidir. Sonucuna göre tedavi düzenlenmelidir.

Cilt bakımı

Güneş ışınları cilt için zararlıdır. Korunmasız ultraviyole ışınlarına maruz kalma cilt kanserine, gözlerde de katarakta neden olabilir. Özellikle sabah saat 10 ile 16 arası güneşe çıkılacaksa

koruyucu kremler sürülmeli,

güneş gözlüğü takılmalı,

uzun kollu pamuklu gömlek ve pantolon giyilmeli,

yüz, kulak ve boyunu örten şapka takılmalıdır.

Mümkünse bu saatler arasında güneşe çıkılmamalıdır. Bulutlu günlerde bile mümkünse 15 SPF(en az 15 koruma faktörlü) krem kullanılmalı. Güneşe çıkmadan en az 30 dakika önce özellikle güneşin temas edeceği deri kısımlarına krem sürülmelidir. Cildinizi inceleyin. Yara morarıyorsa, yaranın içinde kanama varsa, yara pütürlüyse, boyutu hızla büyürse, yaranın dalgalı kızarıklığı varsa, sınırları çentikli ise mutlaka doktorunuza başvurunuz.

Ergene Nasıl Bir İlgi Gösterilir

  • 16.2.2017 13:10:25
  • 0 Yorum
  • 395

Adolesanlarda belirgin olarak fiziksel, cinsel, bilişsel, sosyal ve ruhsal değişiklikler olur ve bunlar adolesanlarda, ailelerde, sağlık personelinde, öğretmenlerde ve toplumda çeşitli zorluklar oluşturur. Bu yaş grubuna hizmet verenler için en büyük zorluk, bu değişikliklerin hepsinin eş zamanlı olmamasıdır. Örneğin, pubertesi daha erken yaşlarda başlayan, fiziksel ve cinsel gelişimi neredeyse tamamlanmak üzere olan bir ergen, bilişsel ve ruhsal açıdan hala bir çocuk gibi davranabilir.

Tam tersine, pubertesi daha geç yaşlarda başlayan bir ergen bilişsel ve ruhsal açıdan daha olgunken, cinsel gelişimi henüz başlangıç evrelerinde olabilir. Ayrıca aynı yaştaki ergenlerin hepsi aynı gelişim basamaklarında olmazlar. Pubertenin başlangıcı ve ilerlemesinde belirgin varyasyonlar olabilir.

Bu nedenle ergenlerle çalışan meslek gruplarının ve ailelerin bu gibi bireysel farklılıkların bilincinde olmaları gerekmektedir.

Adolesanlara verilen sağlık hizmetleri de, yaş ve gelişimsel düzeye uygun olmalıdır. Sosyokültürel farklılıklara ve bireyselliğe duyarlı olmalıdır. Adolesanlar ile ilgilenen doktorlar, görüşme ve muayenelerindeki gizlilik ilkesini sağlamalıdırlar.

Ergenle ve ailesi ile mutlaka ayrı ayrı görüşme ortamı sağlanmalı ve ailesinin yanında konuşmak istemeyeceği problemleri de sorgulanmalıdır. Öykü alırken, konuşmaya en az kişisel sorular ile başlanmalı, yeterli diyalog sağlandıktan sonra benzer soruların diğer ergenlere de sorulduğu açıklanarak kişisel sorunları ve riskli davranışları gündeme getirilmelidir.

Bütün bunların yapılabilmesi için ergen görüşmelerine daha uzun süre ayrılmasının gerekliliği açıktır. Ergenlerin ihtiyaç duydukları güven ve saygı ortamının sağlanması, ergenin hekime açılmasının ve başvuru şikayeti yanında, gizli gündeminin ortaya konulmasının ön koşuludur. Ergene bir çocuk gibi yaklaşılmamalı, onun kendisini bir erişkin gibi görüyor olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle görüşme sırasında, açık uçlu sorular sorulmalı, gerekli yönlendirmeler yapılmalı ama iyi bir dinleyici olmaya da dikkat edilmelidir. Önerilerde bulunurken emir kipi asla kullanılmamalı, hatta eğitici rolü üstlenilmemeli, çözüm önerileri getirerek birlikte tartışılmalı ve ergene kendi kararlarını kendisinin vermesi için danışmanlık

yapılmalıdır. Sorumluluklarını üstlenebilmesi için fırsat verilmelidir. Adolesana söz hakkı vermeden, katılımını sağlamadan sağlık hizmeti yürütmek genellikle olanaksızdır.

Ergenle yapılan görüşme sırasında önemli noktalardan biri de ergeni değil, hatalı davranışını eleştirmeye dikkat edilmesidir. Ergene hatalısın demek yerine, önce olumlu geri bildirim ile yaklaşarak iyi davranışları övülmeli, ardından hatalı davranışı eleştirilmelidir.

Bu yaş döneminde arkadaş ilişkileri çok önemli olduğundan, benzer şekilde arkadaşlarını değil de, arkadaşlarının hatalı davranışlarını eleştirmek doğru olacaktır.

Cinsel gelişimin başlaması ve büyüme hızının artması ile birlikte gencin dikkati vücudundaki bu değişime çevrilir. Adolesansda bedensel ve cinsel açıdan hoşnut olunacak bir beden algısına sahip olmak ve korumak en önemli ihtiyaçlardan birisidir. Bu aynı zamanda benlik saygısının (self esteem) oluşması ve kimlik (identity) gelişimi bakımından da önem taşımaktadır. Ergenlerin bu konulardaki duyarlılıkları dikkate alınmalı ve ailelerine de,

ergenlerin bedenleriyle aşırı uğraşmalarına anlayışlı olmaları ve bunun yaşlarının gereği olduğu mesajı vurgulanmalıdır.

Gençlerin çoğu, fiziksel olarak büyümüş ve cinsel bakımdan gelişmekte oluşlarının kendilerine psikososyal bakımdan da, birkaç yıl gibi kısa sürede, bir erişkinin matürasyon ve becerisini kazandırdığı inancı ve iddiasında olabilirler. Bu nedenle, ergenler bir anda ve her alanda bağımsızlık beklentisi içinde olabilirler. Bağımsızlık çabalarının aile tarafından isyan olarak yorumlanmaması ve psikososyal gelişme düzeyleri ile orantılı olarak gittikçe artan bağımsızlık tanınması, aile ile yaşanabilecek çatışmaların önlenmesi açısından önemlidir.

Ancak bu bağımsızlık; ailenin ve toplumun değer yargılarına uygun, karşılıklı görev ve sorumluluklar ile ters düşmeyecek, aile düzeni ve imkânlarını zorlamayacak ölçülerde olmalıdır. Sağlıklı psikososyal gelişmenin en önemli şartlarından birisi de ergenin çevresinde örnek alacağı bir erişkin bulabilmesidir. Anne ya da baba iyi bir rol model olmadığı sürece sadece söylediklerinin ergen için bir anlamı olmayacaktır. Kendisi sigara içen bir babanın, oğluna sigaranın zararlı olduğunu söylemesi ve sigarayı yasaklamasının hiçbir etkinliği yoktur. Benzer biçimde ailede, anne ve babanın birbirlerine ve çocuklarına sevgi ve saygıya dayalı bir davranış modeli içinde olmaları, ergenin de davranışlarını olumlu etkileyecektir. Sürekli tartışma ortamı içinde olan ergenlerin bundan etkilenmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle psikososyal risk faktörlerinin değerlendirilmesinde mutlaka aile ile olan ilişkiler sorgulanmalıdır. Hekim de iyi bir rol model olmalı ve gerektiğinde koçluk görevini üstlenebilmelidir. Adolesans kendini kanıtlama, kabul ettirme, beğeni toplama, popüler olma arzu ve ihtiyacının çok büyük olduğu bir dönemdir. Gençler sadece ailenin değil, akran gruplarının da üyesidirler ve onlarla bütünleşmek zorundadırlar. Gencin kendi kendini bulma ve toplumla kaynaşma deneyimleri için aile tarafından fırsat tanınmalı fakat tamamen sınırsız ve denetimsiz bırakılmamalıdır. Prensip olarak yalnızca hastalığa değil, ergenin bizzat kendisine de eğilerek yaklaşılmalıdır. Böyle bir yaklaşımın, ergene yardım için yapılacak tanı ve tedavi planlamaları ve girişimlerinde, hastalığın özellik ve ihtiyaçları kadar önemli olduğu unutulmamalıdır. Adolesan hekimliği, aynı zamanda koruyucu sağlık hekimliğidir

Çocuklarda Diş Sağlığı

  • 16.2.2017 13:08:19
  • 0 Yorum
  • 403

Çocukların dişleri niye çürüyor?

Süt dişleri normal dişlere oranla daha çok organik madde içerirler, bu nedenle çürümeye daha yatkınlardır, daha kolay ve hızlı çürürler. Çocuklar, çürüğün erken döneminde görülebilen soğuk sıcak hassasiyeti ve hafif ağrı gibi sinyalleri zamanında yorumlayamazlar. Olayı ancak dayanılamayacak kadar ağrı olmasında fark ederler ki bu durumda çok geç kalınmış olabilir. Çocuklar ağız bakımına yetişkinler kadar dikkat edemezler. Çocuğun el becerisi, merakı ve ebeveynin tutumu diş fırçalama alışkanlığını belirler. Özellikle annelerin sıklıkla yaptığı bir hata da emzik ya da biberonu şeker, reçel vb. gibi gıdalara batırarak çocuklara vermeleri veya uyku aralarında şekerli süt, meyve suyu gibi gıdalara alıştırmalarıdır. Böylece beslenme düzensizliğinden dolayı dişler çürümeye yatkın hale gelir.

Çürük oluşumu engellenebilir mi?

Çürüğü tamamen engelleyebilecek bir aşı yada ilaç henüz geliştirilemedi. Ancak, çürük sayısını azaltmaya yönelik bazı malzemeler günümüzde kullanılmaktadır, bunlardan birisi; "fissür örtücü" dediğimiz malzemedir. Diş çürükleri genellikle azı ve küçükazı dişlerinin, çiğneyici yüzlerinde bulunan "fissür" adı verilen oluklarda başlar. Bahsettiğimiz malzemeyle olukların üzeri kapatılıp, o bölgeye mikrop, yemek artığı vs. nin sızması engellenerek çürük başlaması önlenir. Bu işlem, 6 yaşından itibaren çıkan kalıcı azı ve küçükazı dişlerine de uygulanabilir. Çürüğü engellemenin başka bir yolu da dişlerin çürüğe karşı direncini artırmaktır. Dişlere yüzeysel florür uygulanması suretiyle bu direnç kazandırılır.

Süt dişlerinin önemi nedir?

Süt dişlerinin birinci görevi çocuğun düzgün beslenmesini sağlamaktır. Ayrıca konuşmanın düzgün gelişimi de süt dişlerinin varlığına bağlıdır. Bunların yanında aşağıdaki gibi bir görüntü, hiç kimsenin çocuğunda görmek istemeyeceği ciddi estetik sorunlara yol açmaktadır. Süt dişleri kapladıkları alanı kendilerinin yerine gelecek olan kalıcı diş için korumakta ve kalıcı diş sürerken ona rehberlik yapmaktadırlar. Süt dişi erken çekildiği zaman bu doğal yer tutuculuk fonksiyonu da ortadan kalkmaktadır.

Süt dişlerindeki çürükler tedavi edilmeli mi?

Tedavi edilmeyen süt dişi çürükleri, ağrı, kötü koku, çiğneme zorluğu, beslenme bozukluğu ve çirkin görüntüye yol açar.  Bu dönemdeki tedavi edilmeyen diş bozuklukları, ileride diş çarpıklığı, çene gelişiminde bozukluk ve genel sağlık problemlerine (romatizmadan kalp rahatsızlıklarına kadar) sebep olabilecektir. Dolayısıyla süt dişlerindeki çürükler, "nasıl olsa yerine yenileri gelecek" yanılgısına düşmeden tedavi edilmelidir.

Çocuklarda diş yaralanmaları                  

Çocuklarda dişlerin zarar gördüğü kazalarda zaman kaybetmeden müdahalede bulunulmalıdır. Doğru tanı konması çok önemlidir. Bunun için hekiminiz size, kazanın ne zaman ve nerede olduğunu, darbenin ne taraftan geldiğini, kaza sonrası baygınlık, kusma, hafıza kaybı vb. olup olmadığını soracaktır.  Verilen bilgiler doğrultusunda en doğru tedavi uygulanabilecektir. Çocuklardaki diş yaralanmaları, bazen kalıcı dişin tamamıyla yuvasından ayrılmasına sebep olabilir. Bu durumda çıkan diş ile birlikte acilen diş hekiminize gitmelisiniz. Bu esnada diş, bir bardak sütün içinde, eğer süt mevcut değilse, temiz bir su içinde muhafaza edilmelidir.

Bebeklerde ağız bakımı                                              

Bebeklerin, en azından ilk dört ay anne sütü ile beslenmeleri ağız çevresindeki yumuşak doku ve kas fonksiyonlarının normal gelişimini sağlayacaktır. Anne sütünün yetersiz olduğu durumlarda fizyolojik başlıklı (damaklı, kesik uçlu) biberon kullanımı gerekir. Bebekler 1 yaşından itibaren bardak ve kaşıkla beslenmeye alıştırılmalıdır. Biberonla beslenme en fazla 2 yaşına kadar devam edebilir. Parmak emme, yalancı emzik kullanma gibi alışkanlıklara 2 – 2,5 yaşına kadar izin verilebilir. Eğer parmak emme alışkanlığı mevcutsa, bunun sebebi araştırılarak 3 – 6 yaş arasında bu alışkanlık mutlaka giderilmelidir. Solunum problemleri, çene gelişmesi üzerine olumsuz etki eder. Burundan değil de, sadece ağızdan soluma durumu mevcutsa (bu durum uykuda daha iyi anlaşılır) muhakkak kulak burun boğaz uzmanına danışılmalıdır.

Çocuklarda diş fırçalama ne zaman başlamalıdır?

Bebek 6-8 aylıkken, (yani ilk dişler ağızda göründüğünde) temizleme işlemi başlamalıdır. Sabah kahvaltısı sonrası ve gece yatmadan önce dişleri (en azından çiğneme yüzeylerini) temiz bir tülbent ya da gazlı bezi ıslatarak silmek, temizlemek yerinde olur. Diş fırçası kullanımına ise çocuğun arka dişlerinin çıkmasından sonra (ortalama 2,5 - 3 yaşında ) başlanması uygundur. Okul öncesi çocuklarda diş fırçalama için bir teknik uygulatmak çok zordur. Bu yaşlarda önemli olan, çocuğa diş fırçalama alışkanlığı kazandırmaktır. Çocuklar diş fırçalarken çoğu zaman dişlerin görünen ya da kolay ulaşılan yüzlerini fırçalar. Oysa çürüklerin önlenmesi için dişlerin ara yüzleri ve çiğneyici yüzeylerini çok daha iyi temizlemek gerekir. Bu nedenle fırçalamadan sonra Anne-Babanın kontrolü iyi olur.

  Çocuklar için nasıl bir diş fırçası seçilmeli?

Çocuğun ağız büyüklüğüne uygun, yumuşak ve naylon kıllardan üretilmiş diş fırçaları kullanılmalıdır. Sert fırçalar dişleri aşındıracağı için kullanımı uygun değildir. Eskimiş bir süpürgeyle süpürme işlemi nasıl yapılamazsa, eski bir fırçayla da dişler fırçalanamaz. Fırça kılları aşınır aşınmaz (Ortalama 6 ay) mutlaka değiştirilmelidir.

Çocuğuma dişlerini günde kaç kez fırçalatmalıyım? 

Sabah kahvaltısı sonrası ve gece yatmadan önce, sadece üçer dakikalık etkili bir fırçalama işlemi yeterlidir. Her iyi alışkanlık gibi diş fırçalama alışkanlığı da çocukluk döneminde kazanılacaktır.

Çocuklarda bazı ağız ve diş problemleri :

1)      Diş Gıcırdatma:

Nedenleri:Stress, agresif, takıntı veya sıkılgan kişilik yapıları, anne-babası diş gıcırdatan çocuklar bu alışkanlığa daha eğilimlidir.
Belirtileri:Dişlerde aşınma, uyurken çıkartılan gıcırdatma sesleri, yüz kaslarında ağrı, çene ekleminde problemler, baş ağrısı, dişlerde sallanma ve hassasiyet.
Tedavisi :Öncelikle psikolojik açıdan diş gıcırdatmaya yol açan faktörler ortadan kaldırılmaya çalışılır.
Bu başarılamaz ise , hastaya takıp çıkartılabilen bir gece plağı yapılır.
2)      Parmak Emme:                                                   

Nedenleri: Parmak emme küçük yaşlarda sık görülen bir alışkanlıktır. Genellikle dört yaşına kadar kendiliğinden ortadan kalkar. Alışkanlığın sürekli dişlerin çıktığı yaşlarda da sürmesi, bu dişlerde ve damakta yapısal bozukluklara yol açar. Bu bozuklukların nedeni parmağın ön dişlere ve damağa uyguladığı başınçtır. Ortaya çıkan bozukluğun derecesi emmenin süresine, sıklığına, şiddetine ve emme sırasında parmağın pozisyonuna bağlıdır.
Tedavisi:Parmak emmeyi önlemenin en etkili yolu parmak emmeye eğilim gösteren çocuğu emziğe alıştırmaktır. Emziğin hem verdiği zarar daha azdır, hemde daha kolay bırakılabilir.
Tedavinin zamanlaması çok önemlidir. Çocuğun kendisi bu alışkanlıktan kurtulmayı istemedikçe, tedavinin başarıya ulaşması imkansızdır. Çocuğun çevre baskısına uğramaması ve alay edilmemesi için okul çağından önce bırakması psikolojik yönden çok faydalıdır. Çocuk baskı altına alınmadan cesaretlendirilerek, ödüllendirilerek pozitif yönlendirilmelidir. Eğer her şeye rağmen 6 yaşına kadar alışkanlık kırılamamışsa diş hekimine başvurularak profesyonel yardım alınması gereklidir.

3)     Emzik

Bebekler için emmek rahatlamanın ve güven içinde hissetmenin en doğal yoludur.

Eğer bebek parmak emme eğilimi gösteriyorsa, derhal emziğe yönlendirilmelidir.

Emzik parmak emmeye göre hem daha az zararlıdır; hem de sonraki yaşlarda daha kolay bırakılabilir.

Emzik günün büyük bir bölümünde değil, sadece gerekli olduğunda verilmelidir.

Yapısal bozukluklara yol açmamak için, mümkün olduğu doğal meme yapısındaki emzikler seçilmelidir.

Emziklerin yapısının sağlamlığı her gün kontrol edilmelidir.

Emziğin büyüklüğü ağzın yapısına uygun olmalıdır.

4) Biberon çürüğü

Bebeğimin dişleri sürer sürmez çürüdü. Nedeni ne olabilir?

Bebeklerde bazen dişlerin üzerinde sürer sürmez kahverengi lekeler oluştuğu ya da bu dişlerin kırılıp döküldüğü gözlenir. Aslında bu lekeler diş çürükleridir ve dişler de çürük nedeniyle kırılır. Bu kadar erken bir dönemde çürük oluşmasının nedeni de biberon çürüğü adı verilen çürüklerdir. Bebek beslenmesinde en önemli besin olan anne sütü ya da inek sütü doğal olarak şeker içerir. Gece yatmadan önce yada uyku sırasında bebek anne sütü ya da biberon emerse süt ağızda birikerek mikropların dişleri çürütmesi için elverişli bir ortam oluşturur. Bu nedenle özellikle gece beslenmesi sonrası dişlerin temizliğine özen gösterilmelidir.  

Biberon çürüğünden korunmak için ne yapmak gerekir?

Bebeklerde meydana gelen çürüklerin tedavisi çok güç olduğundan, koruyucu önlemlerin erken dönemde alınması gerekir.

Bunlar nelerdir?

Bebeğinizin gece ağzında biberonla uyuma alışkanlığını önleyin.
Beslendikten sonra uyutmaya çalışın.
Biberondaki süte şeker, bal pekmez gibi tatlandırıcılar ilave etmeyin.
Bebek beslendikten sonra mutlaka su içirin.
İlk dişlerin sürmeye başlamasıyla gece ve sabah beslenmeleri sonrası temiz, ıslak bir tülbent ile dişlerini silerek temizleyin.
Biberon çürüğü önemli midir?

Biberon çürüğü görülen dişler tedavi edilmezse ağrı yapar ve iltihaplanır. İltihaplı ya da ağrıyan dişler bebeğin huzursuzlanmasına ve beslenme düzeninin bozulmasına neden olur. İltihap alttan gelecek kalıcı dişler de etkileyip şekillerinin bozuk olmasına yol açar. Bu dişler çekilmek zorunda kalırsa çocukta konuşma problemleri ortaya çıkabilir.

Biberon emmediği halde bebeğimin dişleri çürüdü sebebi ne olabilir?

Biberonun yanı sıra emziklerin ağlayan bebekleri susturmak amacıyla bal, pekmez, reçel gibi tatlandırıcılara batırılarak verilmesi de biberon çürüklerinin başka bir nedenidir. Bunun yanı sıra, dişler sürdükten sonra oyalanmak amacıyla bebeğin eline verilen karbohidratlı-şekerli gıdalar da diş çürüklerine neden olur. Çocuğu bu tür gıdaların yerine elma, havuç gibi besin değeri yüksek; diş temizliğine yardımcı gıdalara yönlendirmek gerekir.

Çocuklarda hangi diş macunu ne kadar kullanılmalıdır?

Bebeklik döneminde ve üç yaşına kadar çocuklarda diş macunu  kullanımı önerilmez. Diş macunu kullanımına üç yaşından sonra başlanmalıdır. Ancak reklamlarda gördüğünüz gibi 3-5 cm. değil, bir leblebi kadar macun fırçalama için yeterli olacaktır. Diş macunu kullanımına başlandığı dönemde, florürlü diş macunlarından herhangi biri tercih edilebilir. Önemli olan çocuğun seçilen macunun tadını sevip istek duymasıdır. Fırçalama işleminde macundan çok, etkili bir fırçalama işleminin önemli olduğunu unutmamak gerekir.  

Çocuk dişlerinde acil durumlar            

Diş Ağrısı: Ağrıyan dişin çevresini temizleyin. Ilık tuzlu su ile gargara yaptırın ve eğer varsa sıkışmış  yiyecek artıklarını diş ipi ile uzaklaştırın. Asla dişin üzerine aspirin ya da benzeri ilaçlar koymayın. Çocuğunuza daha önce de denemiş olduğunuz bir ağrı kesici verin ve en kısa sürede bir diş hekimine götürün.
Isırılmış Dudak, Dil, Dudak Yada Yanak: Yaralı bölgeye buz koyun. Eğer kanama varsa, temiz bir gazlı bez ile hafifçe basınç uygulayın. Kanama 15 dakika içinde durmazsa diş hekiminize başvurun.
Diş Tümüyle Çıkmışsa: Dişi bulun. Köküne mümkün olduğunca dokunmadan alın. Diş hekimine gidene kadar dişi saklamak için en ideal ortam süttür. Temiz bir kapta sütün içinde koruyarak en kısa sürede diş hekiminize gidin.
Süt Veya Sürekli Dişlere Travma: Hiç zaman kaybetmeden diş hekiminiz ile temasa geçin. Travmalardan sonra her kaybedilen saat oluşan hasarı büyütmektedir.
Diş Hekiminize ulaşana Kadar: Yarayı ılık su ile temizleyin. O bölgeye soğuk kompres uygulayın. Varsa Kırık diş parçalarını saklayın.

Kekemelik Nasıl Geçer

  • 23.1.2017 18:30:28
  • 0 Yorum
  • 548

Prof. Dr. Mehmet Emin Ceylan kekemeliği anlattı: Kekemeliğin tanısı zor olmamakla beraber, DSM-III-R'daki tanımını buraya aktarmakta yarar vardır. Buna göre kekemelik "seslerin ya da hecelerin sık tekrarı veya uzatılması nedeniyle konuşmanın akıcılığındaki bozulmadır".

Bu tanımda geçen hece ve ses uzatma ya da tekrarları kekeme kişideki primer belirtilerdir. Bir de bu belirtilere sekonder olarak ortaya çıkan ikincil belirtiler vardır. Bir kere hastalar kekeme konuşmamak için aşırı derecede çaba sarfederler. Bunun sonucunda da dudaklarında ve çenelerinde titremeler olur.

Hızlı hızlı gözlerini kırparlar. Gövdenin üst kısmında, kollarda ve başta sıçrayıcı hareketler olur. Konuşma sırasında bir sonraki kelimeyi çıkartabilmek için aşırı çaba sarfedildiği görülür(Brady, 1991). Gelişimsel kekemelik, hemen daima çocuklukta veya erken adolesan dönemde başlar ve erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür. Bütün kültürlerde, ırklarda, dillerde ve toplumlarda görülmüştür. Erişkin insanların yaklaşık olarak %1'de görülür. Gelişimsel olmayan, sonradan edinilmiş ya da nörojenik nitelikteki kekemelik seyrek görülür. Erişkin yaşta birdenbire ortaya çıkar ve çoğunlukla beyindeki strok, tümör veya travma ile birlikte görülür. Bazen nöroleptik ilaçların bir yan etkisi olarak ta görülebilir. Merkezi Sinir Sistemi(MSS) ni etkileyen diğer ilaçlarla seyrek olarak ta olsa ortaya çıkabilir. Nörojenik kekemelik, klinik olarak farklılıklar gösterir. Örneğin gelişimsel kekemelikte hastaya kitaptan aynı cümle 10-15 defa okutulursa kekemeliğin ortadan kalktığı görülür. Bu duruma "adaptasyon etkisi" denilir ve nörojenik kekemelikte görülmez.

Nörojenik kekemeliğin tedavisi doğrudan doğruya alttaki nedene yönelmelidir. Daha sonra konuşma tedavisi, eğitimi verilebilir. Bazen antidepresan ilaçlarla tedavi sırasında da kekemelik görülebilir. Ancak bu tür kekemelik bir fonasyon bozukluğundan çok, blokajların olması ve kelime bulamama şeklindedir. Bu durumda antidepresif tedavi kesilirse ya da doz azaltılırsa tablo geri dönebilir. Kekemelik için tarih boyunca pekçok "tedavi" yöntemi denenmiştir.

Eskiden sıklıkla dil, frenilum veya uvula üzerinde cerrahi yöntemler uygulanmaya çalışılmıştır. Psikososyal ve davranış tedavileri arasında sıklıkla, operant şartlanma yöntemleriyle, psikanalitik oyantasyonlu psikoterapiler uygulanagelmiştir. Son tedavi yöntemi 1950'li yıllarda oldukça popüler idi. Ancak son yıllarda bu popülarite azalmıştır. Psikanalizin temel yaklaşımı; kekemeliğin bilinçdışı çatışmaların bir sonucu olarak ortaya çıktığı ve bu kişilerde özellikle anal-sadistik arzuların yoğun olduğu şeklindedir.

Ancak son yıllarda pek çok çalışma kekemelerle kekeme olmayan kişiler arasında psikopatoloji ve kişilik özellikleri açısından farklılık bulunmadığını göstermiştir. Hiç şüphesiz bu kişiler gün içinde, diğer insanlara göre gergindirler. Özellikle konuşma anında ya da ondan hemen önce bu durum daha da belirgindir. Şüphesiz psikoterapi bu gerginliği ortadan kaldırmakta yardımcı olur. Ama bu durum, hiçbir zaman kekemeliğin bütünüyle psikolojik bir temelden kaynaklandığını göstermez.

Aksine MSS'nin gelişimsel bozukluklarının, özellikle de işitme merkezlerindeki küçük anormalliklerin böyle bir sonuca yol açtığını düşündüren önemli sayıda çalışma vardır. Bazı çalışmalarda da, kekemelerde beynin fonksiyonel asimetrisinde, uyarılmış potansiyeller ve diğer elektrofizyolojik yöntemlerle tespit edilmiş farklılıklar bulunduğu anlaşılmıştır. Konuşma uzmanları yeni bir tedavi yaklaşımı olarak, davranışsal yöntemler aracılığı ile seslerin yeniden kazandırılmasını önermektedirler.

yöntem kişinin aşırı derecede uyanıklığını(vigilance) ve solunumda, seslendirmede ve artikülasyonda var olan kordinasyon eksikliğinin ortadan kaldırılmasını sağlamaktadır. Bütün bunlara rağmen kekemelikte farmakoloji dışı tedavi yöntemlerinin etkisinin sınırlı olduğu kabul edilebilir. Bugün için farmakolojik yöntemlerin de sınırlı kaldığını ifade edebiliriz.

Ancak gelecekte kekemelik tedavisinde farmakolojinin vazgeçilmez bir yeri olacaktır. Tedavi yöntemleri Kekemeliğin ilk tedavisinde uyarıcılar, sedatifler ve karbondioksit dahil olmak üzere pekçok ilaç ve yöntem denenmiştir. Karbondioksit tedavisi; Meduna tarafından psikiyatriye 1940 lı yıllarda yeniden sokulmuştur. Meduna %30 CO2, %70 O2 den oluşan karışımı hastalarına solutmuştur. Bu uygulama sonunda hastalarda şuur kaybı ve psikomotor eksitasyon meydana gelmiştir. Uygulama, hastalara haftada iki üç kez yapılmış ve toplam 150 saat sonucunda psikonörotik tabloların ve kekemeliğin uygulamadan yarar gördüğü gözlenmiştir.

Meduna bu gözlemi üzerine "uyarı eşiğinde düşüklük" hipotezini kurmuştur. Bu hipoteze göre kekemelik, kişinin uyarı eşiğindeki düşüşten ortaya çıkar. CO2 ile bu eşik yükseltilince kekemelikte ortadan kalkar. Meduna'nın bu yaklaşımı daha sonra yapılan kontrollü çalışmalar sonucunda reddedilmiştir. Uyarıcılarla ilgili olarak yapılan ilk çalışmalarda da bu grup ilaçların kekemelikte yararı olduğu farkedilmiştir. Tutle bundan 40 sene önce 12.5 mg metamfetamin vererek hiperventilasyonlarla birlikte giden bir kekemelik olgusunu tedavi etmeyi başarabilmiştir.

Daha sonra yapılan bazı çalışmalarda da anfetaminlerin konuşma(ortofonik) tedavisi ile kombine edildiğinde kekemelikte etkili olduğu görülmüştür. Ancak bu etki hiçbir zaman ileri boyutlarda ve dramatik düzeyde olamamıştır. Öte yandan kekemelikte anksiyetenin, primer etyolojik bir rol oynamasa bile en azından konuşmanın akıcılığını bozduğu söylenebilir. Bu nedenle kekemelerde sedatif ilaçları kullanmak bir zamanlar alışkanlık halinde olmuştur. Bu amaçla bellergal, hidroksizin, bromidler ve kalsiyum klorür bir zamanların gözde ilaçları olarak kullanılmıştır. Ayrıca MSS'de uyarıcı nörotransmiter görevi gören glutamat da kekemelik tedavisinde kullanılmış bir amino asittir.

Bu hastalarda glutamin seviyelerinin düşük oluşundan yola çıkarak glutamat kullanılma yoluna gidilmiştir. Kekemelik tedavisinde vitaminlerde kullanılmıştır. Tiyamin eksikliğinin çocuklarda kas tonusunu arttırdığı bununda çene kaslarındaki güçlü kontraksiyonlar nedeniyle kekemeliğe yol açtığı düşünülmüştür. Buradan hareketle "tiyamin yerine koyma tedavisi" uygulamaya konulmuştur. Alınan sonuçlar tiyaminin kekemeliğin tedavisinde zayıf bir etkinlik gösterdiği şeklindedir. Antihipertansif olarak kullanılan rezerpinin de, kekemeliğin tedavisinde etkili bir ajan olduğu şeklinde görüş vardır. Bu konudaki çalışmalar genellikle eski çalışmalardır. Rezerpinin kişi üzerinde gevşetici etkisi konuşma üzerindeki inhibisyonun da ortadan kalkmasına neden olur. Ancak bu konuda henüz kontrollü çalışmalar yayınlanmamıştır. Bu ilk çalışmalardan sonra daha yeni çalışmalar meprobomat ve nöroleptiklere yönelmiştir. Fenotiyazinler kimi zaman tek başına kimi zamanda benzodiazepinler ya da barbitüratlarla kombine biçimde kullanılmışlardır. Kimi zaman bunlara konuşma egzersizleri ve psikoterapi de eklenmiştir.

Meprobomat

Meprobomat 1950'li yıllarda keşfedildi. İlk kullanılan minör trankilizanlardandı. Bu yıllarda psikofizyolojik ve emosyonel bozukluklar gösteren anksiyete bozukluklarında kullanılır oldu. Bu arada kekemelikte de denendi. Kontrolsüz bazı çalışmalarda kekemelikte yararlı olduğu öne sürülmüşse de, kontrollü çalışmalar plaseboya karşı üstünlüğünü gösterememiştir. Meprobamat daha az toksik ilaçlar ortaya çıktığından bu yana pek az kullanılır olmuştur. Bugün için anksiyete bozuklukları ve kekemelikte hiç yeri kalmamıştır denebilir.

Benzodiazepinler

Benzodiazepinler, anksiyolitik ve hipnotik ajanlar olarak meprobomatın yerini almışlardır. İlk çalışmalar benzodiazepinlerin de kekemeliği azalttığını düşündürmüştü. Ancak plasebo kontrollü daha yeni çalışmalar, bu yönde sonuç vermemiştir.

Nöroleptikler

Nöroleptiklerin içinde kekemelik tedavisinde en etkili bulunanı haloperidol olmuştur. Haloperidolle ilgili çalışmalara geçmeden önce, diğer nöroleptiklere bakalım. Klorpromazin ve trifluperazinin bazı etkileri bulunduğu rapor edilmiştir. Tiyoridazinle birlikte uygulanan konuşma tedavisinin kekemeliğin şiddetini azalttığı görülmüştür. Yine trifluperazin+amobarbital kombinasyonunun plaseboya üstün olduğu gösterilmiştir. Bu kombinasyonun aslında hastada, anksiyeteyi azaltarak kekemelik üzerinde etkili olduğu da iddia edilmiştir. Nöroleptiklerin içinde en etkili bulunan grup haloperidol grubu olmuştur.

Kanser Taramaları Nasıl İffa Edilmektedir

  • 23.1.2017 18:29:00
  • 0 Yorum
  • 405

Bu yazımda kanserin dünyadaki  ve ülkemizdeki hızlı artışından   o an için ürküten ama sonrasına hayatımıza olduğu şekilde devam ettiğimiz sayısal verilerden bahsetmeyeceğim . Onun yerine kanserli dokunun çok hızlı büyüdüğünü ve bu büyümeye engel olmamız için  tümörün erken tespitinini önemli  olduğunu anlatmaya çalışacağım.

 Klinik olarak tespit edilebilen en küçük tümör boyutu 1 santimetreküp civarındadır ve bu boyuta ulaşması için DNA’sı hasarlı ilk kanser hücresinin  30-35 kez bölünmesi yeterlidir. Ve sonrasında  bir santimetre küp boyutundaki bu   tümör kitlesinin   içindeki  tüm hücreler  10-15 kez daha hep beraber bölünürse  tümör  iyileşmenin  zorlaşacağı bir boyuta ulaşmış olur.  Bu nedenle bu hızlı ve kontrolsüz sürecin bir an önce farkedilmesi ve tedavi ile hücre bölünmesinin engellenmesi kritik öneme sahiptir.

Kanserler  erkenden tespit edip, erkenden tedavi edilirse   bu savaştaki başarı ve tümüyle  iyileşmiş bireylerin sayısı gittikçe artacaktır. Erken tanı  için etkinliği çokça çalışma ile kanıtlanmış kanser tarama testleri vardır. Bu tarama testlerini belirtilen zamanlarda ve ayrıca   önerilen  bazı özel durumlarda mutlaka  yaptırmamız gereklidir.

Tarama testlerinin amacı kanser vücutta henüz  hiçbir belirti ve bulgu oluşturmamışken  kişi tümüyle sağlıklı iken  kanserin  tespit edilmesidir. .  Bu testler ile beraber kişinin aile öyküsü, geçmişi, mesleği vs. değerlendirilerek bir kişiye özgü  risk analizi yapılır ve bunlara göre bir takip-tedavi stratejisi belirlenir.

 Ülkemizde kadınlarda en sık görülen kanserler sıklık sırasına göre  meme, rahim, tiroid  ve kalın barsak kanseridir. Erkeklerde  en sık görülen kanserler ise  sırasıyla  akciğer , prostat ve kalın barsak  kanseridir. Bu kanserler içinde tarama testlerinin en yararlı olduğu kanser türleri   ; meme kanseri, rahim kanseri ve kalın barsak kanseridir.

Meme kanserini erkenden tespit etmek için kullanılan tarama testleri ve yapılması gerekenler:

-20 yaşından sonra her ay adet dönemi  sonrası ilk banyoda yapılan  kendi kendine yapılan meme muayenesi

- 20-40 yaşları arasında iki yılda bir, 40 yaşından sonra ise yılda bir kez doktorun yapacağı klinik  meme muayenesi

- 40 yaş üzerinde yılda 1 kez mamografi çekilmesi ( Mamografiye  doktorun önerisi ile meme ultrasonografisi eklenebilir.)

- Ailesinde meme kanseri öyküsü olan yüksek riskli bireylerde  doktorun belirleyeceği sıklıkta MR incelemesi

-Aile öyküsü olanlarda BRCA-1 ve BRCA-2 adı verilen genlerin araştırılması

Rahim kanserini erkenden tespit etmek için kullanılan tarama testleri ve yapılması gerekenler:

-20 yaşından sonra her yıl kadın-doğum doktoru tarafından yapılacak jinekolojik muayene

-Yine 20 yaşından sonra üç  yılda bir kez (tercihen yılda bir kez)  pap- smear ya da sıvı bazlı smear testi

-Beş yılda bir HPV (insan  papilloma  virüsü)  testi ( HPV’nin kansere sebep olan tipleri pozitif bulunursa kolposkopi yapılır.)

Kolon kanserini erkenden tespit etmek için kullanılan tarama testleri ve yapılması gerekenler:

-50 yaşından sonra yılda bir kez dışkıda gizli kan aranması testi

-50 yaşından sonra beş yılda bir kez sigmoidoskopi. polip vs var ise biyopsi yapılması

-50 yaşından sonra on   yılda bir rektal muayene, kolonoskopi ve /veya kolon grafisi. (Polip, lezyon vs var ise biyopsi yapılması)

-Kanda karsinoembriyojenik antijen (CEA) düzeyinin ölçülmesi : CEA ölçümü erken tanıda ama en çokta tedavinin takibinde kullanılır.

-3 yılda bir kez dışkıdan DNA analizi:

-Sanal kolonoskopi (Kalın barsaklar hava ile doldurularak bilgisayarlı tomografi çekilir ve kolon içinde üç boyutlu görüntüler elde edilir. Bu görüntülerde bir şey tespit edilir ise kolonoskopi yapılır. )

Prostat kanserinierkenden tespit etmek için kullanılan tarama testleri ve yapılması gerekenler:

-50 yaşından sonra her yıl  rektal muayene yaptırılması ve

-Yılda bir kez kanda  prostat spesifik antijen (PSA) miktarının ölçülmesi

-Ailesinde prostat kanseri olanlarda tarama testlerine  40 yaşında başlanır.

 Bu tarama testlerini özel hastanelerde yaşa ve cinse göre belirlenmiş check-up  programlarından size uygun olanını  seçerek ya da kamu hastanelerinde kurulmuş olan KETEM  (Kanserde Erken Teşhis Tarama ve Eğitim Merkezi) birimlerinde yaptırabilirsiniz .

Akşam Öksürüğünda Nasıl Önlem Alınır

  • 23.1.2017 18:23:51
  • 0 Yorum
  • 409

Gece öksürüğü kişinin dinlenmesini zorlaştırabilir. Hastanın kendisini rahatsız ettiği gibi, odasını paylaştığı kişiler için de huzursuzluk verici olabilmektedir. Çocuklar gece öksürüğü yaşadıklarında tekrar uykuya dalmakta ve uykuda kalmakta zorlanırlar. Gece öksürüğünün belirtilerini hafifletmek dinlenmeyi ve hastalığı atlatmayı kolaylaştıracaktır. Birçok ilaç bunun için kullanılabileceği gibi gece öksürüğü tedavilerinden bazıları evde de hazırlanarak, etkili sonuçlarla uygulanabilir.


Öncelikle odadaki tüm alerjen maddeleri uzaklaştırın. Öksürün gece kötüleşmesinin sebeplerinden bir tanesi alerjik reaksiyona yol açabilecek tüyler, tozlar ve diğer maddelerdir. Öksürük yaşayan kişi normalde bunlara tepki vermiyor olsa bile kişinin zaten tahriş olmuş hava kanalları daha hassas olabilir. Alerji şikayeti olan kişiler için üretilmiş yastık kılıflarını ve nevresimleri kullanın. Yatak örtülerini açık havada değil, kurutucuda kurutun. Birçok kişi için dışarda kuruyan yatak örtülerinin kokusu daha güzel olsa da, ister istemez eve polen ve diğer alerjen maddeleri sokmuş olursunuz.

Gece öksürüğü tedavilerinden bir diğeri sıcak içecekler tüketmektir. Sıcak içecekler, çok kaynar olmadıkları takdirde, boğazdaki tahrişi azaltırlar ve mukusun gevşemesine ve akıp gitmesine yardımcı olurlar. Yatmadan önce sıcak bir fincan bitki çayı ve çorba içmek birkaç saat boyunca rahatlama sağlayabilir. Ayrıca papatya çayı tercih ederseniz uyumanız da kolaylaşır.

Beslenmenize bal ekleyin. Bal, bazı kaynaklara göre, öksürük baskılayıcı bir ilaç olan dekstrometorfan kadar etkilidir. Üstelik istenmeyen yan etkileri de yoktur. Yatmadan önce içtiğiniz bitki çayına iki çay kaşığı bal eklersiniz, boğazınızda rahatlama hissedebilirsiniz.

Gece öksürüğü tedavilerinden bir diğeri okaliptüs kullanmaktır. Okaliptüs, göğse sürülen merhemlerde kullanılan popüler bir maddedir. Yatmadan önce bir okaliptüs pastili emmek veya göğse sürmek gece boyunca öksürmeden ve daha rahat uyumaya yardımcı olabilir.

Hava kanallarını rahatlatmak için buhar da kullanabilirsiniz. Buhar boğazı yumuşatır ve öksürüğü azaltabilir. Odaya bir nemlendirici alarak bu sağlanabilir. Soğuk hava nemlendiricileri, buhar değil nem verirler ve kişinin üşümekle ilgili bir problemi yoksa etkili olabilirler.

Eğer nemlendiriciniz yoksa banyodaki havalandırmaları ve kapıyı kapatıp, bir süre sıcak duşu çalıştırarak bir buhar odası elde edebilirsiniz. Ayrıca sıcak bir kap su hazırlayıp, kafanızı bunun üstüne eğebilir ve bir havluyla üstünüzü kapatarak buhar çadırı oluşturabilirsiniz.

Sevgiyi Deneyimlemek İçin Sevin

  • 23.1.2017 14:03:59
  • 0 Yorum
  • 403

Geçen hafta başladığımız Kendini Sevme Kampına devam ediyoruz. Bu hafta Hikayeyi Değiştirme haftası.

Şu hayattaki en önemli ilişkimiz "Kendimizle İlişkimiz". Bütün ilişkilerimizin temeli. O zaman gelin kendimizle ilişkimizi nasıl ileriye taşıyabiliriz ona bakalım.

1. Adım: Tanımlama

Kendinizle ilişkinizde nasıl sıfatlar kullanıyorsunuz? 

Örneğin, kendinize kızdığunız anlarda kendinize neler diyorsunuz:

"Çok aptalım nasıl bunu yaptım?"

"Ya beceremiyorum işte"

"Yine yaptım aynı hatayı, ben hak etmiyorum"...

Gibi, neler neler diyorsunuz kendinize?

Peki bu cümlelerin her birinin birer manifesto olduğunun farkında mısınız? ;)

.........

Bu cümlelerin hayatınızda tekrarlamasını istemediğinize göre değiştirmek istediğiniz, kendinizle ilgili cümlelerinizi seçin.

Farkındalık ve Karar Verme!

2. Adım: Yeni Hikayeni Seç

Kendimizle ilgili aldığımız hangi kararı devam ettirmek istemediğimizi anladıktan sonraki en önemli adım NE İSTEDİĞİMİZE karar vermek.

Eğer ne istediğimize karar vermezsek aynı hikaye sürmeye devam edecek, çünkü zihnimiz boşlukları sevmez. Ne istiyorsun? Kendinle ilgili nasıl cümleler kurmak istiyorsun?

"Ben akıllıyım"

"Ben başarılıyım"

"Ben güzelim" gibi

Seç! Ne istersen o olabilirsin ama şu anda seçme zamanı.

3. Adım: Hikayeni Değiştir

İlk adımda yazdıklarına inanmanın bir sebebi var; çocukluğun. Belki yaşadığın bir olay, belki duyduğun veya şahit olduğun. Fakat ne olursa olsun gerçek değil, çünkü sen "MÜ-KEM-MEL-SİN". 

Şimdi hikayeyi değiştirme zamanı.

Bunun için en güzel yöntemlerden biri 2. Adımda yazdığın Yeni Hikayene dair kanıtlar bulmak!

Gelin beraber bir örnek yapalım.

1. Adım: "Ben aptalım" diye kendime kızdığımı buldum

2. Adım: "Ben akıllıyım" yeni hikayem olsun istiyorum

3. Adım'da yeni hikayemi destekleyecek örnekler bulacağım.

Geçmişinize çok dikkatli bakın ve örnekler bulun. İlk etapta bulmakta zorlanabilirsiniz. Çok normal, çünkü yıllarca diğer hikayeye inanmışsınız. Fakat yeterince odaklanırsanız, diğer tezinizi destekleyen örnekler bulacaksınız.

Unutmayın siz neye inanırsanız o gerçek olacak. İnanmak istediğiniz şeyi seçin ve örnekler bulun!

Haftaya Kendini Sevme Kampına devam ediyoruz. 

"Kendine neler söylediğine çok dikkat et, çünkü dinliyorsun"

Kendimize doğuştan gelen hakkımız olan sevgiyi, ilgiyi ve değeri verdiğimiz bir hafta olsun!

Sevgilerimle,

Yaşam Koçluğu seansları ve workshoplar hakkında bilgi için bana yazabilir, her pazartesi haftaya yüksek enerji ile başlamak için websitemden ücretsiz üye olabilirsiniz.

İnfertilite

  • 23.1.2017 13:59:08
  • 0 Yorum
  • 396

Kısırlık sorununu yaşayan çiftlerin önemli bir bölümü sorunlarının ne olduğunu tam olarak bilmeden tedaviye başlamaktadırlar. Bu eksiklik çoğunlukla başvurulan tıbbi hizmet birimlerinde kendilerine yeterli zamanın ayrılamaması ve problemleriyle ilgili bilgilendirilmenin yapılmamasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle yeterince araştırmadan, bilgilenmeden ve sorgulamadan tedaviye başlanmamalıdır. Anlamak için sormaktan çekinilmemelidir. Kendilerine mantıklı gelen her çözümün uygulamada aynı derecede başarıyı arttıramadığı gerçeğini göz ardı etmemelidir.

Tanı ve tedaviye başlanacak sağlık birimi fizik yapı, personel ve donanım bakımından hastalarına her türlü çağdaş hizmeti uygun koşullarda sunabilmelidir. Kısırlık tanı ve tedavisi bir ekip hizmetidir ve başarı ancak her kademedeki hizmetin aynı kalite ve bilinçle yapılması ile gelebilir. Bilinçsizliğin, sabırsızlığın ve paniğin faydadan çok zarar verebileceği bilinmelidir. Kadın ve erkek her yönden birbirlerini anlamaya ve desteklemeye çalışmalıdır. Bu birliktelikte alacakları yeterli tıbbi destekle gebeliğe daha çabuk ve kolay ulaşabilmelerini sağlar. Bilinçsizce ve bilgisizce yapılacak tedavi uygulamaları başarıyı düşürür. Çiftin konsantrasyonun ve işbirliğinin sağlanamaması kötü sonuçların alınmasına yol açar.

Kısırlık tedavisi her çift için özeldir. ÇİFTE ÖZEL yapılan planlamalarla uygulanacak tedaviler başarı şansını arttırır. Kadın ve erkeğe ait detaylı değerlendirilme sonrasında elde edilen bilgilerin değerlendirilmesi ile ortaya çıkar. Bu değerlendirmede kişilerin sosyal, moral, psikolojik, ekonomik durumları, daha evvelki hastalıkları, tetkikleri ve tedavilere verdikleri cevaplar ve başvurdukları zamandaki yaş, yumurtalık fonksiyonları, hormonal durumları göz önüne alınır. Kendilerine özel tedavi planlaması yapılmalıdır. Kişilerin tedavi esnasındaki cevaplarına göre de gerekli değişikler ve yeni planlamalar yapılabilmelidir. Başka bir çift için geçerli olan yaklaşımın diğeri için geçerli olamayacağı bilinmelidir.

Kısırlık sorunu olan çiftler için tüp bebek veya mikroenjeksiyon uygulamaları sıklıkla ümitlerinin son basamağı olarak kabul edilmektedir. Erkek ve/veya kadında gebeliğe engel olabilecek sorunların saptanması ve tedavisi için uygulanan metotlarından sonuç alamayan çiftler önemli bir sosyal, ekonomik ve psikolojik baskı altına girmektedirler. Çabalarına rağmen amaçları olan sağlıklı bir bebek elde edemeyen bireyler yüksek teknolojinin kendilerine son şansları olarak yardım edebileceği ümidiyle tüp bebek ve mikroenjeksiyon tedavilerine umutla sarılmaktadırlar. Bu tedavilerin bütçelerini zorlayacak kadar pahalı olması ve tedavinin yaklaşık bir ay kadar bir süre almasından dolayı çoğunlukla yaşadıkları şehirden, evlerinden uzakta bilmedikleri bir şehirde kalmalarının gerekliliği de tedavi stresini artırmaktadır.

Tedavilerinden sonuç alamayan çiftler büyük bir hayal kırıklığına uğramaktadır. Gebelik testlerinin negatif olarak alındığı gün başlayan üzüntüye, kızgınlık, küskünlük ve ümitsizlik duyguları eşlik etmektedir ve kişiler bir mateme girmektedirler. Tedaviden elde edilen başarısızlık nedenleri araştırılmakta sıklıkla yetersiz istirahat süresi, kendilerini üzen konuşmalar, doktorların davranışları, çevre faktörleri suçlanabilmektedir.

KISIRLIK TEDAVİSİ ALACAK ÇİFTLERE TAVSİYELER:
- Tedavinizin başlangıcında ya kazanır ya da kaybedersiniz.

- Tedaviye başlamadan önce danışmanlık ve tedavi planınız için tercih ettiğiniz merkeze muayeneye gidiniz. Kendiniz bu tedavi bana uygun, tek seçeneğim bu kaldı diye karar verip hemen tedaviye başlamayınız.

- Sizin yaşınız, yumurtalık rezerviniz, psikolojiniz, moral tercihleriniz ve ekonomik durumunuz ile tespit edilen kısırlık sebebinize en uygun tedavi planlamasının yapılmasına olanak tanıyınız.

- Konsantrasyonunuzun, motivasyonunuzun en yüksek, stresinizin en azalmış olduğu bir zamanda tedavi olmanızın başarıyı getirebilecek bir faktör olacağını unutmayınız.

- Doktorunuz ve tedaviye başladığınız merkez ile sizlerin aynı amaç için çalıştığını biliniz: Sağlıklı gebelik ve sağlıklı bir bebek!

- Bilim elde ettiği önemli gelişmelerle size yardımcı olabilir ancak bu uygulamalarında belli başarı limitleri olduğunu unutmayınız.

- Kişiye uygun yumurtlatma ilaçları seçimi, çeşitli lazer uygulamaları, özel yumurta ve embriyo geliştirici sıvıların kullanılması, rahim iç zarının embriyoyu kabul etmesine kabul etmesine yönelik uygulamalar, transfer tekniklerindeki gelişmeler ve embriyoların transfer öncesi genetik değerlendirilmesi sizlere yardımcı olabilir. Ancak bunların hiçbiri bir sihirli çözüm sağlamaz. Yeni tekniklerle ilgili bilgileri elde ettiğinizde araştırın, öğrenin ve sonradan sizin için başarıya katkısının ne olabileceğine karar verin ve beklentilerinizi ona göre ayarlayın.

Unutmayın ki sebepsiz infertilite yoktur, izah edilemeyen infertilite vardır. Doğru teşhis ve kişiye özel tedavi planlaması ile çözüme olaşmak mümkün olabilir.

Vajinusmus

  • 23.1.2017 13:55:58
  • 0 Yorum
  • 431

Çocukluğumda olduğu gibi... Yolda giderken hep kafamdan konuşuyorum . Sanki güzel bir kapak açılıyor ve su gibi seri bir şekilde konuşuyorum. İşte o an bir kayıt cihazı olsa da kafamın içinde hepsini kaydetse diyorum. Sanki kitap yazıyorum kafamın içinde...

İşte az önce deniz otobüsünü beklerken kalabalığın içinde farklı farklı insanları gözlemlerken kafamın içinde yeni bir konuşma daha: Her insanın hikâyesi vardır, her yasam bir hikâyedir, anlamdır ve sen her zaman başkalarının hikâyesine de dahil olursun. Ve o hikâyede ya bir görevin ya da alacak bir dersin vardır, belki de ikisi... ;) Ve bazen sadece bir virgülle çıkarsın o hikâyeden, hayat sana dönüp noktanı koyman için hep fırsatlar sunar, anlarsan tabii ki :) O noktayı koymadan gittiğin her hikâye yarım kalmışlıktır ve sen hep kendini eksik hissedersin. Nokta koymak nedir? Bitirmek, ama sevgiyle bitirmek. Arkana dönüp baktığında sevgiyle güzel bir anlam bulabilmektir. Görev ya da ders tamamlanmıştır; peki şimdi virgüllerle kaldığı tüm yerlere gidip noktalarını koyabilir mi insan? Bunu zihnin içinden yapabilir mi? Yapar tabii ki:) Zaten hayatımızda ne olup bitiyorsa orada olmuyor mu? Farkındaysan her şeyimiz önce zihnimizin içinde oluyor, biz sadece hayat denilen ekranda yansımasını görüyoruz ve gerçek sanıyoruz. Sen nerelerde virgülde kaldın? Belki son noktayı koymak istersin artık... Belki yarım kalan bir iş, belki yarım kalan hala kafanı kurcalayan bir ilişki ya da hiç başlamadığın ama artık vedalaşman gereken bir düşünce olabilir. Fırsatın varsa eyleme geç ve noktanı koy... Fırsatın yoksa zihninde oraya git ve noktayı koy... Hatırla ki her bitiş yeni bir başlangıçtır... Güzel ve cesaretle söylenmiş bir ‘’evlada’’ yeni bir ‘’MERHABA’’ya uyanmaktır güzel insan.

Eşler Arası İçsel Çekinceler Asexsüel ilerlemelere Zemin Hazırlar

  • 23.1.2017 13:31:10
  • 0 Yorum
  • 412


Cinsel konular günümüzde eskisine göre daha rahat konuşulsa da cinsel mutsuzluğunu kimseyle konuşmadan yıllarca içinde taşıyan onlarca kadın, erkek ve çift var.   Bunun en önemli nedenlerinden biri utanma ve çekinme hissi. 

   Cinsellik hala mahrem ve tabu bir konu. Bu yüzden cinsel yaşamında sıkıntılarla boğuşan pek çok kişi şikayetlerini ne eşlerine ne de bir uzmana itiraf edebiliyor.   

   Aile Sağlığı Araştırma Derneği olarak Türkiye’de yürüttüğümüz çalışmalarda, çiftlerin %80'inin seks problemlerini eşleri dahil kimseyle paylaşmadıklarını gördük. Cinsel sorun yaşayan 10 kişiden yalnızca biri uzmana başvuruyor. 

   Cinsel sorunların tamamen psikolojik ve geçici olduğuna dair yaygın bir inanış var. Ancak maalesef her cinsel sorun kendiliğinden ve kişisel bir çabayla tedavi edilmiyor. 

   Cinsel isteksizlik, zihinsel ve fiziksel uyarılma güçlüğü, orgazm sorunu, cinsel ağrı gibi cinsel problemlerin altında psikolojik olduğu kadar ciddi organik nedenler de olabiliyor.  Bu nedenlerin bir uzman yardımıyla tek tek çözümlenmesi, gizli kalan organik risklerin de azaltılması gerekiyor.

   Yoksa siz cinsel sorunlarınızın bir ümitle yok olacağını beklerken, sorunlar büyüyebiliyor.  Eşinizle aranız açılabiliyor, aseksüel evlilik noktasına kadar 

Sıtres Nedir Hayatımızdan Nasıl Çıkarılır

  • 23.1.2017 13:27:16
  • 0 Yorum
  • 434

Stres, sıkıntı oluşturan olaylar karşısındaki tepki sürecidir. Herkesin, hayatı boyunca karşılaştığı bir durumdur. 
 
Stresin belirtileri; basit konularda bile karar vermede zorluk, değersizlik, yetersizlik düşünceleri, öfke, kızgınlık, duygusal ilişkilerde bozulma, sürekli başarısızlıklara odaklanma vs. dir. Stres anında fazla enerji tüketildiğinden dolayı kişi kendisini güçsüz hisseder. Kalp atış hızı artar, çarpıntı başlar. 
Stresin; yorgunluk, gerginlik, çabuk heyecanlanma, uyku bozuklukları, baş ağrısı, aşırı sinirlilik, panik hali, daha önce keyifle yapılan işlerden keyif alamama, neşesiz bir hal, endişelenme ya da kayıtsızlık, üretkenliğin azalması, başkalarına tahammül gösterememe, bir konuya yoğunlaşmada güçlük, mide bulantısı gibi sonuçları olabilir.
 
Aşırı stres, insanı iş yapamayacak duruma getirebilir. İş başarısını engelleyebilir. Stres, aşırı düzeyde yaşanırsa ruhsal, fiziksel ve zihinsel yönden sağlığı olumsuz olarak etkiler. Zihinsel ve fiziksel gücü azaltabilir. Vücut direnci düşer ve sık sık soğuk algınlığına yakalanabilir. Bireyin çevreyle uyumunu bozar.
 
Günlük hayatta yaşadığımız stresler; sınav stresi, okul stresi, ev ve araba taksitlerini öderken yaşanan stres, patron stresi, işleri yetiştirme stresi vs.dir. Bazı bireyler stresten kurtulmak için çeşitli yollar seçerler. Bunlar kontrolsüz şekilde alışveriş yapmak, her şeyi içine atmak, aşırı tepki göstermek, içine kapanmak, aşırı yemek yemek vs. dir. Bu yollar yararsızdır. 
Sosyal ilişkileri ve sosyal etkinlikleri geliştirmek, bedensel hareketler yapmak stresi azaltmaya katkı sağlar. Stres altında olmadığımızda bedenimiz uyum içinde olur, dengede oluruz ve huzurlu bir yaşam sürebiliriz. 
 
Stresin oluşturduğu sıkıntı durumları, hipnoterapi ile ortadan kaldırılabilir. 
Stresle başa çıkabilmek için kişide stres oluşturan durumların bulunması gerekir.
Hipnoterapi ile bireyin yaşantısında strese sebep olan durumlar, bilinçaltı düzeyde ortaya çıkarılarak anlamlandırılır ve çözümlenir, sonrasında telkinler verilir.

Çayların Dişler Üzerindeki Etkileri

  • 23.1.2017 13:13:16
  • 0 Yorum
  • 433

Yaşlılarda genellikle basit düşmelerle veya osteoporoz (kemik erimesi ) etkisiyle,  gençlerde ise genellikle düşme, kayak kazası, trafik kazası gibi travmalarla meydana gelir Osteoporoz yani kemik erimesinin özellikle kadınlarda menopoz dönemi sonrası daha sık görülmesi, yaşlılık döneminde oluşan kalça kırıklarının önemli bir oranının kadınlarda yaygın oluşunun sebebidir.

Sağlıklı yapısını ve gücünü yitiren kemik, yaşlı bir hastanın, en basit haliyle evde ayağının bir yere takılarak düşmesi sonucu kolaylıkla kırılabilmektedir.Yaşlılıkla birlikte gelişen reflekslerde yavaşlama ve kas güçlerinde azalma ve bazen düzensiz tansiyon durumu, kişileri düşmeye ve dolayısıyla kırık riskine daha açık hale getirir.

Sebebi her ne olursa olsun, gerçekleşmiş bir  kalça kırığında kemik yerinden oynamış ise tanı koymak oldukça kolaydır, hastanın kendisi ya da yakınları dahi bu durumu fark edebilir. Çünkü hasta yürüyemez ve yapacağı her harekette kalçada artan ani ve çok şiddetli ağrı olur. Ancak kırıkta herhangi bir kayma söz konusu değilse, hasta aksayarak da olsa yürüyebilir ve  çok şiddetli bir ağrı hissetmeyebilir. Kesin tanı için, muayene, röntgen görüntüleri ve gerekirse tomografiye ihtiyaç duyarız.

Tanısı konulmuş bir kalça kırığına, özellikle yaşlı hastalarımıza, derhal müdahale edilmesi gerekir. Çünkü yatağa bağlı olan yaşlı bir vücudun metabolizması hızla zarar görür. Kronik rahatsızlıkları varsa bunlar giderek ağırlaşır. Hasta, fiziksel ve ruhsal açıdan hızlı bir sağlıksızlaşma sürecine doğru sürüklenir. Genellikle bu süreç hastanın kaybıyla neticelenir.

Protez cerrahisinde kaydedilen teknolojik ve teknik gelişmeler sayesinde, kalça kırığı yaşayan yaşlı hastalarımıza yaşları kaç olursa olsun (80 ve 90 yaş üzeri dâhil olmak üzere) rahatlıkla protez cerrahisini uygulayabilmekteyiz.Protez ameliyatı geçekleştikten 24 saat sonra hastalarımızı, yaşları çok ileride olsa dahi, hemen ayağa kaldırıp, yürüteç yardımıyla yürütmekteyiz. Bu yürüme çalışmaları, hastanın hem iyileşme sürecini hızlandırmakta, hem de hastaya moral aşılamaktadır.

Kalça protezinde öncelikli amacımız hastayı yaşı kaç olursa olsun yatağa bağımlılıktan zaman kaybetmeden, bir an önce kurtarmak ve eskisi gibi sağlıklı yürümesini sağlamaktır. Bunun için tek çözüm cerrahi tedavidir. Gelişen teknolojiyle birlikte kullanım ömrü 30 yıla ulaşmış olan protezler sayesinde, hastalarımız uzun yıllar boyu sağlıklı bir kalça eklemine sahip olmaktadırlar.

Kalça Kırıkları Nasıl Ortadan Kalkar Tedavi Süreçleri Nasıl Olur

  • 23.1.2017 12:17:35
  • 0 Yorum
  • 423

Yaşlılarda genellikle basit düşmelerle veya osteoporoz (kemik erimesi ) etkisiyle,  gençlerde ise genellikle düşme, kayak kazası, trafik kazası gibi travmalarla meydana gelir Osteoporoz yani kemik erimesinin özellikle kadınlarda menopoz dönemi sonrası daha sık görülmesi, yaşlılık döneminde oluşan kalça kırıklarının önemli bir oranının kadınlarda yaygın oluşunun sebebidir.

Sağlıklı yapısını ve gücünü yitiren kemik, yaşlı bir hastanın, en basit haliyle evde ayağının bir yere takılarak düşmesi sonucu kolaylıkla kırılabilmektedir.Yaşlılıkla birlikte gelişen reflekslerde yavaşlama ve kas güçlerinde azalma ve bazen düzensiz tansiyon durumu, kişileri düşmeye ve dolayısıyla kırık riskine daha açık hale getirir.

Sebebi her ne olursa olsun, gerçekleşmiş bir  kalça kırığında kemik yerinden oynamış ise tanı koymak oldukça kolaydır, hastanın kendisi ya da yakınları dahi bu durumu fark edebilir. Çünkü hasta yürüyemez ve yapacağı her harekette kalçada artan ani ve çok şiddetli ağrı olur. Ancak kırıkta herhangi bir kayma söz konusu değilse, hasta aksayarak da olsa yürüyebilir ve  çok şiddetli bir ağrı hissetmeyebilir. Kesin tanı için, muayene, röntgen görüntüleri ve gerekirse tomografiye ihtiyaç duyarız.

Tanısı konulmuş bir kalça kırığına, özellikle yaşlı hastalarımıza, derhal müdahale edilmesi gerekir. Çünkü yatağa bağlı olan yaşlı bir vücudun metabolizması hızla zarar görür. Kronik rahatsızlıkları varsa bunlar giderek ağırlaşır. Hasta, fiziksel ve ruhsal açıdan hızlı bir sağlıksızlaşma sürecine doğru sürüklenir. Genellikle bu süreç hastanın kaybıyla neticelenir.

Protez cerrahisinde kaydedilen teknolojik ve teknik gelişmeler sayesinde, kalça kırığı yaşayan yaşlı hastalarımıza yaşları kaç olursa olsun (80 ve 90 yaş üzeri dâhil olmak üzere) rahatlıkla protez cerrahisini uygulayabilmekteyiz.Protez ameliyatı geçekleştikten 24 saat sonra hastalarımızı, yaşları çok ileride olsa dahi, hemen ayağa kaldırıp, yürüteç yardımıyla yürütmekteyiz. Bu yürüme çalışmaları, hastanın hem iyileşme sürecini hızlandırmakta, hem de hastaya moral aşılamaktadır.

Kalça protezinde öncelikli amacımız hastayı yaşı kaç olursa olsun yatağa bağımlılıktan zaman kaybetmeden, bir an önce kurtarmak ve eskisi gibi sağlıklı yürümesini sağlamaktır. Bunun için tek çözüm cerrahi tedavidir. Gelişen teknolojiyle birlikte kullanım ömrü 30 yıla ulaşmış olan protezler sayesinde, hastalarımız uzun yıllar boyu sağlıklı bir kalça eklemine sahip olmaktadırlar.

Doğru Nefes Teknğiyle Kalp Problemlerinizi Ortadan Kaldırın

  • 23.1.2017 12:10:18
  • 0 Yorum
  • 447

Kalp ve yüksek tansiyon rahatsızlıkları olanlar genellikle kısıtlı nefes alırlar. Kısıtlı nefes hoşumuza gitmeyen bir duyguyu kabullenmekten kaçındığımızın işaretidir. Nefesimizi tutarak duyguları durdururuz. Baskılanan duygular bir şekilde bilinçaltımızda taht kurarlar. Bilinçaltında durdukları süre zarfında çok fazla enerji harcamamıza sebep olurlar. Bu da kronik gerginliğe yol açabilir. Gerginliklerin ileride kalp ve yüksek tansiyon rahatsızlıklarına yol açma potansiyeli vardır.

Dr. Dixhoorn tarafından Hollanda’da kalp hastaları ile yapılan bir çalışmada ise; bir grup insana basit diyafram nefes öğretilmiş, diğer bir gruba ise hiçbir nefes eğitimi verilmemiş.  Nefes eğitimi alan on iki kişiden yedisinin iki sene içinde kalp krizi geçirmediği, nefes eğitimi almayan diğer grup üyelerinin ise iki sene içinde ikinci bir kalp krizi geçirdiği görülmüştür. Aynı şekilde yüksek tansiyon üzerinde yapılan çalışmalar da derin nefes alarak yani diyafram nefesi kullanıldığında endişenin etkileri hafiflediği görülmüştür.

 “Bilinçli Nefes” (Concious Breathing) kitabının yazarı Gay Hendricks Ph.D’nin de  söylediği gibi “...Bir kalp hastasına ilk öğretilen şey sağlıklı nefes almak olmalıdır….”

Sağlık Ve Nefes yazı serisinin ilkinde belirttiğim gibi doktorların yerini tutmasa da Transformal Nefesi, uygulayan ve öğrendiklerini kullanmaya devam edenler anlayışın çok üzerinde bir huzur duygusuna ulaştıklarını bildirmektedirler. Huzur duygusunun olması nefesin bedende rahatça aktığını, bedendeki enerjinin dengeli ve eşit olarak yayılmasına sebep olmaktadır. Bu da Kalp ve yüksek tansiyon hastalıklarının genel sebebi olan endişelerin ortadan kalkması anlamına gelir.

Trizomi 21 Hastalığı

  • 23.1.2017 12:01:22
  • 0 Yorum
  • 494

Çocuklarımızın sağlığı söz konusu olduğunda akan sular durur. Tüm ebeveynler ellerinden gelenin en iyisini yapmak için çırpınırlar. Ama bazen ne yaparlarsa yapsınlar engel olamayacakları, kaçınılmaz durumlarla karşılaşabilirler. Ve işte bu gibi durumlardan biri de, hekimlerin”Trizomi 21” olarak adlandırdığı, halk arasında da “Down Sendromu” olarak bilinen, genetik kromozom farklılığıdır. Çocuklarında bu sorunu yaşayan aileler için Uzm.Dr. Erdem Uzunoğlu sorularımızı yanıtlayarak değerli bilgilerini bizlerle paylaştı. Umarım yararlı olabiliriz.

 

Trizomi nedir, tedavisi var mıdır ve hangi dönemlerde ne gibi sorunlara yol açar?

Trizomi 21 bir hastalık değil, genetik bir kromozom farklılığıdır. Halk arasında  daha  çok  Down sendromu olarak bilinir.  Bugün için Trizomi 21’i iyileştirecek veya yok edecek bir tıbbi tedavi yoktur. Tek yol eğitimdir. Trizomi 21 bebeklik ve çocukluk çağında gelişme geriliği ve öğrenme güçlüğüne, erişkin çağında ise sosyal ve tıbbi bazı sorunlara yol açar.

Kromozom anomalileri içinde, en sık görülen hangisidir,ne sıklıkta görülür?

Kromozom anomalileri içinde, en sık görülen, “Trizomi 21 ”dir. Canlı doğan her 750 bebekten birinde Trizomi 21 saptanmaktadır. Bunun anlamı; doğan her 750 bebekten birisi için anne babalara, bebekleri onlara sapasağlam görünse de  büyük olasılıkla Trizomi 21 olduğu ve ileride diğer  çocuklara oranla gelişmelerinin daha farklı olacağı anlamına gelir. 

Trizomi 21’ li bebekler anne-babalarına ilk bakışta sağlıklı gibi görünebilir mi, öğrendiklerinde tepkileri nasıl olur?

Evet ilk bakışta  anne-babalara fazla inandırıcı gelmeyebilir ve farklılığı kabullenmekte zorlanabilirler. Bu nedenle kesin tanının konma süresi onlar için en zor günlerdir. Daha önceki çocuklarının tamamen sağlıklı  olması, akrabaları arasında böyle bir çocuğun bulunmaması, onları doktorların yanıldıkları umuduna kaptırabilir. Bu umut ve endişe dolu günlerden sora kesin tanı konduğunda ve bebeğiniz Trizomi 21  dendiğinde ise tam bir bilinmezlikle karşı karşıya kalmaktadırlar.

Bu farklılığın fiziksel özellikleri nelerdir, bu tür sorun yaşayan ebeveynler nereye baş vurmalı ve nasıl tanı koyulur?

Gözlerinin çekik, burunlarının minik, yüzlerinin basık olması gibi ufak fiziki özellikleri bulunur. Bu gibi özellikler taşıyan bebekler için bir genetik bölümüne başvurulmalı. Genetik bölümünde bebekten kan alınıp kromozom analizi yapılarak tanı koyulur.

Kromozom nedir, hücrenin neresinde yer alır, fazla ya da az sayıda olması anamoliye neden olur mu, olursa nadsıl bir tabloyla karşılaşılır?

Kromozomlar gen adı verilen kalıtım ünitelerinin anne-babalardan çocuklara, dolayısı ile kuşaktan kuşağa kalıtılmasını sağlayan ve ancak mikroskop altında özel yöntemlerle görülebilen yapılardır.  Kromozomlar hücrelerin çekirdeğinde yer alırlar.

Kromozomların üzerinde; her türlü fiziki ve kimyasal özelliklerimizi taşıyan, hastalıklara yatkınlık özelliklerini  “şifreleyen” genler bulunur. Kromozomların sayıca fazla veya eksik olması veya yapılarındaki değişiklikler  bu genlerin kaybına veya artmasına , dolayısı ile bebeğin gelişmesinin, annenin rahmine düştüğü andan başlayarak, normalden sapmalar göstermesine neden olur. Normalde 46 kromozoma sahip bir anne veya babanın gonad hücreleri bölünerek 23’er kromozomlu  2 üreme hücresi oluştururken, kromozomların yavru hücrelere eşit sayıda dağılımı bozulabilir. Böylece biri 24 (fazla), öteki 22 kromozomlu (eksik) 2 üreme hücresi oluşur. Bu tip üreme hücrelerinin, karşı cinsden gelen 23 kromozomlu normal bir üreme hücresi ile birleşerek oluşturduğu bebeğin tüm hücrelerinde kromozom fazlalığı (47 kromozom) ya da eksikliği (45 kromozom) görülür. İşte Trizomi 21’de    47 kromozom  vardır. Normal kromozomal yapıya sahip kişilerde her kromozomdan bir çift bulunmasına karşın, Trizomi 21’li çocuklarda en küçük kromozomlardan biri olan 21. kromozom 3 tanedir. Bu nedenle doktorlar arasında daha sıklıkla “Trizomi 21” adıyla anılır. Yani ortaya çıkan tablo “Trizomi 21” ya da halk arasındaki adıyla “Down” sendromudur.

Trizomi 21’in değişik  tipleri var mıdır?

Trizomi 21 klinik bulguları benzer olan ancak kromozom yapıları farklı üç tipi vardır.En sık görülen (%95)  tipte fazla olan 21. kromozomla birlikte toplam 47 kromozom ( Serbest trizomi 21).Daha nadir görülen (% 4) ikinci tipte ise kromozom sayısı 46’dır, ancak Trizomi 21 yol açan fazla 21. kromozom başka bir kromozoma eklenmiştir(Translokasyon tipi trizomi 21).

 Trizomi 21’li çocukların %1 kadarında ise vücut hücrelerinin bir kısmı 47 kromozom (trizomi 21), bir kısmi ise normal sayıda 46 kromozom içerir.Bu duruma mozaik trizomi 21 adı verilir. Ancak Trizomi 21’in bu tipinde de hastalığın belirtileri genelde aynıdır.

Plesebo Ve Nosibo Efecti

  • 23.1.2017 11:51:47
  • 0 Yorum
  • 491

Nick adında bir demir yolu işçisi manevra sahasında çalışıyor, çok iyi bir insan ama ne yazık ki biraz kötümser bir yanı var. Yani olaylara hep kötü yanından bakan biri.
Bir yaz günü soğutucu vagonun içine giren Nick yanlışlıkla kendini içeriden kilitliyor.
Nick kilitli kaldığı soğutucu vagonun içinde eğer buradan çıkmayı başaramazsam donarak öleceğim diye panik ve korkuyla kapıyı yumruklamaya başlıyor. O gün tüm işçiler ustabaşının doğum günü sebebiyle erken ayrıldıkları ve sahada kimse olmadığı için dolayısıyla sesini kimseye duyuramıyor.
 
Titremeye başlıyor yerde kıvrılıyor. Bulduğu bir kağıda karısı ve çocuklarına "Bunlar benim son sözlerim olabilir. Şu an yavaş yavaş donduğumu hissediyorum" diye bir not yazıyor
 
Ve ertesi gün diğer işçiler dondurucunun kapısını açtıklarında Nick'in donmuş bedeni ile karşılaşıyorlar.
Gerçekten üzücü bir hikaye...
Fakat bu hikayenin şaşırtıcı kısmı, burada olağanüstü olan şey, o gece dondurucunun çalışmıyor olması... Gayet sıcak bir yaz akşamı ve donmasına ihtimal yok.
Ne yazık ki, Nickin korkusu kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşüyor.
 
Kişisel gelişimde Zihnin gücüne örnek olarak verilen en fazla anlatılan hikayelerden birisidir.
 
Zihnimizin ne kadar güçlü olduğunu ve bize inandığımız her şeyde neler yapabileceğini tahmin bile edemezsiniz. Bedeninizin her bir hücresi konuştuğunuz - dahası düşündüğünüz her şeye karşılık veriyor.
Gerçek bir inanç durumunda insanı şaşkınlığa düşüren buna benzer olaylar çok olmakta... Hasta bir insana şekerleri ilaç diye verdiğinizde ona inanıp iyileşmesi gibi... Ameliyat edilmediği halde bayıldığında Ameliyat olduğunu sanan bir insanın iyileşmesi gibi.
 
Nörolog Dr. Marjolein Kammers ve ekibinin yaptığı ısı çalışmasının sonuçları ise bir hayli ilginç.
 
Çalışmada, sadece bir tanesinin yakıcı özelliği bulunan 3 ayrı sıcaklıktaki noktaya elin 3 parmağı değdiriliyor. Diğer iki nokta soğuk olduğu halde kişi, 3 parmağı da yanmış gibi tepki gösteriyor ve kızarıyor. Hatta parmaklar su bile topluyor.
 
Tıp dünyası son yıllarda zihin ve beden arasındaki bağlantının ne kadar güçlü olduğunun farkında. Hatta bir insanın zihin gücü ile hiç ilaç almadan iyileşmesi mümkün mü, son yılların en büyük tartışma konusu bu.
 
 
Bütün bu çalışmalar değerlendirildiğinde ortaya şu sonuç çıkıyor.
 
İnsan iyi ya da kötü bir şeyin olacağına kuvvetle inanmışsa: Yani bir şeyi bu sana iyi gelecek diye birine verdiğinizde o kişi buna inanırsa gerçekten işe yarıyor ve iyi geliyor.
Eğer aynı şeyi bir başkasına bu sana zarar verecek diye verdiğinizde o kişide buna inanırsa zarar veriyor.
 
Bizler bir şeyi Pozitif-Negatif / Olumlu-Olumsuz olarak algıladığımızda hücrelerimizde buna göre programlanıyor ve ona göre davranıyorlar.
 
İnsanın olumsuz bir şeyi başına getirmesi olayına Nocebo etkisi deniliyor. Pozitif düşünce ile şifalanma etkisi yapan Placebonun tam tersi. Sürekli düşünülen olumsuz düşünceler ve söylemler hastalığa sebep oluyor.
 
Bu arada Placebo latincede kelime olarak "sizi hoşnut edeceğim" anlamına geliyor.
Nocebo ise "zarar vereceğim"
 
Sözcüklerin suya etkisini hatırlayın, suya bunu yapıyorsa, %70 'i su olan vücudumuza neler yapar düşünün?
 
*Hücrelerinizle konuşabilir ve diyebilirsiniz ki:
 
Şimdi şu andan itibaren hücrelerimi yaşamımı daha kolaylıkla ve refah içerisinde yaşamamı sağlayacak niteliklere sahip olmak ve daha sağlıklı olmak üzere programlıyor ve kodluyorum.
 
 
Louise L Hay'e gelen Kanser hastası bir kadın danışanı diyor ki "bedenimde oluşan iyi katil hücrelerin kanserli hücrelere saldırdığını ve onu yok ettiğini hayal ediyorum."
Louise diyor ki: sen cinayet işleyecek biri misin? Açıkçası bedeninde bir savaş yaratmak çok doğru bir seçim değil. Bilinç seviyesinde bize fazla saldırgan gelmeyecek canlandırma tekniklerine ihtiyacımız vardır. Bunun yerine ona zihninde canlandırma yöntemini daha nazik bir başkasıyla değiştirmesini öneriyor. Güneşin hasta hücreleri erittiğini hayal etmesini... Kendisi kansere yakalandığında serin temiz suyun rahatsız hücreleri bedeninden temizlediğini hayal edermiş mesela..
 
Bu arada Ailesi veya dostları arasında hasta insanlar olanlar, sürekli onları hasta görmekle aslında onlara zarar verirler. Onların iyileştiğini zihninizde canlandırın. Onlara iyi titreşimler göndermek gerekir.
 
 
Beyin ve bilinçaltı çok fazla sorgulamaz siz neye inandıysanız onu ortaya koyar!
Bir şeye inandığınızda aklınız size yardım etmek için çözümler üretmeye başlar.
 
Güzel düşünün, güzellikler olsun!
 
Mevlananın dediği gibi
Kardeşim sen düşünceden ibaretsin
Geri kalan et ve kemik.
Gül düşünürsen gülistan olursun.
Diken düşünürsen dikenlik olursun.
 
 
Çiçekler ekip miss kokulu bahçelerde gezmek varken çer çöple uğraşmak niye?

Vitamin Ve Probiyotik

  • 23.1.2017 11:36:11
  • 0 Yorum
  • 511

Dünyada vitamin ürünlerinin kullanımı azalırken, probiyotiklerin yükselişte olduğunu belirten Prof. Dr. Tarkan Karakan, “Burada dikkat etmemiz gereken temel nokta, arkasında bilimsel çalışmaların olduğu ürünleri tercih etmek. Tabiri caizse merdiven altı, ne olduğu belli olmayan ürünleri almamak” dedi. 
 
Probiyotiklerin yararlı bakteriler olduğunu kaydeden Karakan, şunları söyledi: “Probiyotikler, yararlı bakterilerdir ve zararlı bakterilerin çoğalmasını engellerler. Prebiyotikler ise probiyotiklerin bağırsaklarda çoğalmasına destek olan gıda maddeleridir ki bunlar genellikle lifli gıdalar olarak tanımlanır.”
 
2010 yılında Probiyotik Derneği’ni kurduklarını ve her yıl kongre düzenlediklerini dile getiren Prof. Dr. Tarkan Karakan ile probiyotik ve prebiyotikler hakkında merak edilenleri konuştuk. 
 
Vücudumuzun yüzde 70’i sudan oluşuyor deniyordu. Peki nasıl 10’da 9’u bakteri oluyor? 
Bağırsaklarımızda 100 trilyon bakteri yaşar. Bu sayı vücudumuzdaki toplam hücre sayısının 10 katıdır. Yani bir insanın 10’da biri insan hücrelerinden, 10’da 9’u ise mikroorganizmalardan oluşmaktadır. Bunların yüzde 90’ı bağırsaklarımızda bulunur. Hatta 70 kilo olan bir insanın 2 kilosu bakterilerden oluşur. Bağırsaklarımızda bağışıklık sisteminin yüzde 70’i ve beyindeki nöron sayısı kadar sinir hücresi vardır. Yani özetle birçok şeyin kontrol merkezi gibi olduğu için, bu yapının sağlıklı olması için probiyotikler en önemli seçenekler arasında yer alıyor. 
 
Probiyotiklerin tadı neden kötü? Kefir dışında ne gibi seçenekler var?
Probiyotiklerin tadı aslında kötü değil. Sadece fermente oldukları için bazen ekşi veya alışık olmadığımız tatlar oluşabilir. Kefir ve doğal probiyotik kaynakları günlük yaşamın bir parçası olarak tüketebileceğimiz besinler. Ancak son yıllarda daha etkili ve standart dozlar almak istediğimizde eczanelerde yaygın olarak ulaşabileceğimiz probiyotik kapsül, tablet, toz veya damla gibi seçeneklerimiz var artık. 
 
Probiyotiklerin vücudumuza zararı var mı?
Genel olarak oldukça güvenlidir. Nadiren bağışıklık sisteminin ileri derecede çöktüğü hastalarda bazı yan etkiler bildirilmiştir. Ancak çok yaygın kullanılmasına rağmen probiyotiklere bağlı ölüm yok denecek kadar azdır. 
 
Probiyotik içeren gıdalar nelerdir ve nasıl ortamlarda hazırlanıyor. 
Fermente süt ürünleri ve diğer fermente ürünlerde probiyotik mikroorganizmalar bulunabilir. Ülkemiz bu konuda oldukça zengindir. Özellikle ev yapımı yoğurt, tarhana, kefir, turşu, şalgam suyu, ekşi maya ile yapılan ekmeklerde probiyotik bulunur. Ancak bunlar mide asidinde parçalandığı ve çok az miktarda bağırsağa geçtiği için, tedavi amacıyla kullanılması için yeterli değildir. 
 
Evde hazırlanan yoğurtlardan da bu ürünler yapılabilir mi?
Evet. Probiyotik toz halinde eczanelerde bulunuyor. Yoğurt mayalarken bu ürünleri kullanabilirsiniz. Ama dikkat etmeniz gereken nokta çok yüksek ısılar bu bakterilere zarar verir. Ayrıca aynı yoğurdu tekrar mayalayarak aynı etkiyi elde etmenin garantisi yoktur yani tek seferlik mayalama yapılabilir. 
 
Gıda takviyesi probiyotikler nelerdir ve neye göre alınabilir?
Gıda takviyesinden kasıt, eczanelerde bulunan probiyotikler ise bunlar son 2 yıl içinde oldukça arttı. Aslında dünyada vitamin ürünlerinin kullanımı azalırken, probiyotikler yükselişte. Ancak her geçen gün yenilerinin eklendiği bu pazarda dikkat etmemiz gereken temel nokta, arkasında bilimsel çalışmaların olduğu ürünleri tercih etmek. Tabiri caizse, merdiven altı, ne olduğu belli olmayan, ürünleri almamak. Çünkü bu ürünler canlı mikroorganizmalardır ve iyi koşullarda üretilmiş ve saklanmış olmalıdır. 
 
Probiyotik ürünler ne zaman kullanılmaya başlanabilir?
Bunun cevabı her zaman olabilir. Ama en önemlisi antibiyotik kullanırken berberinde alınmasıdır. Çünkü antibiyotikler bazı yararlı bakterilerimizin geri dönmemek üzere kaybolmasına neden olur. Bunun psikiyatrik, nörolojik, obezite, insülin direnci, alerjiler gibi yan etkileri vardır. Antibiyotiğin yanına probiyotik eklendiğinde bu zararlı etkilerden büyük ölçüde korunduğumuz gösterilmiştir. 
Diğer bir durum ise sık seyahat edenler ve uyku bozukluğu olanlar. Son yıllarda bu kişilerin de bağırsak mikrobiyotasının bozuk olduğu görülmüştür. Bağışıklık sistemi çökmesi bu kişilerde sık görülür. Bu kişilerin probiyotik kullanması çok önemlidir.  
 
Probiyotik ürünlerde canlı bakteriler mi vardır?
Mutlaka canlılığını muhafaza eden kaliteli, bilimsel çalışması yapılmış, içeriği bilinen ürünler kullanılmalıdır. Canlılık konusu çok önemli çünkü kötü koşullarda saklanan ve taşınan probiyotiklerde canlı bakteri kalmaz ve içildiğinde hiçbir faydası olmaz. Bir de mide asidine dayanıklılık çok önemli. 
 
Bazı probiyotikler bağırsaklara canlı ulaşabilsin diye çift kaplama gibi teknolojilerle üretilirler. İlk kaplama mide asidinden korur, ikinci kaplama ise bağırsaklara ulaşıldığında açılır. Böylece azami sayıda yararlı bakteri bağırsaklara ulaştırılır. 
 
Bazı ürünler ise mide asidinden etkilenmeyen mikroorganizmalar içerir. Bazıları ise kist formunda bağırsağa geçer ve orada aktifleşir. Yani her bir probiyotiğin bağırsağa canlı ulaşmak için farklı bir yolu var. Önemli olan bunun ispat edilmiş, denenmiş olanlarını tercih etmek. 
 
Kimler probiyotik kullanamaz?
Kesin olmamakla birlikte, beyaz küre sayısı çok düşük olanlar  yani kanser kemoterapisi alırken,  bağışıklık sisteminde kalıtımsal bazı bozuklukların olduğu durumlarda ve şiddetli pankreatitte kullanmıyoruz. Çok küçük bebekler ve yenidoğanlarda ise pediatrist önerisi olmadan kullanılmamalıdır. 
 
Gebelikte kullanılabilir mi?
Özellikle hamile, çocuk ve yaşlılarda probiyotiklerin yararlı olduğu gösterilmiştir. Hamilelerde probiyotik alımı erken doğum, gebelikte görülen şeker hastalığı gibi durumları önlediği gösterilmiştir. Ayrıca annenin aldığı yararlı bakteriler anne karnındaki bebeğe de geçerek daha doğmadan yararlı etkiler gösterebilir. 
 
Çocuklarda alerjik hastalıklar, ishal kabızlık durumunda ilaç yerine kullanılabilecek doğal ürünlerdir. Yaşlılarda ise yaş ile zayıflayan bağışıklık sistemini güçlendirir. Yaşlılarda yapılan çalışmalarda soğuk algınlığına yakalanma riskinin yüzde 30 azaldığı gösterilmiştir. 

Bağırsak Kanserinin Nedenleri Ve İlk İzlenim Süreci

  • 23.1.2017 10:01:16
  • 0 Yorum
  • 455

Bağırsak kanseri Sağlık Bakanlığı'nın istatistiklerine göre en sık görülen ilk 5 kanser arasındadır
Kolon ve rektum, sindirim sisteminin kalın bağırsak denen kısmını oluşturur. Son 20 cm'lik kısmı rektum, buradan ince bağırsaklara kadar olan kısmı ise kolon olarak adlandırılır. Kolondan başlayan kansere kolon kanseri, rektumdan başlayan kansere rektal kanser denir. Kolon ve rektum kanserleri bu organların iç yüzeyini örten tabakayı oluşturan hücrelerden gelişir. 
BAĞIRSAK (KOLON) KANSERİNİN BELİRTİLERİ
- Karında dolgunluk hissi
- Karın bölgesinde ağrı ve kramp
- İştah kaybı
- Nedeni açıklanamayan demir eksikliğine bağlı kansızlık ve yorgunluk hissi 
- Bağırsak alışkanlıklarında değişiklik, bir haftadan uzun süren kabızlık, ishal yada dışkı çapının incelmesi gibi
- Dışkıda kan görülmesi, dışkının parlak kırmızı veya koyu siyah olması 
- Nedeni açıklanamayan kilo kaybı 


NEDENLERİ
Bağırsak kanserinin nedeni kesin olarak bilinmemektedir fakat oluşumunda etkili olan bazı çevresel ve genetik nedenler vardır. Kalıtsal etkenler bu konuda büyük öneme sahiptir. Ailesinde bağırsak kanseri olan kişilerde kansere yakalanma ihtimali normalden daha yüksektir. Ayrıca daha önceden meme ve yumurtalık kanserini geçirmiş kişilerde ve ailelerinde bağırsak kanseri sıklığı daha fazladır. 

Beslenme, bağırsak kanserinde önemli bir yere sahiptir. Özellikle Batı tipi diyet kanser ihtimalini arttırır. Bağırsak kanserinin oluşmasında hayvansal yağların tüketiminin etkili olduğu araştırmalar sonucu saptanmıştır.

Ayrıca bazı kimyasal maddeler kanser nedenleri arasındadır. Sanayi işçilerinde, bazı fabrikalarda çalışanlarda bağırsak kanseri görülmesi kimyasal maddelerin etkisini ortaya koymaktadır.
TANISI
Hastalığın tanısı günümüzde oldukça kolaydır. Kolonoskopi ile hastanın bütün kalın bağırsağı görüntülenir. Bu sırada, polip varsa alınır ve incelenir. Risk altındaki kişiler ve polip alınan kişiler kolonoskopi ile takip edilir. Doktorun gerekli gördüğü sıklıkta bu işlem tekrarlanır.

Diğer bir yöntem video görüntüleme ile yapılan sigmoidoskopidir. Kolonun alt bölgesinin incelenmesinde kullanılır. Ayrıca gaitada gizli kan araştırılır. Yani dışkıda kan arama yöntemi ile dışkıda saptanması zor olan az miktardaki kanamalar saptanır. Bunların dışında gerekirse bağırsaktan parça alınır ve incelenir.
TEDAVİ
Kalın bağırsak kanserlerinin tedavisinde cerrahi, radyasyon ve kemoterapi başlıca kullanılan tedavi yöntemleridir. Tedavi, tümörün yerleşim yeri ve evresine göre değişmektedir. Tedaviye başlamadan önce hastalar hastalığın evresini, tedavi seçeneklerini, tedavi yan etkilerini, tedavinin normal yaşamları üzerindeki olumsuz etkilerini, tedavinin maliyeti ve kendisi için uygun olabilecek yeni klinik çalışmaların varlığını sorgulayabilir.

Beden Yada Vicut Dili Nedir Nasıl Değerlendirilir

  • 23.1.2017 09:54:01
  • 0 Yorum
  • 409

Karşımızdakini sadece sözlerle değil, vücut dili ile de değerlendiririz. İşte size bu dili doğru konuşmak için rehber niteliğinde pratik öneriler.

 


Sözden önce hareket vardı. Evrende ilk nefes alışımız bundan milyonlarca yıl öncesine dayanıyor. Dil denen iletişim mucizesi ise insanın varolmasından bir hayli sonra gelişti. Bu durumda insanların birbirleriyle iletişim kurmaları için tek yol vardı, o da vücut dilini kullanmak. 

İnandırıcı olmak için vücut dilini doğru kullanmak şart!
Vücut dili günümüzde bambaşka bir önem taşıyor. İnsan insanı sadece ağzından çıkan sözlerle değil, vücut hareketleriyle de değerlendiriyor ve yargılıyor. İnandırıcılık derecesi artık sadece sözlerimiz ve sözlerin anlamında öte, sözleri hangi hareketlerle sunduğumuza da bağlı. Vücut dili artık bu yüzyılda herkesin bilmesi gereken bir iletişim sanatı haline geldi. Karşınızdakine doğru mesajı gönderebilmek için aşağıdaki başlıkları göz önünde bulundurmak şart.

İş görüşmesine gittiniz ve elinizi ayağınızı koyacağınız yeri bilemiyorsunuz. Sorun etmeyin! Bir sonraki görüşmeden önce beden dilini nasıl kontrol edeceğinizi öğrenmek için videoya tıklayın!

Etkileyici bakın! 
Vücut dili için en önemli organlar sırasıyla gözler, eller, ağız, omuzlar ve bacaklar. Bunun dışında burun kıvırtmak, dil çıkartmak, göğüs bölgemizi hareket ettirmek gibi küçük detaylar da çok önemli. Kısık gözlü bakışlar insana şüpheyi, açık gözler merakı, derin bakışlar dikkati, eğik bakışlar üzüntüyü anlatır. 

Göze bağlı olarak kaşlar da hareket edecektir. Kaş çatmak o insana kızdığınızı anlatır, kaşlarınızı bir hilal şeklinde kaldırmak karşınızdakine meraklı olduğunuz izlenimini bırakır. Dikkat etmeliyiz, gözlerimiz karşısındakini dinlerken veya siz karşınızdakine bir şey anlatırken asla boş bakmamalı. Karşınızdakini gözlerinizle çok iyi etkileyebileceğinizi asla unutmayın. 
sponsorlu bağlantılar

 


  

Vücut Dilimizi İyi Kullanmak için Tüyolar

Vücut dilinin gelişim nedeninin hayvanlarla kurulan iletişim ile bağlantılı olup olmadığı uzun yıllardır tartışılıyor. Vücut dilini üreten başlıca etmenler arasında genetik eğilimler ve çevresel etkiler de sayılıyor. Hayatında hiç gülümseme görmemiş kör bir çocuk gülümseyebiliyor. Vücut dilinin daha gelişkin biçimi olan jestlerse genellikle fark edilmeden çevresel etkilerle ortaya çıkıyor. 

Vücut dili bire bir iletişimde son derece önemli ancak grup içi iletişimde vücut dili daha büyük önem kazanıyor. Bir topluluğa karşı konuştuğunuzda siz düşüncelerinizi sözlerle ifade ediyorsunuz. İzleyicilerse daha büyük grubu oluşturmalarına karşın sizinle iletişmlerini vücut diliyle sağlıyorlar. 

Vücut dili özellikle kur yaparken, potansiyel partnerinizi etkilemek için bilinçsizce ortaya çıkıyor. Pek çok zaman da işe yarıyor. Bu kadar gerekli, gereksiz açıklama yaptıktan sonra şimdi size karşınızdakinin hangi hareketinin ne anlama geldiğini ve de bunlara karşı nasıl pozisyon almanız gerektiğini anlatacağım ki, bu bilgi derhal çevrenizdekileri çözmenize ve de gerekli önlemleri almanıza yardımcı olacak. İnanmıyor musunuz? O halde deneyin görün...

- Elleri belinde ayakta duran bir kişi nedensiz de olsa kavga çıkarmaya hazırdır. Aman ondan uzak durun. 

- Karşınızda bacak bacak üstüne atmış biri varsa ve de üstteki bacağını sallıyorsa, bu onun sıkıntıdan ölmek üzere olduğunu gösterir. Derhal espri patlatmaya başlayın. 

- Başını iki elinin arasına alma, gözleri aşağıya doğru bakma da sıkılmanın göstergesidir. Hemen konu değiştirin.

- Kollarını göğüs hizzasında kavuşturmuş kişinin savunmasız halde olduğunu anlayabilirsiniz. Ona kabul ettirmek istediğiniz her ne varsa hemen harekete geçin.

- Çenesini tutan bir kişi büyük bir olasılıkla kafasında değişik değerlendirmeler yapıyordur. Bu durumda sizi dikkatle dinleyemeyeceğine göre, ona çok önemli meselelerden söz etmeyin.

- Burna hafif dokunma veya hafifçe ovma; geri çevirme, şüphe, yalan söyleme anlamına gelir. Karşınızdakine palavra sıkıyorsanız buna hemen son verin. Eğer konuşan oysa yalancılığını yüzüne rahatlıkla vurabilirsiniz.

- Karşınızda ellerini oğuşturan kişinin sizden bir beklentisi var demektir. Bu beklentiyi tahmin etmeniz pek de zor olmayacaktır. Eğer olumlu cevap veremeyecekseniz ortamdan hemen sıvışın.

- Otururken hafif kaykılmış, ellerini başının arkasında birleştirmiş, bacak bacak üstüne atmış bir kişi kendine güvendiğini ve karşısındakine üstünlük tasladığını gösterir. Eğer gıcık olduğunuz biriyse zekice sataşmalarla bu özgüveni bir anda ortadan kaldırabilirsiniz.

- Yana hafif eğilmiş baş anlatılana ilgi gösterildiğini ifade eder. Bu durumu iyi değerlendirin, konuşmanızı sürdürüp ortamın keyfini çıkarın.

- Çenesine hafif hafif vuran birinin bir karar verme aşamasında olduğunu anlayabilirsiniz. Hakkınızda hayırlı olmayacaksa onu bu düşüncelerden uzaklaştırmak için dikkat dağıtıcı hareketler yapın. 


- Elleri belinde ayakta duran bir kişi nedensiz de olsa kavga çıkarmaya hazırdır. Aman ondan uzak durun. 
bu duruş taklit edilebilir yani karşındakinin ellerinin belinde durması kavga çıkaracağı anlamına gelmez birinin gerçekten kavga çıkaracağını kaşlarından anlarsınız. kaşk düz bir çizgi halini almış ve gözlere yaklaşmışsa işte tehlike çanları ozaman çalmaya başlar.


- Karşınızda bacak bacak üstüne atmış biri varsa ve de üstteki bacağını sallıyorsa, bu onun sıkıntıdan ölmek üzere olduğunu gösterir. Derhal espri patlatmaya başlayın. 
karşınızdaki kişi bir bayansa ve ayağı bileklerden yukarı aşağı oynuyorsa bu durum size kur yaptığı sizden hoşlandığı anlamınada gelir sadece sıkıntı dememek lazım

- Başını iki elinin arasına alma, gözleri aşağıya doğru bakma da sıkılmanın göstergesidir. Hemen konu değiştirin.
başıda ağrıyo olabilir :)

- Kollarını göğüs hizzasında kavuşturmuş kişinin savunmasız halde olduğunu anlayabilirsiniz. Ona kabul ettirmek istediğiniz her ne varsa hemen harekete geçin.
göğüs bölgesini koruma sadece savunmasız olduğu anlamına değil sizden çekindiği anlamınada gelir

- Burna hafif dokunma veya hafifçe ovma; geri çevirme, şüphe, yalan söyleme anlamına gelir. Karşınızdakine palavra sıkıyorsanız buna hemen son verin. Eğer konuşan oysa yalancılığını yüzüne rahatlıkla vurabilirsiniz.
- Karşınızda ellerini oğuşturan kişinin sizden bir beklentisi var demektir. Bu beklentiyi tahmin etmeniz pek de zor olmayacaktır. Eğer olumlu cevap veremeyecekseniz ortamdan hemen sıvışın.

bu iki madde kesinlikle yanlış. burda dokunma ve elleri ovuşturma kan basıncının yükselmesinin bir sebebidir. kan basıncıda sıkıntıdan, utançdan hatta cinsel uyarılmadan dolayı bile yükselebilir. yukardaki maddelere göre değerlendirme yaparsanız karşınızdakinin kalbini kırarsınız.

- Otururken hafif kaykılmış, ellerini başının arkasında birleştirmiş, bacak bacak üstüne atmış bir kişi kendine güvendiğini ve karşısındakine üstünlük tasladığını gösterir. Eğer gıcık olduğunuz biriyse zekice sataşmalarla bu özgüveni bir anda ortadan kaldırabilirsiniz.
bu maddeye ek olarak bu şekilde oturan birisi kesinlikle kendini sizde zeki gördüğünün gösterges

Tıp Alanında Son Durum Nedir

  • 23.1.2017 09:47:17
  • 0 Yorum
  • 483

Yeni bir döneme girerken, geriye bakıp geçmişin muhasebesini yapmak adet olmuştur. Biz de 2000 li yıllara girerken geride kalan yüz yıllık döneme tıptaki gelişmeler açısından bir göz atalım. Tahmin edilemeyecek kadar gelişmelerin olduğu bu dönemin özeti için, bu yıl doğan bir bebeğin 1900 yılında doğan büyük dedesine oranla 30 yıl daha uzun yaşama ümidinin olduğunu belirtmek önemlidir sanırım. 

Tıp Alanındaki Son Gelişmeler

Gerek hekimler ve gerekse hastalar için çok etkili gelişmeler oldu. Tıp, her türlü olaydan ders alarak kendini geliştirme olanağı bulabiliyor. Bu yüz yıllık dönem de bu açıdan oldukça hareketliydi. Öncelikle iki tane dünya savaşı oldu. Ölenlerden, yaralananlardan sakat kalanlardan dersler çıkarıldı. Soğuk savaş yılları, ekonomik çöküşler ve ve refahın bir arada yaşandığı yıllar oldu. Nüfus artışı patlama boyutuna ulaştı. Tıpta uzmanlaşmalar sonucu ekip çalışmaları arttı, öte yandan da teknik gelişmeler devrim yaratacak ölçülere vardı. 

Antibiyotikler de bu dönem içinde keşfedildi. Böylece, büyük ölçüde öldürücü olabilen birçok hastalık, hastaneye yatmaya bile gerek olmadan tedavi edilebilir hale geldi. 

Koruyucu hekimlik bilinçi gelişti. Uluslararası kuruluşlar sağlık alanında da önemli hizmetler sağladı. Eşgüdümlü koruyucu hekimlik çalışmalarına karakteristik bir örnek olarak Çiçek Hastalığına karşı aşılama kampanyaları gösterilebilir. Yüzyılın başlarında çok sayıda ölüme ya da sakatlığa yol açan Çiçek Hastalığı, tüm dünyada sistemli olarak yürütülen aşılama kampanyaları sonucunda tarihe karıştı. Tüm dünyada herkes aşılı olduğu için hastalık etkeni olan virüs yaşayacak ortam bulamadı ve yok oldu. Artık çocuklar için çiçek aşısı yapılma gereği de kalmadı. 

Aşı mucizesi 

Çocuk Felci de aynı noktaya gelmek üzere. 2000 yılında bu hastalığın kökünün kazınması hedefi kısa gecikmelerle başarılmak üzere. Aşıların geliştirilmesiyle kızamık, difteri, tetanos gibi bir çok tehlikeli hastalığı önüne geçildi. Siroz ve karaciğer kanseri gibi tehlikeli riskler taşıyan bir çeşit sarılık nedeni olan Hepatit B virüsü için geliştirilen aşı, gelecekte bu hastalığın da ortadan kaldırılması için umut veriyor. 

Açık kalp ameliyatları da bu dönem içinde başladı. Gerek kapak değiştirmeleri ve gerekse by-pass uygulamalarıyla tıkalı olan kalp damarlarına çözüm getirilmesi sayesinde milyonlarca insanın ömrü uzadı. Daha kaliteli bir yaşam olanağı buldu. 

Kanser alanında da büyük gelişmeler var. Ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, emar (MR), endoskopi gibi tetkik yöntemlerinin tıbbın hizmetine sunulması, periyodik sağlık tarama kontrolları bilincinin gelişmesi, erken teşhis olanağı kazandırdı. Ayrıca gelişen cerrahi teknikler, radyoterapi (ışın tedavisi), kemoterapi (ilaç tedavisi) gibi tedavi olanakları da kanser tedavisindeki başarı oranlarını büyük ölçüde arttırdı. Örneğin 1970 öncesi kesin ölüm demek olan lösemi (kan kanseri) ve lenfomalar (lenf kanseri) kemoterapi ve kemik iliği nakli gibi olnaklarla hemen hemen tümden tedavi edilir hastalıklar grubuna girdi. 

Bireyler bilinçlendi 

Toplumların sağlık bilincinin gelişmesi de ortalama yaşam sürelerini uzattı ve hastalık sıklıklarını azalttı. Kandaki kolesterol düzeyinin düşürülmesi ile damar sertliği sıklığının azaldığının belirlenmesi sayesinde doymuş yağları azaltılmış beslenme alışkanlıklarının yaygınlaşması sayesinde damar sertliği ve buna bağlı sorunlar daha da azalmaya başladı. Bu bilinci en yaygın olduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde koroner kalp hastalığı 1972'ye göre yüzde 51 azaldı. Toplumlardaki hijyen bilinci de bulaşıcı ve mikrobik hastalıkların daha az görülmesini sağladı. 

Gebelik kontrol olanakları bir felaket haline gelen nüfus artışını kontrol altında tutabilme, herkesin istediği zaman istediği kadar çocuk sahibi olması olanığını yarattı. 

Sağlığı bozan etkenler de giderek daha iyi tanınmaya başladı. Örneğin tütün kullanımı ile akciğer kanseri arasında ilişkinin kanıtlanması, gelişmiş ülkelerde daha az tütün kullanımı ve bunun sonucunda akciğer kanserine yakalanma riskinin azaltılmasını sağladı. 

Görüldüğü gibi, bu dönem sadece felaketler getirmedi. İnsanların sağlığı ve mutluluğu için önemli gelişmeler kaydedildi. 

2000'li yılların her türlü felaketten uzak sağlık ve mutluluk dolu günler getirmesini dilerim. 

Tıpta organ nakli devrimi

Fransa`da, tıpta ilk kez, tek bir vericiden alınan karaciğerle üç hasta sağlığına kavuşturuldu. Paul Henri Bismuth Hastanesi`nden Dr. Henri Bismuth, 15 Eylül`de yapılan operasyonda, ölmüş bir kişiden alınan sağlıklı karaciğerin, diğer organlarını tahrip eden zehirli bir protein üreten, genetik bir bozukluğun yol açtığı metabolik rahatsızlığa sahip hastaya nakledildiğini söyledi.

Tıpta devrim

İ.Ü. telecerrahide Türkiye'yi 2000'li yıllara taşıyacak bir projeye imza attı. Çağımızında hızla gelişen bilgi iletişim teknolojisi sayesinde, medikal bilgiler interaktif canlı görüntülerle dünyanın bir çok ülkesine taşınabilecek. Sistem ülkemizde hizmete girdiği zaman İ.Ü. Tıp ve Cerrehpaşa Fakülteleri ile Brüksel, Starsbourg ve Toulouse Telemedıcıne merkezleriyle de zaman zaman "telekonferans" bağlantısı kurulacak ve canlı yapılan ameliyatlar izlenebilecek. İ.Ü,'ne bağlı Sürekli Tıp Eğitimi Araştırma ve Uygulama Merkezi olarak, iki yıldır yapılan çalışmalar sonucu dün başlayan 4. Ulusal Endoskopik-Laparoskopik Cerrahi Kongresi'nin 1. Ulusal Telemedıcıne Cerrahi Sempozyumu'nda ele alınarak tanıtılan sistemin, bu ay içinde hizmete girmesi bekleniyor.

Tıpta süper buluş!

Araştırmacılar, kalp hastalığını oluşmadan tespit etmenin formülünü buldular. Manyetik ses dalgaları ile çalışan (PC MR) teknolojisi kullanarak, kalbi besleyen atardamarlardaki kan dolaşımını belirleyen araştırmacılar, bu tekniğin geleneksel MRI tekniğinin bir benzeri olduğunu açıkladılar. Yeni teknik doktorlara kan dolaşımı sorununu tespit açısından yeni imkanlar veriyor. Tekniğin hiç kalp hastalığı belirtisi oluşmamış insanlarda, gelecekteki sorunları açıkça ortaya koymasının, hastalığın önlenebilmesini kolaylaştırabileceği kaydedildi.

Tıpta Türk damgası

Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Enstitüsü, "Protez-Malzeme-Yapay Organlar" Anabilim Dalı'nda görev yapan Dr. Buruk Armağan Konduk ile Prof. Dr. A. Hikmet Üçışık'ın yaptığı doktora tezinin bir parçası, 10. Uluslararası Biyomedikal Mühendisliği Kongresi'nde ödüle layık görüldü. Singapur'da yapılan kongrede, Dr. Konduk'un tez kapsamındaki biyomalzeme alanındaki "yapay böbrek" çalışmasına Üstün Seçkin Çalışma Ödülü verildi. 

Kanı, toksik maddelerden temizleyen diyaliz makinesi ve yapay böbrek konularında elde ettiği orijinal neticeleri başarılı bir şekilde toplayan Dr. Konduk, konusunda bilime getirdiği yenilikle birlikte, daha önce benzer kapsamda bir araştırma yapılmamış olduğu için ödüle layık görüldü. Dr. Konduk'un çalışmasının sadece tıbbi konulu bir araştırma değil, aynı zamanda biyomedikal mühendislik yönü de bulunuyor. 

Mühendislik ve tıp bir arada

Çalışmasında konuya sadece tıp ve sadece mühendislik açısından bakmayan Dr. Konduk, tıp ile mühendisliği birleştirerek çok yönlü derinlik ve genişlik içerisinde irdeleyerek sonuçlandırdı. Dr. Buruk Armağan Konduk'un bu çalışması böbrek hastalarına, klinisyenlere, mühendislere ışık tutacak bir doktora tezi olup, çalışmasının diğer kısımları Konduk tarafından Amerika'da, Çin'de ve Avustralya'daki çeşitli konferanslarda sunuldu.

Doktor robotlar mucize yaratıyor 

ÖZELLİKLE çok hassas ameliyatlarda robot cerrahların kullanımı giderek çoğalıyor. Çok hassas operasyonlarda cerrahın ellerinin titrediğine ve bunun sonucu ciddi, kalıcı sakatlıklar meydana geldiğine dikkat çeken uzmanlar, robotların aldıkları komuta göre hiç heyecanlanmadan ameliyat edilecek bölgeyi tam ve kesin olarak bulup gerekli müdahaleyi yaptığını belirttiler. 

Robotların doktor elinden çok daha iyi olduğunu vurgulayan Prof. Russell Taylor, cerrah robotların göz içindeki en ince kılcal damarlara girmek, kemik delmek ve beyin hücreleriyle oynamak gibi operasyonlar için mükemmel olduklarını söyledi. Prof. Taylor, ‘‘Programlıyorsunuz ve operasyona başlıyorsunuz. Hiçbir hata olmuyor. Bu, muhteşem bir durum'' diye konuştu. Otomotiv ve diğer sanayi alanlarında çok yaygın olan robotlar, tıpta ilk olarak 80'li yılların sonunda deneme niteliğinde kullanılmaya başlanmıştı. 

Robotların, tıpta her tür operasyonda kullanılması için ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nin (FDA) onayı gerekiyor. FDA, şimdiye dek 2 ayrı robotun kullanımına izin verdi. ‘‘Neuromate'' adındaki robot, nöroloji dalında kullanılırken ‘‘Robodoc'' adlı başka bir robot ortopedi alanında kullanılıyor. 

Tıpta dev adım 

1- Kalp nakline son 

Kalbe destek amacıyla geliştirilen bir alet, kalp naklini gereksiz kılıyor. 

2- Meme kanserinde çığır 

Meme kanserinde tümörler lazerle yok ediliyor. Böylece göğsün alınması tarih oluyor. 

ABD'de sağlık alanındaki araştırmalar, tıpta yeni, umut verici gelişmeler sunuyor. Bu alandaki iki yeni buluş, tıp dünyasında dev bir adım olarak nitelendiriliyor. 

3- Kalbe takviye pompa 

Amerikan Kalp Derneği'nin (AHA) yayın organı Circulation dünkü sayısında kalple ilgili son araştırmayı duyurdu. New York'taki Columbia Presbyterian Tıp Merkezi'nde 111 hastaya Sol Karıncık Destek Aleti (LVAD) takıldı. Mutlaka operasyon gerektirecek kadar tükenmiş kalpler, yavaş, yavaş eski ritmine kavuştu ve uzmanları bile şaşırttı. Kalbin zayıflamış sol karıncığını güçlendiren mucize aletin hastaları operasyona hazırlaması amaçlanmıştı. 

4- Göğüs alınmıyor 

Arkansas Üniversitesi'nden Prof.Steven Harms'ın Chicago'daki radyoloji konferansına sunduğu meme kanseri araştırması ise, hastalığın ilk ya da orta dereceli aşamasında sonuç veriyor. Yeni buluşa göre, tümöre iğneyle ulaşılıyor ve fiber optik tel vasıtasıyla yaklaşık 10 dakika lazer veriliyor. Böylece göğsün alınmasını önleyen yeni buluş, hem hastayı kısa sürede iyileştiriyor, hem de maliyeti düşürüyor. Bu arada New York'tan radyoloji uzmanı Dr.Thomas M.Kolb ise 18 bin 5 kadın üzerindeki üç yıllık araştırmasında, meme kanserinin teşhisinde, mamografinin tek başına yetmediğini, ultrasonun da gerektiğini saptadı. 

Mucize buluş şirket kurtardı 

Kök hücre ile ilgili araştırmaları finanse eden ve 38.4 milyon dolar zarar ederek güç duruma düşen Geron firması, dün dünya basınında çıkan ‘Tıpta Devrim' haberleriyle kurtuldu. 10 doların altındaki hisse senetleri bir ara 24.5 dolara fırladı, iki günde 41 milyon hisse el değiştirdi. Buluş, insanlardan önce Geron'un ömrünü uzattı. 

Tıp dünyasında çığır açacak, insan vücudundaki tüm doku hücrelerine kaynaklık yapan kök hücrenin ilk kez laboratuvar ortamında üretilmesi haberi, zor durumdaki Geron adlı Amerikan firmasının hisselerinin borsada katlanmasına neden oldu. 

Merkezi California Menlo Park'da bulunan bu küçük ve adı duyulmamış biyoteknoloji şirketi, önceki güne kadar kendi yağıyla kavrulmaya çalışıyor ve güçlükle ayakta durabiliyordu. Geron firması, para kazanmak bir yana, son dört yıl içinde tam 38.4 milyon dolar zarar etmişti. Firma iflas etmemek için inatla direniyor, belki de umutla, birşeylerin olmasını bekliyordu. Geron'un umutla beklediği olay, Perşembe günkü, başta Wall Street Journal olmak üzere, önde gelen Amerikan gazetelerinin birinci sayfasında patlamıştı. Gazete haberlerinde, insan vücudunun yenilenmesini sağlayacak hücrenin laboratuvarda üretildiği, buluşun tıp dünyasında yeni bir çığır açacağı, artık insan ömrünün uzayacağı bildiriliyordu. 

Yüzde 150 artış 

İşte bu buluşu gerçekleştiren araştırmacı bilimadamlarına maddi destek veren, buluşun ticari ve yasal haklarını elinde bulunduran firma Geron'du. Gazete haberleriyle birlikte, bu adı sanı duyulmamış firmanın Amerikan Nastaq Borsası'ndaki hisseleri fırladı. 

Değeri 9.87 dolar olan hisse senetleri, Cuma günü % 150 oranında rekor artış göstererek, 24.50 dolara yükselmiş, hisselerin kapanış fiyatı ise 17.18 dolar olmuştu. İki gün içinde el değiştiren hisse sayısı, 41 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaşmıştı. 

İnanılmazı başardıklarını ve firma olarak büyük mutluluk duyduklarını açıklayan Geron'un başkan yardımcısı Tom Okarma, buluşu değerlendirirken, ‘bu teknik ileride, kök hücrelerin örneğin kalp kası hücresi şeklinde büyüyerek, zarar gören kalp kaslarını tamir etmesini sağlayacak. Beyin hücresi biçiminde büyüyerek Alzheimer veya Parkinson'u tedavi edecek. Omurilik yaralarını onaracak. Şeker hastalığı ve kanser tedavisinde de kullanılabilecek' diye konuştu. 

Ancak, uzmanlar bu buluşun pratik sonuçlarını görmek için en az 10 yıl beklemek gerekeceğini, insanlara fazla ve erken umut vermemek gerektiğini bildiriyorlar. 
Şimdilik, bu sayısız derde deva hücre üretimi buluşu, firmanın da, araştırma için bankalardan aldığı krediler gibi birçok derdine deva olduğu bir gerçek. 

Tıptaki yeni Gelişmeler

Hastalıklar, artık nefes testiyle teşhis edilecek. Geliştirilen bir aygıt, bazı hastalıkların teşhisinde kan ve idrar tahlilini ortadan kaldırıyor. 

İngiliz bilim adamları, antibiyotikle tedavi gerektiren yaygın hastalıkları nefes kokusundan tanıyabilecek bir aygıt geliştirdi. Söz konusu aygıt, soğukalgınlığı, akciğer enfeksiyonları, astım gibi hastalıkları, kan ve idrar tahlili olmaksızın tanıyabilecek. Doktorlar, şeker hastalıklarının tespitinde de kullanabilecekleri aygıtın, hastaya, doğru ilacın yerinde ve dozunda verilmesi konusunda ‘‘devrim'' niteliğinde bir ilerleme sağlayacağına işaret ettiler. 2000 yılı sonunda İngiltere'deki bütün kliniklerde kullanılmasına başlanacak olan aletin küçültülmüş ve elde kullanılabilen türünün de en geç 2002 yılında doktorların hizmetine sunulacağı belirtildi. 

Bilim adamları, aygıtın polisin kullandığı alkol kontrolü aygıtlarınına benzediğini söylediler. Diğer pek çok hastalığın tespitinde kullanılabilecek türler üzerinde de çalışıldığını belirten İngiliz bilim adamları, aygıtın gereksiz antibiyotik kullanımının önüne de geçeceğine dikkat çektiler. Uzmanlar, aygıtın hem hastalara ilaç yüklenmesinin önüne geçeceğini, hem de antibiyotik kullanımını sınırlayarak ilaç ve para savurganlığını azaltacağını savundular. Londra'daki İmperial Kolej tarafından geliştirilen aletin seri üretimi için üniversite ile biyoteknoloji üzerinde çalışmalar yapan Kiotech adlı şirket arasında ortaklık anlaşması da imzalandı 

Onlar çok cefa çekiyor ama Nobel filan alamıyor

Marie Curie lösemiden ölmüştü. İnsanlığın en önemli keşiflerinden birini yapmak, radyum elementini bulmak Curie'ye 1911'de Nobel Ödülü kazandırmış, ancak yaşamına da mal olmuştu. Radyum ışınlarına maruz kaldığı için zaten anemi ve katarakttan musdaripti. 

Fizikçi Robert Mayer (1814-1878) termodinamiğin ilk yasasını geliştirmiş, ancak buluşunu matematiksel olarak kanıtlayamadığı için kendini pencereden aşağı atmış, hayatta kalmıştı.

Kuzey Kutbu'nda araştırma merkezi kurmak üzere keşif gezisine çıkan 25 bilim adamı Grönland yakınlarında mahsur kalınca birbirlerini yemeye başlamış, içlerinden sadece biri, fizikçi ve doğa bilimleri uzmanı Octave P. Pavy (1844 1884) açlıktan ölüm yolunu seçmişti. 

Bilimin ne çileli bir iş olduğunu kanıtlayacak daha yığınla örnek var. Neyse ki bugün artık gelişen teknoloji sayesinde bilim adamları mesleklerini daha güvenli bir şekilde icra ediyorlar. 

İLK SIRADA KOKU UZMANLARI VAR

Ancak bilimi parlak unvanlardan, onur verici ödüllerden soyutladığınız takdirde bazen geriye son derece tehlikeli, iğrenç ve çekilmez bir manzara kalıyor.

İşte Popular Science dergisi, bilimin iğrenç nesnelerle iştigal edilen alanlarını araştırmış ve en tiksinti verici olanlardan bir hit listesi oluşturmuş. Yüzlerce aday arasından ince eleyip sık dokuyarak, mide kaldırmayacak cinsten olanları belirlemişler.

Birinci sırada koku uzmanları var. Çoğunluğu, ağız çalkalama suyu üreten şirketlerde çalışan bu uzmanlar, kozmetik firmalarının laboratuvarlarında mütemadiyen çiçek damlalarını koklayan burunların tam zıddı bir iş yapıyorlar. Ürün kalitesi test edilsin diye, aklınıza gelebilecek her türlü pis kokuya maruz bırakılıyorlar. Sarmısaklı, soğanlı nefeslerle içli dışlı yaşıyorlar. 

Bu onların rutin işi. Bir de ekstraları var. Minneapolis'ten Michael Levitt adlı bir gastroenterolog bir deney yapmaya karar veriyor ve iki koku uzmanıyla anlaşıyor. Sonra 16 denek buluyor ve bunlara kuru fasulye yediriyor. Denekler, dışarı sızma yapmayacak şekilde minik keselere yelleniyorlar. Sonra koku uzmanları önlerine en az yüz örneği alıp, bunları birer birer açarak derin bir şekilde burunlarına çekiyorlar. Her koklamadan sonra, üzümün bağını ifşa eden degüstatörler gibi kokuyu tanımlıyorlar ve evreka! Dr.Levitt, insan gazındaki ortak bileşeni keşfediyor: Hidrojen sülfit. 

Dr. Levitt'in iddiasına göre hekimler hastalıklara teşhis koyarken kesinlikle insan gazına dikkat etmiyorlar. Oysa ki, gazın bileşimi çok önemli potansiyel bir tıbbi semptom. Örneğin hidrojen sülfit memeliler için son derece zehirli bir gaz ve birçok hastalığın yanı sıra kolitin oluşumunda da rol oynuyor.

Üreme ve yapay döllenme alanında çalışan araştırmacıların da sağlam birer mideye ihtiyacı var. Bu araştırmacılar, sperm elde etmek için boğalara ve domuzlara mastürbasyon yapıyorlar. 

ARAŞTIRMACILAR KENDİLERİNİ SOKTURUYOR

Malaryayla mücadele eden bilim adamlarının ise hastalığı yayan sivrisineklerin huyunu suyunu iyice bellemesi gerekiyor. Sivriler içinde en azılısı ise Brezilya'da yaşayan ‘‘Anopheles darlingi''. Bunlar Afrika'dakiler gibi ışığa gelmiyor. Araştırmacının hayvanı inceleyebilmesi için kendini sokturması gerekiyor. Sivri trafiğinin arttığı akşam saatlerinde araştırmacı çadır şeklindeki kapana oturuyor ve ziyafet başlıyor. Kıdemli araştırmacılardan Helge Zieler bir akşam üç saat içinde 500 darlingi toplamış ve bu arada tam 3 bin kez sokulmuş.

Tıbbi mesleklerde zaten iç bulandırıcı nesnelerle uğraşılması kaçınılmaz ama, bir de son derece çekici görünen felaket meslekler var. Örneğin astronotlar ve NASA'da izolasyon odası testi yapanlar. 

Astronotların uzun uzay yolculuklarına nasıl tepki vereceğini ölçen yaşam destek birimlerinden sorumlu mühendisler, 91 gün süreyle penceresiz izolasyon odasında kalıyor, idrarlarını re-cycle edip içiyor, tam anlamıyla işkenceye maruz kalıyorlar. Üstelik fazla mesai ücreti de almıyorlar. ‘‘Astronotlar en azından yol alıyor. Biz ise yerimizde sayıyoruz'' diye düşünüyorlar.

Ancak, güneş sistemindeki en iyi işi yaptıkları düşünülen astronotların hayatı da kolay değil. Mesele sadece ölüm riski değil. Büyüyünce astronot olacağım, diyen çocukları düş kırıklığına uğratacak cinsten cefalı bir iş bu. Bir kere hekimler reaksiyonlarını incelesin diye vücut ısıları düşürülmüş vaziyette santrifüjün içinde oturuyor, sürekli sonda takıyorlar. Karmaşık ve stresli bir ortamda bulundukları yetmiyormuş gibi, hayvanlar üzerinde bilimsel araştırmaların yapıldığı mekik seferlerinde sürekli maymun ve fare pisliği temizliyorlar. 

Tıpta devrim

İngiliz bilim adamları, ağır akciğer hastalıkları sebebiyle hayati öneme sahip organlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olan hastalara, kendi kemik iliklerinden yeni organ üretebileceklerini açıkladılar.
Bilim adamları, araştırmalarının sonucunda üç değişik türde kan hücresi üretebilen kemik iliğinin, aynı zamanda akciğer hücresi de üretebileceğini gördüklerini bildirdiler. Bilim çevreleri, bu gelişmelerin organ naklinde yaşanan komplikasyonları ortadan kaldırması açısından son derece önemli olduğuna dikkat çektiler.
Araştırma derinleştirilip, kişilerin kendi kemik iliği hücrelerinden akciğer üretilmesi mümkün olduğu takdirde, bu pek çok akciğer nakli operasyonunda yaşanan ‘'vücudun yabancı organı reddetme'' riskini tümüyle ortadan kaldıracak.

Tıpta devrim: Hücre üretildi

Bilim adamları, vücudun yapıtaşı olarak kabul edilen ana hücrelerden, beyin için gerekli olan önemli hücreleri elde ettiklerini açıkladı. Sinir Hastalıkları Ulusal Enstitüsü araştırmacılarından Dr. Ron McKay, farelerin ana hücrelerini, sinir hücreleri haline dönüştürmek için yeni bir yöntem bulduklarını, bu yöntem ile istenildiği kadar ana sinir hücrelerinin elde edilebileceğini ve elde edilecek sinir hücreleriyle vücuda gerekli olan bileşimlerin üretilebileceğini söyledi. Araştırmacılar, yeni yöntemle bir gün insan ana hücrelerini kontrol edebileceklerine inandıklarını ve bu şekilde Parkinson hastalığının tedavi edilebileceğini ileri sürdü.

Kalp ameliyatından 32 saat sonra yürüdü

ABD'de göğsü açmadan yapılan ilk kalp ameliyatını gerçekleştiren dünyaca ünlü cerrah Dr. Mehmet Öz, 33 yaşındaki kadın hastasını McSwiney'i basına tanıttı. Dr. Öz, hastanın kalbindeki deliği robot kullanarak kapattı.

New York Presbyterian Hastanesi'nin Kardiyovaskular Enstitüsü Direktörü olan Dr. Mehmet Öz, iki çocuk annesi McSwiney'in kalbindeki deliğin robot kullanılarak kapatıldığını söyledi. Göğüs ameliyatlarında başarılarından ötürü Amerika'da ‘‘Altın Parmaklı Adam'' diye nitelenen Dr. Mehmet Öz, ‘‘Tıpta yeni bir sayfa açtık. Göğüs kafesi açılmadan kalp ameliyatının gerçekleşeceğini şimdiye kadar hiç kimse düşünmemişti. Artık cerrahın ellerinin çalışabileceği büyüklükte göğsü açmaya gerek yok'' dedi. Dr. Öz, şunları söyledi:

VİNCİ ADLI ROBOT

‘‘Hastayı masaya yatırdıktan sonra göğüs kaburgaları arasında bir santim çapında üç delik açtık. Sonra ameliyat masası yanında bulunan ‘Vinci' adlı 1.5 milyon dolarlık robot aracılığıyla deliğe endoskopi aleti sokuldu. Birkaç metre mesafedeki kontrol panelinde robotun kurşunkalem kalınlığındaki parmaklarını diğer iki delikten sokarak ameliyata başladım ve kalp deliğini dikişlerle kapattım. Endoskopi aletindeki minik kamera, kalbin 360 derecelik görüntüsünü renkli, üçboyutlu ve büyütülmüş olarak paneldeki ekrana getirdi. Robot ellerin hem titremesi yok, hem de kalbin her yanına ulaşıyorlar. Böylece hata oranı en aza iniyor. Robotla yapılan ameliyatlar göğüs açılarak yapılanlardan bir kaç gün önce hastanın iyileşmesini sağlıyor.''

ROBOTLA BY-PASS

Göğüs cerrahisinde ‘‘ilk''lere imza atmasıyla tanınan Dr. Öz ‘‘Bu önemli gelişmeden sonraki hedefiniz nedir?'' sorusunu ‘‘Sonbaharda göğsü açmadan yine robotlarla by-pass ameliyatı yapacağım. Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi bu konuda izin verdi'' şeklinde yanıtladı.

Kalp deliği kapatıldıktan 32 saat sonra yanında kocası ve iki kız çocuğuyla basın toplantısına yürüyerek gelen Susan McSwiney, kalbindeki deliğin doğuştan olduğunu söyledi. Susan McSwiney, ‘‘Kendimi çok iyi hissediyorum. Dr. Öz'e teşekkür ederim. Robotla ilk ameliyatın bana yapılmasından ötürü de ayrıca mutluyum'' diye konuştu. 
Kansere neştersiz tedavi 

19. yüzyılda tüberküloz hastalığı neyse, 20. yüzyılda da kanser o hale geldi. Herkes er geç kesin bir tedavisinin bulunacağına inanıyor. Ama bunun yakın gelecekte olacağını söylemek kolay değil. Şu aşamada kesin olarak bilinen şey kanserin tek bir tedavisinin olmayacağı gerçeği. Beyin kanserinden göğüs kanserine ve prostata kadar her kanserin ayrı bir karakteri olduğu için farklı tedavi yöntemleri geliştirmek gerekecek. Sorun ise şu: kansere "derman"ın yakın zamanda bulunması beklenmiyor. Hatta önümüzdek on yıl bile kanser tedavisi için kesin sonuçların alınmasına muhtemelen şahit olmayacak. Haberin buraya kadar ki kısmı pek iç açıcı değil, ama gelelim güzel haberlere; önümüzdeki on yıl içerisinde doktorlar pek çok kanseri başlama aşamasında teşhis edebilecek yöntemlere haiz bulunacaklar.

Böylece sadece pek az kanserli hücre varken hastalık kronik bir hale gelmeden yok edilme aşamasına gelebilecek. Bunun haricinde kanserin verem gibi ilaçlarla "tedavi edilebilir" bir hastalık hale gelmesini görmek için en az 25 yılın geçeceğini söylemeliyiz. Fakat işte kanser hastalarının çilesini büyük ölçüde azaltacak bir yeniliğe doktorlar imza atmayı başardı. Bundan sonra kanser hastaları yıpratıcı ameliyatlarda neşter altına girmek zorunda kalmayacaklar. Çünkü ABD'de geliştirilen bir yöntemle artık kanser ameliyatları "Siber bıçak" adı verilen bir yöntemle dışarıdan yapılacak uygulamalarla gerçekleştirilebilecek.

İşte on yılın tıp devrimleri

2001
Organ nakillerini kolaylaştırmak amacıyla bağışıklık sistemi devredışı bırakılabilir hale getirilecek.

2002
AIDS tedavisinde HIV'e karşı aşı bulunacak.

2003
Bilgisayar kontrollü bacak protezi kullanıma girecek. Konserve kan yerine yapay akyuvarlar kullanılacak. Yaraların iyileşmesi yapay olarak hızlandırılacak.

2004
Yapay kalp nakledilecek organlar uzun süre saklanabilecek. Dünya çapında organ ağı kurulacak. Sıtma kontrol altına alınacak. 

2005
Yapay akciğer bulunacak. Sıtma ve diğer enfeksiyon hastalıkları tarihe karışacak. 
2007
Alerjilerin tedavisi mümkün olacak. Şeker hastalarına gen tedavisi uygulanacak. Yapay pankreas kullanıma girecek. 

2008
Kopmuş sinirler birbirine bağlanabilecek. Bağırsak içini araştırmak için uzaktan kumandalı kapsül sondalar kullanılacak. Kalp kaslarının dokusu yenilenebilecek. Yapay karaciğer kullanıma girecek. Kanserin yayılmasını önleyecek ilaç bulunacak.

2010
Allzheimer hastalığı tedavi edilebilecek. Doğuştan gelen genetik bozukluklar gen terapisi ile giderilebilecek.

2011
Beden dokularında çeşitli organlar üretilecek.

"Siber bıçak"

ABD'de bilim adamları, uzun bir iyileşme dönemi gerektiren acılı kanser ameliyatları yerine, kanserli tümörü dışarıdan güçlü radyasyon uygulayarak yok eden ‘'Siber bıçak'' adlı yeni bir teknoloji geliştirdiler. ‘'Siber bıçak'' teknolojisini geliştiren Stanford Üniversitesi'nin cerrahlarından Dr. John Adler, ABC televizyonuna açıklamasında, ‘'bu yeni buluş, ameliyatlarla ilgili her şeyi değiştirecek'' dedi. Adler, ‘'bütün işlem uzaktan kumandayla otomatik olarak yapılıyor. Doktor, bu işlem sırasında elbette kritik bir unsur olarak kalıyor, ancak ameliyat denilen şey ortadan kalkmış oluyor'' diye konuştu. Bu yeni teknolojinin, Amerikan Savunma Bakanlığı Pentagon'un, Cruise füzelerini yok etmekte kullandığı teknolojiyle benzerlik taşıdığı da ABC'de yayınlanan haberde belirtildi. 
Yeni buluşa göre, dijital X-ray kanserli tümörü hedef alıyor ve güçlü radyasyon uygulanıyor. Çıkış yeri Stanford Medical Center olan bu yeni buluş, Ohio eyaletindeki Cleveland Clinic, Dallas'taki Texas Üniversitesi Southwest Medical Center, Pittsburgh Shadyside Hastanesi ve California'daki Newport Diagnostic Center'da uygulanıyor. 
‘'Siber bıçak'ın'' özellikle boyun ve baş bölgesindeki tümörlerde, ameliyatın taşıdığı risklerden kaçınmak için kullanıldığı, ancak vücudun herhangi bir yerindeki tümörü yok etmek üzere geliştirildiği belirtiliyor.

Tıp nereye koşuyor?

Ortalama insan ömrü her geçen yıl uzuyor. Bunun nedeni yaşam standartlarındaki gelişme kadar tıpta sağlanan ilerlemeler. İnsanın gen haritasının belirlenmesiyle bilimadamları hastalıkları daha ortaya çıkmadan tespit etmeye başladı. Oysa bundan yaklaşık 30 yıl önce bulunan kızamık aşısı büyük bir devrim yaratmıştı. İşte geçtiğimiz yüzyılın başlarından itibaren tıbbın kilometre taşları. 

1922 İnsülin ilk defa hayat kurtardı

İlk insülin iğnesi 14 yaşındaki Leonard Thompson'a yapıldı. Kanada'daki Toronto General Hastanesi'nde yatan çocuk, diabet hastalığı yüzünden ölmek üzereydi. Enjeksiyon ile kandaki şeker miktarı normale düştü. Bu sayede milyonlarca diabetli üzerindeki ölüm korkusu kalktı ve onların da normal bir yaşam sürdürebileceği anlaşıldı. 

1928 Smear testinde ilk adım

Yunan bilimadamı George Papanicolou, rahim boynundaki kanserli hücreleri tespit edebildiğini fark etti. Bu bugün modern anlamda kullanılan pap smear testinin başlangıcı oldu.

1935 Kan nakli ölümleri azaltıyor

Kan nakli tekniğinde sağlanan gelişmeler, çeşitli yaralanmalar sonucu meydana gelen kan kayıplarıyla hastaneye başvuran hastaların hayatlarını kurtardı.

1944 Antibiyotikler yayıldı

Doktorlar ilk kez verem gibi mikrobik olan ve bütün bir aileyi etkisi altına alan hastalıkları tedavi etmeyi başardılar. Penisilin, Alexander Fleming tarafından 1928'de keşfedilmesine rağmen İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar kullanılmamıştı. Antibiyotiklerin üretilip, geniş kitleler tarafından tüketilmeye başlaması da aynı tarihlere rastlıyor. 

1952 İlk açık kalp ameliyatı

Amerikalı cerrah Dr. Walton Lilihei ilk başarılı ameliyatı gerçekleştirdi. Ameliyat sırasında hastanın bedeni soğutuluyor ve kalpteki kan boşaltılıyordu. 1953'te Dr. John Gibbon ilk kalp-akciğer makinesini geliştirdi. Bu makine sayesinde cerrah kalp üzerinde çalışırken tüm vücuda kan pompalanabiliyordu. 

1953 DNA'nın sırrı çözüldü

İngiliz bilimadamı James Watson ve Francis Crick DNA'nın yapısını keşfetti. Keşifleri tıbbi araştırmaların yönünü değiştirdi. Artık hastalıklar genlere yapılan müdahaleler ile tedavi edilebiliyor. 

1955 Kemoterapi ilaçları geliştirildi

Bilimadamlarının kanser tedavisinde kullanılan kemoterapi ilaçları üzerinde çalışmaya başlaması İkinci Dünya Savaşı sonrasına rastlıyor. 1950'lerin ortasına gelindiğinde kansere karşı kullanılan üç ilaç vardı. Bu ilaçlar hala bazı kanser vakalarında kullanılan tedavi yöntemlerinin temelini oluşturuyor. 

1956 Çocuk felci aşısı çıktı

Bu yeni aşı binlerce çocuğu felcin sakat bırakan etkilerinden korudu. Bugün tıp bu hastalığı artık ortadan tamamen kaldırmaya çalışıyor. 

1961 Doğum kontrol hapları

Cinsel devrim kadınların doğurganlıklarını kontrol edebilmeleriyle başladı. Önceleri sadece evli olanlara tanınan bir hak olsa bile. 

1962 Sigara ve kanser bağlantısı

Sigaranın ilk kez akciğer kanseri ve bronşitle olan bağlantısı ortaya çıkarıldı. O günden bu yana sigaranın başka tür kanserlere de neden olduğu tespit edildi. Bilimadamları artık pasif içicilerin karşı karşıya bulunduğu riskleri anlatmaya çalışıyor. 

1962 İlk modern kalça protezi

Modern anlamda kalça protezi cerrah John Charnley tarafından gelişitirildi. 

1967 İlk kalp nakli

Güney Afrikalı cerrah Christian Barnard trafik kazasında ölen bir gencin kalbini 59 yaşındaki Louis Washkansky'e taktı. Washkansky operasyondan 18 gün sonra zatürreden hayatını kaybetti. Ancak 1974 yılında, ameliyat sonrası enfeksiyonlara karşı geliştirilen bir ilaç sayesinde kalp nakillerinde başarı oranı arttı. 

1968 Kızamık aşısı bulundu

Aşının bulunmasından önce kızamık tüm dünyada öldürücü bir hastalıktı. Hala da öyle ancak rakamlar düşüş gösteriyor. Bugün dünya genelinde kızamıktan hayatını kaybeden çocuk sayısı yılda 2 milyon. 

1972 Astım hastaları için sprey

Sprey bulunmadan önce astım hastaları yan etkileri bulunan steroid haplarını kullanıyordu. Spreyler sayesinde hastalar daha düşük dozda ilaç almaya başladı. İlaç doğrudan ciğerlere ulaşıyor ve daha az yan etkiye neden oluyordu. 

1978 İlk tüp bebek

Louise Brown'ın doğumu çocuk sahibi olamayan çiftlere umut verdi. 

1979 Çiçek hastalığı yok edildi

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından 1960'lı yıllarda başlatılan kampanya sayesinde çiçek hastalığı virüsü gezegenden silindi. 

1981 İlk AIDS vakaları ortaya çıktı

Kaliforniyalı doktorlar hastanın bağışıklık sistemini çökerten yeni bir hastalık ile karşılaşmaya başladılar. 1983 yılında HIV virüsü AIDS'in nedeni olarak açıklandı. O günden bu yana tüm dünyada yaklaşık 19 milyon kişi bu hastalıktan öldü. 45 milyon kişi ise kanında virüs taşıyor. 1987 yılında geliştirilen AZT hastalığın gelişimini erteliyor. 

1993 Göğüs kanseri geni bulundu

Bilimadamlarından oluşan uluslararası bir grup göğüs kanserine yol açan geni buldu. Bir yıl sonra ortaya ikinci bir gen çıktı. BRCA1 ve BRCA2 genlerine sahip olanların daha sık kontrolden geçmesi gerekiyor. 

1997 Dolly klonlandı

Edinburgh Roslin Enstitüsü ilk memeliyi klonladığını duyurduğunda, koyun Dolly tüm gazete ve dergilerin kapaklarını süslüyordu. Medya hemen insan klonlanması hakkında senaryolar üretmeye başladı. 

2000 İnsanın gen haritası çıkarıldı

Bu buluş tedavisi mümkün olmayan pek çok hastalık için yeni çalışmaların başlamasını sağladı. Gelecekte hatalı genlerin sağlıklı olanlarla değiştirilmesi ve hastalıkların önlenmesi mümkün olacak. 
Biyolitik insan doğuyor 

FRANSIZ araştırmacı ve yazar Herve Kempf ‘‘Biyolitik Devrim : Yapay İnsanlar ve Canlı Makineler'' adlı kitabında, okuyucuyu ‘‘biyolitik insan'' üretilen laboratuvarlara götürüyor. Herve Kempf, ‘‘İskoçya'da klonlanan koyun Dolly, bir çocuk oyuncağı. Araştırmacılar neredeyse yapay insan üretmeye hazırlanıyor'' diyor. Herve Kempf, 20'nci yüzyılda tıp dünyasının yaşadığı hızlı gelişmeyi neden ‘‘biyolitik devrim'' diye adlandırdığını şöyle anlatıyor : 

‘Yaklaşık 200 yıldır, neolitik devrime benzer bir gelişme yaşıyoruz. Bildiğiniz gibi neolitik devrim, insanlığı günümüzden 12 bin yıl önce, avcılık ve toplayacılığa dayalı bir toplum yapısından tarım ekonomisine geçiren büyük devrimin adı. Tıbbın insan vücudunda yaptığı değişiklikleri, makine ve yapay organların kullanımını, biyoloji ve elektroniğin tıpta kullanımını dikkate alırsak, insan toplumunun yeni bir devrim yaşadığını söylemek yanlış olmaz...'' 

Neolitik dönemde, insan, doğayı evcilleştirmeye çalıştı. Kendisinin dışındaki doğa güçlerinin esiri olan, yaşamak için tamamen doğaya mahkum olan insanoğlu, zaman içinde doğanın sırlarını keşfetti. Herve Kempf, ‘‘Yüzyıllar süren mücadele sonucu insan, doğanın efendisi oldu. Şimdi ise doğayı ‘içeriden' ele geçirmeye hazırlanıyor'' diye yazıyor. ‘‘Canlıyı içeriden kuşatma'' projesini de şöyle açıklıyor: 

Canlının iç mekanizmasına müdahale. 

Canlıların kimi özelliklerini cansız maddelere verme (takma ve yapay organlar). 

Elektronik ve bilgisayar teknolojisini kullanarak canlıyla cansızı ‘‘melezleme'' çalışmaları. 

İNANILMAZ GELİŞME 

Kempf, tıptaki bu gelişmeye örnek olarak kalbi veriyor. İlk organ nakli denemesinin yüzyılın başında, 1902 yılında yapıldığını hatırlatan araştırmacı, 1964 yılında ilk kez domuzdan alınan kalp kapakçığının insana başarıyla takıldığını, bu ameliyatın artık ‘‘sıradan'' hale geldiğini söylüyor. ‘‘Pacemaker'' denilen kalp pilindeki gelişme ise daha da hızlı oldu. Pil, ilk kez 1958 yılında İsveçli Arne Larson'un kalbine takılmıştı. Bugün yılda 400 bin pil takılıyor. 

CYBORG İNSAN 

Araştırmacı Herve Kempf, giderek hızlanan bu gelişmenin dünyayı nereye ***ürdüğünü de bir bilimkurgu ustası gibi, şöyle tarif ediyor : 

‘‘Otobüste tüp bebek olarak dünyaya gelmiş bir insanla veya başkasının böbreğini taşıyan birisiyle yanyana oturmayı, yahut kalçasında titan çivi olan bir ihtiyara yer vermeyi artık kanıksadık herhalde. Eh, kalp kapakçığını domuzdan almış, Parkinson hastalığının sebep olduğu titremeleri kesmek için beynine bir mikroçip takılmış insanlarla yaşamaya da alışacağız. Ama gelişme bununla da bitmiyor. Mesela Japonya'da Yoşimori Kuwabara'nın üzerinde çalıştığı yapay dölyatağına ne demeli? Plastik bir dölyatağında, suni döllemeyle hayat verilmiş ‘cyborg' insanlar da sırada. Galiba ‘canlı nedir?' sorusuna yeni bir cevap aramamız gerekecek...'' 

21. yüzyıl insanının yedek parçaları 

‘‘Biyo'' parçalar 

GÖZ 

İlk kornea tabakası nakli 1961'de yapıldı. 

KALP 

1964 yılında başka bir canlıdan insana kapakçık nakli yapıldı.1967'de insandan insana kapakçık nakli gerçekleştirildi. 

KARACİĞER 

İnsandan insana ilk nakil, 1967'de gerçekleşti. Başka bir canlıdan insana nakil, 2000-2010 yılları arasında yapılacak. 

BÖBREK 

1950 yılında insandan insana ilk nakil yapıldı. 

2000-2010 arasında başka bir canlıdan insana ilk nakil nakil gerçekleşecek. 

SPİNKTER 

Uzmanlar, 1976'da elektro-simülasyonla idrar yaptırmayı başardılar. 

KEMİK 

2005 yılında kültür kemiği üretilecek. 

KIKIRDAK 

Tüm vücutta kullanılabilecek kültür kıkırdağı, en geç 2005'te üretilecek. 

DERİ 

Kültür üstderisi 1988'de denendi. Silikon üzerine kültür alterisi 1995'te gerçekleştirildi. 

DİZ KIKIRDAĞI 

1996'da ilk diz kıkırdağı, bir hastanın dizine nakledildi. 

‘‘Tekno'' parÇalar 

BEYİN 

1986'da Parkinson hastalığına karşı talamus simülatörü denendi. 

GÖZ 

En geç 2020 yılında elektronik retina üretilecek. 

KULAK 

1988'de içkulağa elektrot yerleştirildi. 

KALP 

İlk kalp pili 1958'de takıldı. 

Yapay kalp 2004 yılında insana takılacak. 

KARACİĞER 

1996'da biyolojik yapay karaciğer denendi. 

EL 

1986'da elektro-simülasyonla yönetilen takma el yapıldı. 

KEMİK 

1963'te ilk kalça protezi takıldı. 

BACAK 

Elektro-simülasyonla çalışan takma bacak 2003'te gerçek olacak.